İnsan bazen gözlerinin neye baktığını değil, neyi aradığını merak eder. Çünkü bakmak kolaydır; asıl
mesele görebilmektir. Peki, doğmadan önce ne görüyorduk? İlk var olduğumuz yerde ne vardı? Bir
görüntü mü, yoksa tarifsiz bir his mi?
Belki de hatırlamaya çalıştığımız şey bir manzara değil; bir bütünlük duygusu. Parçalanmamış,
eksilmemiş, açıklamak zorunda kalmadığımız bir hâl. Bu dünyaya geldiğimizde ise her şey değişti.
Anlatmaya başladık. Kendimizi ifade ederek anlaşılmaya çalıştık. Ve çoğu zaman en büyük
yanılgıyla karşılaştık; insanlar bizi görmek yerine, bizde kendilerini gördüler.
Herkes kendi hikâyesinin içinden bakar birbirine. Kendi yarasından, kendi eksikliğinden, kendi
beklentisinden… Bu yüzden seni anlamayanlar, aslında seni değil, kendilerini dinler. Sana
bakarlar ama senden kendilerini okurlar. İşte insanın en büyük yalnızlığı da burada başlar.
Varoluş, düşündüğümüz kadar sade bir yolculuk değildir. Aksine, çoğu zaman sancılıdır. Her hayal
kırıklığında biraz daha yanar insan. Her yanlış anlaşılmada, her içini açtığında karşılık bulamayan
her cümlede… Yanmak sadece acı değildir; aynı zamanda bir dönüşümdür. Çünkü insan, yandıkça
kendine ait olmayan ne varsa geride bırakır.
Belki de bu dünyada var olmamıza ilham olan şey kusursuz bir başlangıç değildi. Belki eksikliğin
kendisiydi. Tamamlanma arzusu, görülme isteği, gerçekten anlaşılma ihtiyacı… Ve ironik olan şu
ki; en çok aradığımız şey, çoğu zaman zaten içimizde saklıydı.
Gözlerimiz ne kadar bakarsa baksın, artık sormamız gereken soru şu: Gerçekten görüyor muyuz,
yoksa sadece kendimizi mi arıyoruz? Eğer kendimizi arıyorsak neden bu kadar korkuyoruz
gerçeklerle yüzleşip kendimizi bulmaktan? Bilmediğimiz ne var? Belki de bildiğimiz ama
hatırlamaya çekindiğimiz?
Hatırlamak… Bazen ağır bir yük gibi çöker insanın üzerine. Çünkü hatırladıkça fark ederiz: Ne
kadar değiştiğimizi, neleri kaybettiğimizi ve neye dönüştüğümüzü. Ve belki de en zor olanı şudur;
aslında kim olduğumuzu bir yerlerde hep bildiğimizi fark etmek. Bu yüzden kaçarız. Kendimizi
oyalayacak şeyler buluruz. Gürültünün içinde kaybolur, sessizlikten uzak dururuz. Çünkü insan en
çok sustuğunda duyar kendini.
Ve belki de bütün mesele şudur:
Kendini bulmak, yeni birini keşfetmek değil; zaten bildiğin gerçeği kabul edebilmektir.
