1- Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?
Ben Mehmet Akçalı. Kendimi yalnızca “yazar” kelimesiyle tanımlamak bana biraz eksik geliyor. Çünkü yazmak, hayatımın merkezinde duran şeyden çok, hayatın içinde biriktirdiklerimi anlamlandırma biçimim.
Endüstri Mühendisliği ve İşletme eğitimi aldım, ardından pazarlama alanında yüksek lisansımı tamamladım. Dolayısıyla hayatımın önemli bir bölümünde sayılarla, sistemlerle, stratejilerle ve iş dünyasıyla iç içe oldum. Fakat bütün bu analitik dünyanın içerisinde beni en çok meraklandıran şey hep aynı kaldı: insan.
Çünkü bir üretim sisteminin neden aksadığını çoğu zaman bulabiliyorsunuz; insanın neden aksadığını bulmak biraz daha zor. Sanırım beni yazmaya götüren taraf da tam olarak bu merak oldu.
Adını Sen Koy… Olursa ‘Mucize’ de böyle bir yerden çıktı. Bir şeyler öğretmekten çok; biraz anlatmak, biraz sorgulamak ve belki okuyan kişinin kendi hayatından bir şeylere rastlamasını sağlamak için.
2- Yazarlığa adım atmanızdaki asıl kırılma noktası ne oldu?
Sanırım asıl kırılma noktası, bazı düşüncelerin insanın zihninde kalmaya razı olmadığını fark ettiğim zamandı.
Hepimizin hayatında yarım kalmış hikâyeler, söyleyemediğimiz cümleler, “Acaba başka türlü olabilir miydi?” diye dönüp baktığımız anlar var. Zaman geçiyor ama bazı sorular bizimle birlikte yürümeye devam ediyor. Ben de bir süre sonra bu soruların peşine düşmeye başladım.
İnsan neden bazen gitmesi gereken yerde kalır, kalması gereken yerde gider? Neden bazı anları unutamaz, bazı ihtimallerden vazgeçemez? Neden hayatımızı değiştiren şeyler bazen büyük kararlar değil de küçücük karşılaşmalardır?
Bir noktada bunları yalnızca düşünmek değil, hikâyelerin içinde görmek istedim. Çünkü bazı şeyleri doğrudan anlattığınızda eksik kalıyor; ama bir karakterin hayatına bıraktığınızda başka bir anlam kazanıyor.
Sanırım yazarlığa attığım gerçek adım da buydu. Cevapları bildiğim için değil, soruları sevmeye başladığım için yazmaya başladım.
3- Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?
“İşte o gün yazar olmaya karar verdim” diyebileceğim sinematik bir anım maalesef yok. Keşke olsa, röportajlarda anlatması çok güzel olurdu.
Benimki daha yavaş gelişen bir süreçti.
Uzun zamandır notlar alan, fikirleri kaydeden, insanların davranışlarını gözlemleyen biriydim. Bir cümle, bir konuşma, bazen yaşanan küçük bir olay bile zihnimde başka bir sorunun kapısını açabiliyordu.
Bir süre sonra bu küçük notların aslında birbirleriyle konuşmaya başladığını fark ettim. Sanırım ilk gerçek kırılma orada yaşandı: Not almaktan hikâye anlatmaya geçtim.
4- Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?
Ben hiçbir zaman edebiyatı yalnızca “güzel cümleler kurma sanatı” olarak görmedim. Okuduğum kitaplarda beni en çok etkileyen şey, bir cümlenin kitabı kapattıktan sonra da insanın zihninde yaşamaya devam etmesiydi.
Bu nedenle kendi yazım dilimde de mümkün olduğunca gösterişli olmaktan çok anlaşılır olmaya çalışıyorum.
Okurun bir paragrafı okuyup “Ne güzel yazmış” demesinden ziyade bazen durup “Bir dakika, ben bunu hiç böyle düşünmemiştim” demesini daha değerli buluyorum.
Belki de üslubumu en çok şekillendiren şey budur: sade anlatmak ama basit düşünmemek.
5- Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?
Girişimcilik yaptım, kurumsal hayatta farklı sorumluluklar üstlendim, ekipler yönettim; başarı olarak gördüğüm şeyler de yaşadım, sonradan başka türlü değerlendirdiğim kararlarım da oldu.
Bütün bunların içerisinde insan davranışının ne kadar belirleyici olduğunu gördüm.
Mühendislik bize bir problemi tanımlamayı, değişkenleri anlamayı ve çözüm üretmeyi öğretir. Fakat hayatın çok ilginç bir tarafı var: Bazen problemi biliyoruz, çözümü de biliyoruz ama yine de uygulamıyoruz.
İşte benim ilgimi çeken yer tam olarak burası.
Sanırım “yazar olmaya karar vermekten” çok, bu soruların peşinden giderken kendimi yazarken buldum demek daha doğru.
6- İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir, siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?
“İyi yazar olmanın şartları şunlardır” diye bir reçete vermeye cesaret edemem. Zaten böyle bir reçete varsa muhtemelen iyi edebiyatın doğasına biraz aykırıdır.
Ama iyi bir gözlemci olmanın önemli olduğuna inanıyorum.
İnsanları, hayatı ve en önemlisi kendinizi gözlemlemek gerekiyor. Çünkü insan kendisine karşı dürüst olamadığında yazdığı karakterlere karşı da çok dürüst olamıyor.
Ben yazarken mümkün olduğunca önce anlamaya çalışıyorum. Sonra anlatmaya.
Belki mühendislikten kalan bir alışkanlıkla önce parçaları masaya koyuyorum; fakat iş yazmaya geldiğinde her şeyi matematiksel olarak çözmeye de çalışmıyorum. Çünkü insanın en güzel taraflarından biri biraz hesaplanamaz olması.
7- Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?
İlk kitabım Adını Sen Koy… Olursa ‘Mucize’
Şimdilik yayımlanmış tek kitabım ve bu nedenle benim için ayrı bir anlamı var. İlk kitap biraz insanın kendisine tuttuğu ayna gibi sanırım. Yazarken kitabı oluşturuyorsunuz ama süreç tamamlandığında dönüp baktığınızda kitabın da sizi biraz değiştirdiğini fark ediyorsunuz.
Bu yüzden onun hayatımdaki yeri muhtemelen her zaman farklı olacak.
8- Kitabınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etkenler nelerdir?
Sanırım en önemli etken hayatın kendisi ve insanın o hayatın içinde sürekli bir anlam araması.
Hepimizin yaşadığı ama herkesin başka türlü anlamlandırdığı şeyler var; karşılaşmalar, ayrılıklar, seçimler, pişmanlıklar, umutlar, korkular, yeniden başlamalar… Beni asıl ilgilendiren, yaşadığımız olaylardan çok onların bizde bıraktığı izler oldu.
Çünkü aynı olay iki insanın hayatında bambaşka yerlere dokunabiliyor. Biri için son gibi görünen bir şey, diğeri için başlangıç olabiliyor. Bazen de o anda sıradan görünen küçücük bir karşılaşmanın hayatımızdaki yerini ancak yıllar sonra anlayabiliyoruz.
Adını Sen Koy… ‘Olursa Mucize’ biraz bu meraktan doğdu. Kenan ve Çisel’in hikâyesini anlatırken yalnızca onların başına gelenleri değil; insanın kendisiyle, geçmişiyle, başka insanlarla ve hayatın ona sunduğu ihtimallerle kurduğu ilişkiyi de anlatmak istedim.
Belki de kitabı yazarken beni en çok yönlendiren düşünce şuydu: Hepimiz benzer şeyler yaşıyoruz ama hiçbirimiz aynı hikâyeyi yaşamıyoruz.
9- Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?
Başlangıçta oldukça planlıydım.
Sonuçta mühendisim; plansız başlamak bünyeye biraz ters.
Hikâyenin nereden başlayacağını, hangi duraklardan geçeceğini, karakterlerin yaşayacağı bazı kırılmaları ve sonunda nereye ulaşmak istediğimi büyük ölçüde biliyordum. Kenan ve Çisel için de kafamda belirli bir yol vardı.
Fakat onları yazmaya başladıktan sonra işler biraz değişti.
Bir karakteri uzun süre yazınca onu yalnızca kurguladığınız biri olarak görmemeye başlıyorsunuz. Nasıl konuşacağını, neye kızacağını, neyi içine atacağını, hangi durumda susacağını hatta bazen hangi cümleyi asla kurmayacağını öğreniyorsunuz. Bir noktadan sonra sizin onun adına verdiğiniz bazı kararlar karaktere yakışmamaya başlıyor.
“Ben burada bunu yaptırmak istiyorum ama bu insan bunu yapmaz ki” dediğim anlar oldu.
İşin ilginç tarafı, böyle anlarda karakteri plana uydurmaya çalıştığınızda hikâyenin doğallığı da bozuluyor. O yüzden zaman zaman benim kurduğum yolu değiştirmelerine izin verdim. Bazı sahneler düşündüğümden daha uzun sürdü, bazıları kısaldı, bazı diyaloglar yazmaya başladığım yerden hiç beklemediğim bir yere gitti. Hatta başlangıçta önemsiz olduğunu düşündüğüm bazı detayların ilerleyen bölümlerde karakterlerin dünyasında çok daha anlamlı bir yere oturduğunu gördüm.
Sanırım yazarken en çok hoşuma giden şeylerden biri de buydu. Ben Kenan ve Çisel’i yazıyordum ama bir taraftan da onları tanıyordum.
Bu yüzden hikâyenin ana yolu büyük ölçüde belliydi diyebilirim; fakat o yolun nasıl yürüneceği her zaman benim kontrolümde değildi.
Sonuçta plan hâlâ masada duruyordu…
Ama Kenan ile Çisel zaman zaman kalemi elimden alıp kendi cümlelerini yazdılar.
10- Size ilham veren şeyler nelerdir?
İnsanlar.
Bir kafede yan masada geçen konuşma, iş hayatında yaşanan bir tartışma, yıllar önce söylenmiş ama zihnin bir köşesinde kalmış bir cümle…
Bazen de insanın kendi yaptığı hatalar.
Hatta onlar oldukça verimli bir kaynak.
Ben büyük ilham anlarından ziyade küçük gözlemlerin birikmesine inanıyorum. Çünkü hayatın büyük bölümü zaten büyük olaylardan değil, fark etmeden geçtiğimiz küçük anlardan oluşuyor.
11- En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?
Zihnimin bir meseleye takıldığı dönemlerde daha üretken olduğumu fark ediyorum.
Benim için yazmak biraz cevap bulma çabası. Bir soruyu gerçekten merak ettiğimde araştırmaya, düşünmeye ve sonunda yazmaya başlıyorum.
Beni motive eden şey de yazdığım bir bölümün sonunda “Evet, tam olarak anlatmak istediğim buydu” hissi.
Bir de tabii daha sonra bir okurun aynı satırda kendisinden tamamen farklı bir anlam bulması var.
Sanırım yazının en güzel taraflarından biri de bu.
12- Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
Aslında “Bu kitabı mutlaka okumalısınız” demeyi çok sevmiyorum. Bir yazarın kendi kitabı hakkında böyle bir cümle kurması bana biraz haksız rekabet gibi geliyor.
Ama şunu söyleyebilirim: Eğer yalnızca bir hikâye okumak değil, zaman zaman o hikâyenin içinde kendinize de rastlamak istiyorsanız Adını Sen Koy… Olursa ‘Mucize’ size eşlik edebilir.
Çünkü bu kitap yalnızca Kenan’ın ve Çisel’in hikâyesini anlatmıyor. Evet, merkezinde yarım kalmış bir aşk ve yıllar sonra ortaya çıkan bir ikinci şans var. Ama o hikâyenin etrafında hepimizin hayatında karşılığı olan başka meseleler dolaşıyor: güvenmek, iletişim kurmak, sorumluluk almak, korkmak, mücadele etmek, vazgeçmek, yeniden başlamak, bir adım atmak ya da bazen o adımı yıllarca ertelemek…
Kitabın içerisinde bu yolculuğa eşlik eden 57 anahtar kavram var. Fakat bunları okurun karşısına bir kişisel gelişim kitabındaki gibi “Şimdi size hayatın 57 kuralını anlatacağım” diyerek çıkarmak istemedim. Tam tersine, onları Kenan’ın ve Çisel’in hayatının içine bıraktım.
Çünkü bana göre bir kavramı bilmekle onu hayatın içinde kullanabilmek arasında büyük bir fark var.
Güvenin önemli olduğunu hepimiz biliyoruz mesela. İletişimin önemli olduğunu da. Bir şeyleri değiştirmek için bazen ilk adımı bizim atmamız gerektiğini de…
Ama hayat zaten çoğu zaman bildiklerimizle yaptıklarımız arasındaki o mesafede yaşanıyor.
Kenan ve Çisel de kusursuz insanlar değiller. Hayatı çözmüş, her durumda doğru kararı veren karakterler hiç değiller. Bazen yanılıyorlar, bazen korkuyorlar, bazen susuyorlar. Gitmeleri gereken yerde kalıp kalmaları gereken yerde gidebiliyorlar. Bazen mazeretlerinin arkasına saklanıyor, bazen de geçmişte bıraktıklarını telafi edebilmek için mücadele ediyorlar.
Belki onları bize yakınlaştıran şey de tam olarak bu.
Ben kitap boyunca okura “Doğrusu budur” demek istemedim. Okurun bazen Kenan’a hak vermesini, bazen Çisel’e kızmasını, bazen ikisini de anlamasını, hatta zaman zaman ikisine de kızıp kendisine hak vermesini istedim.
Hatta bunun yalnızca zihinsel bir tartışma olarak kalmasını da istemedim. Kitabın her sayfasına okurun durabileceği, kendi düşüncelerini yazabileceği, karakterlerle — hatta zaman zaman benimle — tartışabileceği alanlar bıraktım.
Çünkü ben kitapların üzerine not alınmasını seviyorum. Bir cümlenin altının çizilmesini, kenarına “Hayır, bence hiç öyle değil” yazılmasını da seviyorum. Okurun yazara katılmak gibi bir zorunluluğu yok. Hatta bazen iyi bir kitabın yaptığı en güzel şey, okuruyla küçük bir tartışmaya girmektir.
O yüzden isterim ki kitabın sonunda yalnızca benim yazdığım cümleler olmasın; okurun da o kitabın içinde bıraktığı birkaç cümlesi olsun.
Bunun yanında hikâyenin içerisine meraklı okurlar için birkaç küçük detay ve sürpriz de sakladım. İlk okumada fark edilmeyebilirler; fark edenlerin ise yüzünde küçük bir tebessüm bırakacağını umuyorum. Ne olduklarını söylemeyeyim, biraz da kitabın içinde kalsınlar.
Çünkü bana göre iyi bir hikâye yalnızca karakterlerinin başına ne geleceğini merak ettirmez; bir noktada insanın kendi hikâyesine de dönüp bakmasına neden olur.
Bu nedenle Adını Sen Koy… Olursa ‘Mucize’ benim için tek bir türe kolayca yerleştirebildiğim bir kitap değil. İçinde aşk var, ilişki var, dostluk var, iş hayatı var, girişimcilik var, kişisel gelişim var; ama bütün bunların üzerinde insan var.
Ve sanırım okura sunduğu en farklı şey de burada başlıyor.
Herkes aynı 57 kavramı okuyacak ama herkes aynı yerde durmayacak.
Bir okur “güven”de kendisini yakalayacak, bir başkası “mücadele”de. Birinin karşısına yıllardır ertelediği bir adım çıkacak, bir başkasının karşısına geçmişte bıraktığı bir insan. Bazıları Kenan’da kendinden bir parça bulacak, bazıları Çisel’de. Bazılarıysa belki yalnızca bir cümlenin altını çizip kitabı kapattıktan sonra o cümleyi düşünmeye devam edecek.
Ben okurun kitabı bitirdiğinde hayatının değişeceğini vadetmiyorum.
Ama belki kendi hayatına bakarken daha önce sormadığı bir soruyu sorar.
Belki görmezden geldiği küçük bir çatlağı fark eder.
Belki de uzun zamandır ertelediği bir şey için küçücük bir adım atar.
Mucize dediğimiz şeyin her zaman gökten inmesi gerekmiyor sonuçta. Bazen insanın kendi hayatında değiştirebileceği bir şeyi fark edip onun için harekete geçmesi de yeterince büyük bir mucize olabilir.
Kitabın adı da biraz bu yüzden Adını Sen Koy.
Ben Kenan’ın ve Çisel’in hikâyesini anlattım, 57 kavramı o hikâyenin içine bıraktım.
Onların sizin hayatınızdaki karşılığının adını ise siz koyacaksınız.
13- Kitabınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?
Aslında kitabın tek bir ana fikri olduğunu söylemek istemem. Hatta biraz kitabın adına ihanet etmiş olurum.
Çünkü Adını Sen Koy… Olursa ‘Mucize’ boyunca anlatmak istediğim şeylerden biri tam olarak şu: Hayatın herkes için geçerli tek bir tanımı yok.
Aşkın da yok, başarının da, mutluluğun da, doğru bir hayatın da…
Kenan’ın aradığıyla Çisel’in aradığı aynı değil. Onların doğru bildikleri, korkuları, geçmişleri, hayattan beklentileri farklı. Tıpkı gerçek hayatta hepimizin olduğu gibi.
Bu nedenle kitap boyunca karşımıza çıkan kavramları da birer “doğru cevap” olarak görmüyorum. Güven, iletişim, mücadele, sorumluluk, cesaret, mazeretler, yeniden başlamak… Bunların hepsini tanımlamak kolay. Asıl mesele, hayat gerçekten karşımıza çıktığında bunların bizim için ne anlama geldiği.
Çünkü çoğu zaman sorun neyin doğru olduğunu bilmememiz değil. İnsan olarak oldukça fazla şey biliyoruz. Sevdiklerimize değer vermemiz gerektiğini biliyoruz, konuşmamız gerektiğini biliyoruz, bazı korkularımızın üzerine gitmemiz gerektiğini biliyoruz, zamanın kıymetini de biliyoruz.
Ama bilmekle yaşamak arasında bazen kocaman bir mesafe var.
Kitabın ilgilendiği yerlerden biri tam olarak o mesafe.
Bir diğer önemli mesele de insanın hayat boyunca yaptığı seçimler. Verdiğimiz kararlar kadar veremediklerimiz, söylediklerimiz kadar sustuklarımız, gittiklerimiz kadar kaldığımız yerler de bizi şekillendiriyor.
Ve elbette ikinci şanslar…
İkinci bir şans gerçekten geldiğinde onu fark edebilir miyiz? Geçmişte yapamadığımız bir şeyi bu kez farklı yapabilir miyiz? Şartlar değiştiğinde biz de değişmiş olur muyuz, yoksa yeni bir ihtimalin karşısına eski hâlimizle mi çıkarız?
Kenan ve Çisel’in hikâyesi bütün bu soruların arasında ilerliyor.
Fakat ben onların üzerinden okura “Şöyle yaşamalısın” demek istemedim. Çünkü hayatın her sorusunun kitabın arka sayfasında yazan tek bir cevabı olduğuna inanmıyorum.
Bazen doğru bildiğimiz şey yanlış çıkıyor. Bazen yıllarca hata olarak gördüğümüz bir karar bizi hiç beklemediğimiz bir yere götürüyor. Bazen kaybettiğimizi düşündüğümüz bir şey yıllar sonra bambaşka bir anlam kazanıyor. Bazen de yıllarca peşinden koştuğumuz şeyin aslında bize ait bir istek olmadığını fark ediyoruz.
Belki bu nedenle kitabın en önemli meselelerinden biri tanımlar.
Başarı nedir? Aşk nedir? Mutluluk nedir? Kaybetmek nedir? Kazanmak nedir? Doğru nedir?
Bunların cevabını ben verirsem kitap kendi söylediği şeyle çelişir.
Benim başarı dediğim şeye siz huzur diyebilirsiniz. Benim kayıp olarak gördüğümü siz başlangıç olarak okuyabilirsiniz. Kenan’ın doğru bulduğu bir şeye kızabilir, Çisel’in verdiği bir kararda kendinizi görebilirsiniz.
Bu yüzden kitabın isminde en sevdiğim taraf hâlâ aynı:
Adını Sen Koy.
Ben hikâyeyi anlatıyorum. Kenan ve Çisel kendi cevaplarını arıyor. Kavramlar yol boyunca onlara ve okura eşlik ediyor.
Ama bazı cevapları özellikle vermiyorum.
Hatta kitapta bazı şeyleri biraz fazla dikkatli seçtiğimi söyleyebilirim. Bazı kelimelerin, bazı tekrarların, bazı küçük tercihlerin orada bulunmasının bir nedeni var. Fakat onları açıklarsam okurun elinden keşfetmenin keyfini almış olurum. O yüzden o kısmı kitabın içinde bırakalım.
Ben okurun kitabı bitirdiğinde “Yazar bana şunu anlattı” demesinden çok, “Ben bu hikâyeden şunu aldım” demesini isterim.
Çünkü bazen insanın hayatında ihtiyacı olan şey yeni bir cevap değil; yıllardır verdiği cevaplara yeniden bakmasını sağlayacak doğru bir sorudur.
Belki kitabın son sayfasına geldiğinizde bazı soruların cevabını bulursunuz.
Belki de yeni sorularla karşılaşırsınız.
Gerisinin adını siz koyarsınız.
14- Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?
Benim için en zor taraflardan biri, bir süre sonra kendi yazdığınız metne karşı objektifliğinizi kaybetmeniz.
Bir bölümü çok seviyorsunuz. Belki günlerce üzerinde çalışmışsınız, çok sevdiğiniz bir cümle kurmuşsunuz. Sonra hikâyeye biraz uzaktan baktığınızda fark ediyorsunuz ki o bölüm aslında orada olmamalı.
Silmeniz gerekiyor.
İşte o “delete” tuşu bazen yazmaktan daha zor.
Adını Sen Koy… Olursa ‘Mucize’ özelinde bir başka zorluk daha vardı. Ben yalnızca Kenan ve Çisel’in hikâyesini anlatmıyordum. Hikâyenin doğal akışını bozmadan kavramları, soruları, okurun kendi düşüncesini bırakabileceği alanları ve kitabın farklı yerlerine yerleştirdiğim küçük detayları da aynı bütünün içinde tutmam gerekiyordu.
Bunu yaparken en çok dikkat ettiğim şey, bütün bu yapının hikâyenin önüne geçmemesiydi. Çünkü okur önce Kenan ve Çisel’e inanmalıydı. Eğer karakterler yalnızca benim söylemek istediğim şeyleri söyleyen iki araca dönüşseydi, kitabın bütün doğallığı kaybolurdu.
Bu yüzden bazı bölümleri defalarca yeniden yazdım. Bazen çok sevdiğim bir cümleyi çıkardım, bazen bir kavramı başka bir yere taşıdım, bazen de uzun uzun yazdığım bir kısmı birkaç satıra indirdim.
Ben mümkün olduğunca metinle arama biraz mesafe koymaya çalışıyorum. Yazdıktan hemen sonra değil, bir süre geçtikten sonra tekrar dönüyorum. Çünkü metne fazla yaklaştığınızda neyin gerçekten iyi olduğunu, neyi yalnızca çok emek verdiğiniz için sevdiğinizi ayırt etmek zorlaşıyor.
Sanırım burada iki tarafım birlikte çalışıyor.
Yazarken yazarın duygusu konuşuyor.
Düzenlerken ise biraz mühendisin masaya oturması gerekiyor.
15- Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?
Zorlamıyorum.
En azından artık zorlamamayı öğrendiğimi söyleyebilirim.
Çünkü bazen yazamamanın nedeni söyleyecek hiçbir şeyinizin olmaması değil; söylemek istediğiniz şeyin henüz doğru şeklini bulamamış olması.
Böyle zamanlarda bilgisayarın karşısında birkaç saat daha oturmanın o cümleyi mutlaka getireceğine inanmıyorum.
Kalkıyorum.
Yürüyorum, okuyorum, müzik dinliyorum, insanlarla konuşuyorum, bazen tamamen başka bir işle ilgileniyorum. Kısacası yeniden hayatın içine dönüyorum.
Çünkü benim yazdığım şeylerin hammaddesi büyük ölçüde oradan geliyor zaten: insanlardan, konuşmalardan, ilişkilerden, gözlemlerden, bazen küçücük bir ayrıntıdan…
Bir de tıkandığım yerde kendime “Burada ne yazmalıyım?” diye sormak yerine bazen “Ben burada aslında ne anlatmaya çalışıyorum?” diye soruyorum.
İkisi birbirine çok benzeyen sorular gibi görünüyor ama cevapları oldukça farklı olabiliyor.
İlki sizi güzel bir cümle aramaya götürüyor, ikincisi ise anlatmak istediğiniz şeye.
Çoğu zaman ikincisini bulunca birincisi zaten geliyor.
Olmadığında da bırakıyorum.
Bazen bilgisayarın başından kalkmak, yazmaya devam etmenin en iyi yolu olabiliyor.
16- Kitaplarınızı kitlelere ulaştırmak, kendinizi tanıtmak ve düşüncelerinizi insanlara anlatmak için ne gibi organizasyonlar yapıyorsunuz?
Bu soruda pazarlamacı tarafımı saklamam biraz zor.
Bir kitabın yazılmasıyla okura ulaşması bence birbirinden farklı ama birbirini tamamlayan iki yolculuk. Çok iyi bir şey üretmiş olmanız, onun kendiliğinden doğru insana ulaşacağı anlamına gelmiyor. İş hayatında da yıllardır gördüğüm şeylerden biri bu: İyi bir ürününüz olabilir ama onun hikâyesini doğru anlatamazsanız insanlar onunla neden ilgilenmeleri gerektiğini bilemeyebilir.
Fakat kitap söz konusu olduğunda burada hassas bir çizgi olduğuna inanıyorum.
Ben Adını Sen Koy… Olursa ‘Mucize’ için hiçbir zaman iletişimi yalnızca “Kitabım çıktı, alın ve okuyun” üzerine kurmak istemedim. Pazarlamacı kimliğimi biraz da burada kullanıyorum sanırım. Bir şeyi sürekli satın alın diyerek anlatmak yerine, insanların onu neden merak edebileceğini ve onunla nasıl bir bağ kurabileceğini anlatmaya çalışıyorum.
Bu nedenle kitabın etrafında farklı iletişim alanları oluşturdum.
Instagram’da @adinisenkoy.57 hesabı üzerinden kitapla, kavramlarla ve kitabın dünyasıyla ilgili içerikler paylaşıyorum. Uzun yıllardır yazdığım dorthece.com da okurla buluştuğum başka bir alan. Orada kitapla birebir ilgili olsun ya da olmasın; insan, hayat, ilişkiler, davranışlar ve zaman zaman kafama takılan meseleler üzerine yazmaya devam ediyorum.
Bir de Adını Sen Koy… isimli bir podcast serim var. Podcast bölümlerini Spotify ve Apple Podcasts gibi platformlarda yayımlıyorum. Yazının dışında sesin de farklı bir yakınlık kurduğunu düşünüyorum. Bazen birkaç sayfada anlatacağınız bir düşünceyi, sesinizdeki bir ton veya küçücük bir duraksama bambaşka bir yere taşıyabiliyor.
Bunların yanında kitap içerikleri üreten influencerlarla görüşüyor ve zaman zaman işbirlikleri yapıyorum. Farklı söyleşilere ve röportajlara katılmaya, kitabı ve arkasındaki düşünceleri farklı mecralarda anlatmaya çalışıyorum. Bugün yaptığımız bu röportaj da aslında bunun güzel örneklerinden biri.
Ama bütün bunları yaparken temel yaklaşımım aynı:
Kitabı değil, kitabın konuştuğu şeyleri anlatmak.
Aşkı konuşalım, güveni konuşalım, iletişimi, korkuları, mazeretleri, ikinci şansları konuşalım. Hatta anlaşamayalım, tartışalım. İnsan o dünyanın içerisinde kendisine dokunan bir şey bulursa zaten kitabı merak edecektir.
Sanırım pazarlamacı kimliğimin bana sağladığı en büyük avantaj da burada. Bir kitabı yalnızca yazıp beklemek yerine onun okurla karşılaşabileceği farklı temas noktalarını düşünmeye alışığım.
Fakat burada özellikle altını çizmek istediğim başka bir konu var.
Her yazar pazarlamacı olmak zorunda değil.
Hatta olmamalı da.
Bir yazarın asıl işi iyi yazmak, iyi hikâye anlatmak ve kendi edebi dünyasını kurmak. Sosyal medya algoritmalarını bilmek, reklam planlamak, içerik stratejisi oluşturmak, doğru mecra veya doğru hedef kitle üzerine düşünmek bambaşka uzmanlıklar.
Benim şansım biraz burada. Profesyonel hayatım nedeniyle pazarlama dünyasının içerisindeyim ve yıllardır yaptığım işin bir bölümünü kendi kitabım için de kullanabiliyorum.
Ama bunu bütün yazarlardan beklemek bana çok doğru gelmiyor.
Bence kitabın okurla buluştuğu yolun diğer tarafında yayınevlerinin, dağıtımcıların ve kitabevlerinin de daha güçlü bir rol üstlenmesi gerekiyor. Yazar kitabını ve dünyasını anlatmalı; fakat o kitabın doğru rafta, doğru mecrada ve doğru okurun karşısında görünür hâle gelmesi yalnızca yazarın omuzlarına bırakılmamalı.
Çünkü çok iyi yazan bir insanın aynı zamanda çok iyi bir pazarlamacı, sosyal medya yöneticisi ve içerik üreticisi olmasını beklediğimizde, edebiyatla pazarlamayı birbirine biraz fazla karıştırmış oluyoruz.
Ben bu konuda avantajlı taraftayım ve elimdeki imkânları kullanmaya çalışıyorum.
Ama günün sonunda pazarlamacı tarafım ne kadar çalışırsa çalışsın, bir noktadan sonra onun da susması gerekiyor.
Çünkü benim görevim kitabı okurla tanıştırmak.
Tanıştıktan sonra aralarında ne olacağı artık biraz Kenan’a, Çisel’e ve okura kalıyor.
17- Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarının sizin için önemi nedir, bu etkinliklerin size ve okuyucuya ne gibi katkılar sağladığını düşünüyorsunuz?
Yazmak oldukça yalnız yapılan bir iş.
Aylar boyunca bir ekranın karşısında sizin zihninizde yaşayan insanlarla vakit geçiriyorsunuz. Kenan’ın ne düşündüğünü biliyorsunuz, Çisel’in neden sustuğunu biliyorsunuz, bir cümleyi neden tam olarak oraya koyduğunuzu biliyorsunuz.
Sonra kitap yayımlanıyor ve bütün bunlar artık yalnızca size ait olmaktan çıkıyor.
Bence okur-yazar buluşmalarının en güzel tarafı tam olarak burada başlıyor.
Birisi geliyor ve sizin yazarken hiç düşünmediğiniz bir yerden kitabı okuduğunu söylüyor. Bir karaktere sizin beklediğinizden çok daha fazla kızmış olabiliyor ya da sizin küçük bir detay olarak gördüğünüz bir cümle onda çok büyük bir karşılık bulabiliyor.
Ve bence yazarın bunu görmesi çok değerli.
Çünkü kitap yayımlandığı andan itibaren biraz da okurun kitabı oluyor.
Ben fuarları ve okur buluşmalarını bu nedenle yalnızca kitap imzalanan etkinlikler olarak görmüyorum. Asıl ilgimi çeken imzadan önce veya sonra geçen o birkaç dakikalık sohbet.
“Ben burada böyle düşündüm.”
“Kenan bunu neden yaptı?”
“Çisel’e burada çok kızdım.”
“Şununla hiç aynı fikirde değilim.”
Hatta sonuncusunu duymayı özellikle isterim.
Çünkü okurun kitapla tartışmasını zaten kitabın içerisinde de teşvik ediyorum.
Yazar olarak bütün cevapları vermeye çalıştığınız bir ilişkiden çok, yazdığınız şeyin başka bir insanın zihninde nasıl yeniden şekillendiğini görebildiğiniz bir ilişki bana daha kıymetli geliyor.
18- Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz ve keşfetmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?
Elbette var.
Sanırım bir kez yazmaya başladıktan sonra zihnin bir köşesinde sürekli yeni dosyalar açılıyor.
Bazen tek bir cümleyle başlıyor, bazen bir karakterle, bazen de gün içerisinde karşılaştığım bir şey “Burada başka bir hikâye var” dedirtiyor. Bunların bazılarını not alıyorum, bazıları zaman içerisinde büyüyor, bazılarıysa birkaç satır olarak kalıyor.
Şu anda da üzerinde düşündüğüm ve notlarını biriktirdiğim farklı çalışmalar var.
Ama bir sonraki çalışmamın Adını Sen Koy… Olursa ‘Mucize’‘nin başka karakterlerle yeniden yazılmış hâli olmasını istemiyorum.
Bu kitapta hikâyeyle düşünceyi, insan ilişkilerini, kavramları ve okurun katılımını bir araya getiren kendime ait bir anlatım biçimi aradım. Bundan sonraki çalışmalarımda da o arayışı sürdürmek isterim; fakat aynı şeyi tekrar ederek değil, kendimi de biraz zorlayarak.
İnsan davranışları, ilişkiler, hayatın küçük çelişkileri ve bizim onlara yüklediğimiz anlamlar muhtemelen yine peşimi bırakmayacak. Çünkü sanırım benim asıl merakım türlerden çok insanla ilgili.
Bir de farklı anlatım biçimleriyle oynamayı sevdiğimi fark ettim. Okurun yalnızca dışarıdan izlediği değil, zaman zaman hikâyenin içerisine zihinsel olarak dahil olduğu işler üretme fikri ilgimi çekiyor.
Dolayısıyla masada birkaç fikir var.
Ama biraz da fikirlerin kendi zamanına inanıyorum.
Henüz olgunlaşmamış bir şeyi sırf anlatmış olmak için erkenden anlatmak istemiyorum.
Şimdilik bazı kapılar açık.
Hangisinden gireceğimi ben de merak ediyorum.
19- Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?
Aslında kitabı yayımladıktan sonra en merak ettiğim şeylerden biri tam olarak buydu: Ben Kenan’ı ve Çisel’i yıllarca kendi zihnimde tanıdım ama acaba okur onları nasıl tanıyacaktı?
Gelen yorumlarda gördüm ki herkes gerçekten başka bir yerden yakalıyor hikâyeyi.
Mesela bir okur bana ciddi ciddi kızdı: “Neden bu kadar çabuk ikinci şans verdin? Biraz süründürseydin karakterleri.” dedi.
Çok güldüm ama aslında bu benim için çok güzel bir geri dönüş. Çünkü o noktada okur artık kitabı dışarıdan izlemiyor. Karaktere kızıyor, onun adına karar veriyor, “Ben olsam bunu bu kadar kolay affetmezdim” diyor. Kenan ve Çisel bir noktada benim karakterlerim olmaktan çıkıp okurun tartıştığı iki insana dönüşüyor.
Başka bir okur ise kitapta “ikinin bir olup, iki kalma hâli” üzerine anlattığım bölümlerden birinin kendisine çok dokunduğunu söyledi ve ardından bunun kendi hayatındaki karşılığını anlattı.
İşte böyle geri dönüşlerde insan biraz duruyor.
Çünkü siz bir masanın başında kendi düşüncenizden yola çıkarak bir şey yazıyorsunuz. Sonra hiç tanımadığınız bir insan onu okuyor ve sizin kurduğunuz cümlenin kendi hayatında bambaşka bir kapıyı açtığını anlatıyor.
Sanırım yazmanın benim için en etkileyici taraflarından biri bu oldu.
İnternetteki yorumlarda da beni şaşırtan benzer şeyler gördüm. Kimi okur Kenan ve Çisel’in hikâyesinden çok güven meselesine takılmış, kimi iki tarafın gözünden aynı ilişkiyi görebilmeyi sevmiş, kimi kitabın içerisinde okura yöneltilen soruları ve not alanlarını ön plana çıkarmış. Bazı okurlar da hikâye ile kişisel gelişim tarafının birlikte ilerlemesini kitabın farklı yanı olarak değerlendirmiş.
Bir başka geri dönüş ise beni ayrıca gülümsetti: İkinci kitabımın tamamen kurgu bir roman olmasını isteyen bir okur oldu.
Bunu duymak benim için ayrıca değerliydi. Çünkü Adını Sen Koy… Olursa ‘Mucize’ içerisinde farklı anlatım biçimlerini bir araya getiriyorum. Buna rağmen birinin hikâyeyi ve karakterleri okuyup “Bir sonraki kitapta yalnızca hikâye anlatmanı istiyorum” demesi, yazar olarak başka bir tarafımın da okura geçtiğini gösteriyor.
Tabii bütün geri dönüşler övgü değil.
Eleştiriler de geliyor ve bence gelmeli.
Hatta bazen eleştirel bir yorum, “Çok güzel olmuş” cümlesinden daha fazla düşündürebiliyor insanı. Okurun bir karakterin davranışını inandırıcı bulmaması, bir bölümün uzun geldiğini söylemesi veya sizin çok sevdiğiniz bir noktaya hiç katılmaması da kıymetli.
Çünkü kitap yayımlandığı andan itibaren artık yalnızca yazarın zihnindeki hâliyle yaşamıyor.
Her okur onu kendi deneyimleriyle, ilişkileriyle, doğrularıyla, yanlışlarıyla ve geçmişiyle yeniden okuyor.
Belki bu nedenle aldığım geri dönüşlerde beni en çok mutlu eden şey kitabın herkes tarafından aynı şekilde anlaşılması değil.
Tam tersine, aynı kitabın farklı insanlarda farklı yerlere dokunması.
Birisi Kenan’a kızsın.
Birisi Çisel’i savunsun.
Birisi bir kavramın altını çizsin.
Bir başkası kenarına “Burada sana hiç katılmıyorum Mehmet” yazsın.
Birisi de kitabı kapattıktan sonra kendi hayatından bir hikâye anlatmak istesin.
Çünkü en başından beri okurun benim söylediklerimi kabul etmesini değil, onlarla bir ilişki kurmasını istedim.
Sanırım bu nedenle bana verilebilecek en güzel geri dönüşlerden biri “Sen haklıymışsın” değil.
“Beni düşündürdün.”
Bu iki kelime benim için fazlasıyla yeterli.
20- Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Öncelikle yazmalarını.
Biraz fazla basit bir tavsiye gibi görünüyor ama bence en önemlisi gerçekten bu.
Çünkü bazen daha ilk cümleyi yazmadan yazar olmaya çalışıyoruz. Kitabı kim yayımlayacak, insanlar beğenecek mi, kapağı nasıl olacak, sosyal medyada nasıl duyurulacak, kaç kişi okuyacak…
Bunların hepsinin bir zamanı var.
Ama önce ortada anlatılmaya değer bir şey olması gerekiyor.
“Büyük bir hikâyeniz olsun” demiyorum. Bazen küçücük bir mesele de çok güçlü bir hikâyeye dönüşebilir.
Ama bir derdiniz, bir merakınız, peşinden gitmek istediğiniz bir sorunuz olsun.
Sonra mümkün olduğunca kendi sesinizle anlatmaya çalışın.
Çok okuyun ama okuduğunuz yazarlara dönüşmeye çalışmayın. Çok gözlemleyin. İnsanları dinleyin. Bazen söylediklerinden çok söylemediklerine dikkat edin.
Ve yazdığınız ilk hâle âşık olmayın.
İlk taslağın görevi mükemmel olmak değil, var olmaktır. Sonra dönersiniz, değiştirirsiniz, silersiniz, yeniden yazarsınız. Bazen çok sevdiğiniz bir paragrafı çöpe atarsınız. Birkaç gün canınız sıkılır, sonra metnin onsuz daha iyi olduğunu kabul edersiniz.
Bir de yazdığınız şeyin herkese ulaşması gerektiğini düşünmeyin.
Herkesin sevdiği bir şey yazmaya çalışırsanız bir süre sonra sizin neden sevdiğiniz belli olmayan bir şey ortaya çıkabilir.
Bence önemli olan kendi sesinizi bulmak ve o sese gerçekten ihtiyaç duyan okurla karşılaşmak.
Ve belki mühendis tarafımdan gelecek son tavsiye:
Plan yapın.
Karakterlerinizi tanıyın, hikâyenizin nereye gittiğini düşünün, yapınızı kurun.
Ama plana da âşık olmayın.
Çünkü bazen karakteriniz sizin hazırladığınız yolu beğenmeyecek. Bazen hikâye başka bir kapı açacak. Bazen yazmaya başlarken kitabın merkezinde olduğunu düşündüğünüz şey, yazmayı bitirdiğinizde bambaşka bir anlam kazanacak.
Buna izin verin.
Sonuçta hayat da pek plana uymuyor.
İyi bir hikâyeden bunu beklemek biraz haksızlık olurdu.


