Evin eşiği, bir insanın en güvenli kalesi değil de bir sahnenin başlangıç çizgisi olmuşsa; orada ruhu kanatan sessiz bir savaş başlamış demektir. Kendi evinin mahremiyetini bir sır küpü gibi yüreğinde taşıyamayan, evin içindeki nefesi, sofradaki huzuru ya da huzursuzluğu bir çırpıda “ana kucağına” boşaltan birinden, bir yuvaya direk olması beklenemez. Zira koca olmak; sadece bir soyadını paylaşmak değil, o evin içindeki her yaşanmışlığı namus bilip kalbine mühürlemektir.
Dışarıdan bakıldığında; nezaketiyle parmakla gösterilen, “ne kadar hayırlı bir evlat, ne kadar kibar bir eş” dedirten o usta aktörlerin asıl çehresi, sadece o kapalı kapıların ardındaki “şahit” tarafından bilinir. Dışarıya dağıtılan o sahte tebessümlerin bedeli, evin içinde kök aileye kurban edilen bir eşin kalbiyle ödenir. En acısı da budur; celladınızın dışarıdaki “aziz” mertebesine kimseyi inandıramazsınız.
Çünkü o, maskesini yüzüne değil, ruhuna öyle bir dikmiştir ki; siz feryat etseniz, dünya sizin sesinizi “nankörlük” sanır. Onun usta oyunculuğu, sizin haklı çığlığınızı bastıracak kadar profesyonel, sizin yalnızlığınız ise bu tiyatroyu bozmayacak kadar vakurdur. Kendi ailesinin yanında seni “öteki” kılan, mahremini sokak başlarına meze eden bir zihniyetin ördüğü duvarda, ne huzur çiçek açar ne de güven.
Bazı erkekler evlenmez, sadece annesinin yanındaki odasını genişletir. Ve o genişleyen odada ezilen, her zaman mahremiyetine sahip çıkılmayan o kadın olur. Kanıtlayamazsınız, anlatamazsınız… Sadece bildiğiniz o ağır gerçekle, o maskeli saadetlerin gölgesinde bir başınıza kalırsınız. Eş seçerken sadece bir yüze değil, o yüzün kaç maske taşıdığına bakmak gerekmiş; geç anlarsınız.
