Büşra Yıldırım

  1. “Eser sahibi kimdir? Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?”

Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunuyum. İzmir Karabağlar’da kendi eczanemi işletiyor, yaklaşık dokuz yıldır aktif olarak eczacılık yapıyorum. Mesleki hayatımın yanı sıra uzun yıllardır psikoloji ve felsefe alanlarına yoğun bir ilgi duyuyorum; okumalarım ve düşünsel üretimim büyük ölçüde bu eksende şekilleniyor.

Çocukluk ve gençlik dönemimde daha çok roman okuyan biriydim. Özellikle Stephen King ve Agatha Christie, okuma alışkanlığımın oluşmasında etkili oldu. Zamanla ilgim insan zihnine, benlik kavramına ve farkındalık meselelerine yöneldi. Bu yönelim, yazma pratiğimi de belirledi.

Yayımlanan ilk kitabım, bu okuma ve düşünme sürecinin doğal bir sonucu olarak psikoloji odaklı bir çalışma. Yazı benim için yalnızca anlatmak değil; anlamaya, sorgulamaya ve zihnin işleyişine daha yakından bakmaya imkân tanıyan bir alan.

  1. “Hayatınızın dönüm noktaları, yazarlığa yönelmenizde etkili olan olaylar nelerdi?”

Hayatımda belirgin tek bir dönüm noktasından ziyade, zaman içinde biriken kırılmaların yazarlığa yönelttiğini söyleyebilirim. Mesleki olarak insanla çok temas eden bir alanda çalışmak, beni yalnızca bedensel değil, zihinsel ve duygusal süreçler üzerine de düşünmeye itti. Zamanla şunu fark ettim: İnsanların yaşadığı birçok sıkıntı, çoğu zaman tanımlanamayan ama hissedilen iç çatışmalardan besleniyor.

Bu fark ediş, okuma alışkanlığımı da dönüştürdü. Romanlardan psikoloji ve felsefeye yönelmem, insanın neden belirli biçimlerde düşündüğünü, hissettiğini ve davrandığını anlama ihtiyacından doğdu. Yazmak ise bu sorgulamanın doğal bir devamı hâline geldi.

Yazarlık benim için ani bir karar değil; düşünmenin yoğunlaştığı, anlam arayışının derinleştiği bir sürecin sonucu. Kendi iç dünyamda karşılaştığım sorularla başkalarının sorularının benzeştiğini fark ettiğim noktada, yazının yalnızca kişisel değil, paylaşılan bir alan olabileceğini gördüm. Bu da beni yazmaya daha bilinçli ve kalıcı bir biçimde yöneltti.

  1. Yazarlık serüveninizde kaleme aldığınız ilk eser mi ilk eseriniz neydi?

Evet, yayımlanan bu kitap yazarlık serüvenimdeki ilk eserim. Uzun süredir yaptığım okuma ve düşünme pratiğinin yazıya dökülmüş ilk somut karşılığı olarak ortaya çıktı.

  1. Bu ilk adım size ne hissettirdi?

Bu ilk adım, benim için heyecandan çok netlik hissi yarattı. Yazının zihnimde bir süredir var olan düşünsel bir alan olduğunu, artık somut bir karşılık bulduğunu görmek önemliydi. Bir kitabın tamamlanması, yalnızca bir üretimin bitmesi değil; aynı zamanda kendi düşünce sürecimle yüzleşmek anlamına geldi.

Bu süreç bana, yazmanın bir “cesaret anı”ndan çok, sürdürülebilir bir disiplin ve sorumluluk olduğunu hissettirdi. İlk adım olması nedeniyle elbette özel bir yeri var; ancak asıl değerli tarafı, yazının benim için geçici bir heves değil, devam edecek bir yol olduğunu netleştirmiş olmasıydı.

  • Eserlerinizde tekrar eden temalar ya da sizi yansıtan karakterler var mı?

Eserimde doğrudan beni temsil eden tek bir karakterden söz etmek zor. Kitabımda yer alan beş karakter, birbirinden oldukça farklı ve keskin uçlara sahip yapılar olarak kurgulandı. Ancak bu karakterlerin her biri, insanın içinde potansiyel olarak var olabilecek yönleri temsil ediyor.

Bu beş karakter bir arada düşünüldüğünde, ortaya çıkan bütünlükle kendimi tanımlayabileceğimi söyleyebilirim. Yazarken amacım, tek bir kişiyi anlatmaktan ziyade, insanın iç dünyasındaki parçalı yapıyı görünür kılmaktı. Bu nedenle okurun da bu karakterlerin en az birinde, hatta birkaçında kendinden bir şey bulabileceğini düşünüyorum.

Metinlerimde tekrar eden temel tema ise, insanın kendi iç sesleriyle kurduğu ilişki ve bu sesler arasındaki denge arayışı.

  • Yayınlanmış kitaplarınızdan bahseder misiniz? Bu kitapların sizin için anlamı nedir?

Yayımlanmış tek kitabım bulunuyor ve bu kitap benim için bir sonuçtan çok bir başlangıç noktası anlamı taşıyor. Uzun süredir zihinsel olarak üzerinde düşündüğüm, okuma ve sorgulama süreciyle beslenen bir alanın yazı yoluyla somutlaşmış ilk karşılığı.Bu kitap, üretebildiğimi ve düşüncelerimi tutarlı bir bütün hâline getirebildiğimi fark ettiğim ilk eser olması açısından özel bir yerde duruyor. Bir anlamda yazarlık yolculuğumun mihenk taşı; hem kendime dair bir sınav hem de bundan sonra üreteceklerimin referans noktası.“İlk göz ağrısı” demek belki klişe ama doğru. Çünkü bu kitap, yalnızca yazılmış bir metin değil; yazmaya devam edebileceğimi bana gösteren ilk deneyim.

  1. Yazarken size ilham veren şey nedir?

Yazarken bana ilham veren temel kaynak, bugüne kadar tanıdığım tüm insanlar ve onlarla kurduğum ilişkiler. İnsanların karakteristik özellikleri, kendilerini nasıl gördükleriyle dışarıdan nasıl algılandıkları arasındaki farklar, bu farkların yarattığı benzerlikler ve tezatlar yazma sürecimi besliyor.Aynı zamanda kendi iç dünyama hem içeriden hem de dışarıdan bakabilme çabası da yazının önemli bir parçası. Kendimde gördüğüm özelliklerle başkalarında gözlemlediklerim arasındaki kesişim noktaları, karakterler üzerinden anlatmak istediğim alanı oluşturuyor.Bu anlamda yazdıklarım, tek tek anlardan ziyade, yıllar içinde insanlarla kurduğum tüm iletişimin ve gözlemlerimin bir süzgeçten geçirilmiş hâli olarak ortaya çıkıyor.

  1. Bir fikri yazıya dönüştürmeye iten duygu ya da an nedir?

Bir fikri yazıya dönüştürmeye iten an benim için çoğu zaman bir taşma hâli. Yoğun okuduğum dönemler oluyor; özellikle psikoloji ve felsefe üzerine arka arkaya okumalar yaptığım zamanlar. Bir noktadan sonra okuduklarımın zihnimde birikmekten ziyade, dışarı çıkmak istediğini hissediyorum.Bu kitap da tam olarak böyle bir dönemde ortaya çıktı. Okuduklarımın zihnimde çözülmeye, cümlelere dönüşmeye başladığı bir anda, aklıma gelen ilk ifadelerle yazmaya başladım. Yazma süreci planlı ya da kontrollü değildi; aksine kendimi durduramadığım, geceli gündüzlü devam eden bir akış hâlindeydi.Yaklaşık on–on beş gün içinde metin kendiliğinden oluştu. Geriye dönüp baktığımda, ilk eserimin ortaya çıkışının belirli bir “an”dan çok, uzun bir okuma ve düşünme sürecinin doğal bir sonucu olduğunu görüyorum.

  1. Bir yazar olarak üretim rutininiz nasıldır?

Bir yazar olarak üretim sürecimi katı bir rutin üzerinden tanımlamak zor. Üretim, benim için daha çok zihinsel ve psikolojik bir eşik meselesi. Zihnim bir konuya yoğun bir merak duyduğunda, o alan üzerine okumalar yapmaya ve araştırmaya başlıyorum. Bu süreç bir süre devam ettikten sonra, okuduklarım kendi zihinsel filtremden geçerek kişisel bir yorumlama hâline dönüşüyor.Bu noktada yazmak, planlı bir eylemden çok bir ihtiyaç olarak ortaya çıkıyor. Zihnimde biriken düşünceler taşmaya başladığında, onları kâğıda aktarma isteği kendiliğinden doğuyor. Bu nedenle hayatımda çok yoğun okuduğum dönemler olduğu gibi, neredeyse hiç okumadığım dönemler de olabiliyor.Eğer bir rutinden söz edilecekse, bu rutin okuma ile üretim arasındaki bu döngüden ibaret. Çok okuduğum dönemler, aynı zamanda daha yoğun üretme ihtiyacı hissettiğim zamanlar oluyor.

  1. Belirli bir yazma saatiniz ya da ritüeliniz var mı?

Belirli bir yazma saatim ya da katı bir ritüelim olduğunu söyleyemem. Ancak zihnimin daha çok akşamüstü ve gece saatlerinde aktif hâle geldiğini fark ediyorum. Bu nedenle okuma ve yazma sürecim genellikle güneş battıktan sonra başlıyor.

Gece saatleri, dikkatimin dağıldığı unsurların azaldığı ve düşüncelerle daha rahat baş başa kalabildiğim bir zaman dilimi. Çoğu zaman bu süreç, gece boyunca devam ediyor ve zihinsel akışımı en rahat bu saatlerde yakaladığımı söyleyebilirim.

  1. Yazma sürecinde sizi en çok zorlayan şey neydi?

Yazma sürecinde beni en çok zorlayan şey, zihnimde aynı anda beliren düşünce ve fikir yoğunluğuydu. Yazmaya başladığımda durmak istemiyor, aralıksız devam etme ihtiyacı hissediyordum. Neredeyse yemek yemeden, uyumadan, hatta günlük sorumlulukları tamamen kenara bırakarak yazmak istiyordum.

Ancak elbette gerçek bir hayatın içinde yaşıyoruz ve bu ihtiyaçları ertelemek mümkün olmuyor. Yazma isteğiyle günlük yaşam arasındaki bu dengeyi kurmak, benim için sürecin en zorlayıcı tarafıydı. Bu anlamda beni zorlayan şey, ilham ya da üretim eksikliği değil; tam tersine, üretme hâlinin gündelik hayatın insani sınırlarıyla çakışmasıydı.

  1. Hiç vazgeçme noktasına geldiğiniz oldu mu?

Hayır, vazgeçme noktasına geldiğim bir an olmadı. Çünkü yazmaya başladığımda yazıdan beklediğim bir geri bildirim, onay ya da maddi bir kazanım yoktu. “Bir kitap çıkarayım” fikrinden önce, zihnime düşen bir düşünce vardı ve onu yazıya döktüm.Bu süreç benim için bir üretim hâliydi. İnsan olarak geride bir iz bırakma, bir şeyler yapmış olma ve hayatıma anlam katma ihtiyacının doğal bir sonucu. Bu fikri bastırabilirdim; hatta yalnızca kendim için bastırıp kütüphanemde saklamayı da seçebilirdim.Ancak üretmenin, başkalarına ulaştığı anda daha anlamlı bir hâl aldığına inanıyorum. Belki başka insanlar da bu metinden bir şeyler alır, kendi düşüncelerine temas eder diye düşündüm. Bu nedenle yazıyı yalnızca kendimde tutmak yerine paylaşmayı tercih ettim.

  1. Eserlerinizin ana fikirleri ya da vermek istediğiniz temel mesajlar nelerdir?

Eserlerimde vermek istediğim mesajı tek bir cümleye indirgemek zor; ancak merkezinde farkındalık kavramı yer alıyor. Farkındalığın Anatomisinde özellikle insanın kendini yalnızca iç dünyasından değil, aynı zamanda dışarıdan da tanıması gerektiği fikri üzerinde duruyorum.İnsanın kendine ait bir benliği olduğunu fark etmesi kadar, karşısındaki insanların da kendi benliklerine, geçmişlerine ve iç dünyalarına sahip olduğunu görebilmesi önemli. Her bireyin belli mizaçlarla dünyaya geldiğini, bu mizaçların çevresel etkenlerle şekillenerek farklı karakter yapılarına dönüştüğünü anlatmaya çalıştım.

Kitabı yazarken amacım, okuru bir yargıya değil, bir düşünme hâline davet etmekti. Hem kendine hem de başkalarına daha dikkatli, daha farkında ve daha anlayarak bakabilmenin mümkün olduğunu hatırlatmak istedim.

  1. Okuyucunun metnin sonunda zihninde neyle kalmasını istersiniz?

 

Okuyucunun metnin sonunda derin bir düşünce hâliyle kalmasını isterim. Kitabı kapattıktan sonra, en azından on–on beş dakika boyunca okuduklarını zihninde tartmasını, aceleyle başka bir şeye geçmemesini isterim.

Okuma sırasında da belli aralıklarla durup kendi zihnine dönmesini, kendine sorular sormasını ve “Evet, bu bende de var” diyebileceği noktalarla karşılaşmasını önemsiyorum. Metnin, okurun kendisiyle temas ettiği bir alan açmasını istedim.

En sonunda ise şu farkındalıkla kalmasını arzu ediyorum: İnsan kendini belirli bir şekilde tanımlayabilir; ancak dışarıdan başkaları tarafından farklı biçimlerde algılanabilir. Aynı şekilde, başkalarının da kendilerine dair algılarıyla dışarıdan görünen hâlleri her zaman örtüşmeyebilir. Bu çok katmanlı bakışın fark edilmesi, kitapla birlikte taşınacak en kıymetli şey olurdu.

  1. Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?

 

Günümüz dünyasında iletişim her zamankinden daha önemli; ancak sağlıklı bir iletişimin kurulabilmesi, kişinin kendi benlik algısıyla kurduğu ilişkiye bağlı. Okuyucuların bu kitabı okumasını istememin temel nedeni de bu.

Kendi iç dünyamızın, düşünme biçimimizin ve duygusal tepkilerimizin farkında olmadığımızda, başkalarıyla kurduğumuz iletişim çoğu zaman yüzeyde kalıyor ya da çatışmaya dönüşebiliyor. Farkındalığın Anatomisi, bireyin önce kendini tanımasına, ardından karşısındaki insanı daha doğru bir yerden anlamasına alan açmayı amaçlıyor.

Kitap, okuru hazır doğrularla yönlendirmekten ziyade, benlik algısını güçlendiren bir farkındalık kazandırmayı hedefliyor. Daha sağlam temellere dayanan, daha sağlıklı ilişkiler kurabilmenin ilk adımı olarak okunabilir.

  1. Sizi diğer yazarlardan ayıran şey ne olabilir?

 

Bu soru bana her zaman biraz ironik geliyor. Çünkü kitabımın çıkış noktasını düşündüğümde, bir yazar olarak kendimi başkalarından ayıran bir konuma yerleştirmek istemiyorum. Ben burada kendi benliğimden, kendi düşüncelerimden ve zihinsel süzgecimden geçen bir üretim ortaya koyuyorum. Aynı şekilde, başka her yazar da kendi benliği, algıları ve karakter yapısı üzerinden üretiyor.

Bu nedenle her yazarın zaten başlı başına farklı ve kendine özgü olduğunu düşünüyorum. Kendimi bu çeşitliliğin dışında ya da üstünde bir yere koymak bana samimi gelmiyor; hatta biraz kibirli hissettiriyor. Üstelik hâlâ kendime “yazar” demeye bile temkinli yaklaşıyorum.

Benim yaptığım şey, düşündüklerimi ve sorguladıklarımı olabildiğince dürüst bir şekilde yazıya dökmek. Eğer bu yazı bir yerde bir başkasının düşünmesine alan açıyorsa, benim için yeterli.

  1. Son olarak edebiyat yolculuğunda olan genç yazarlara veya yazar adaylarına ne söylemek istersiniz?

Edebiyat yolculuğunda olan genç yazarlara ya da yazar adaylarına söyleyebileceğim en temel şey, çok okumaları olurdu. Eğer ilgilerini çeken, merak duydukları bir alan varsa, o konu üzerine mümkün olduğunca fazla okumadan yazmaya başlamamalarını önemli buluyorum.

İnsanın zihnine zaman zaman yazma isteği düşebiliyor; ancak bu isteğin sağlam bir zemine oturması için okuma sürecinden geçmesi gerektiğine inanıyorum. Okumadan yapılan yazının yüzeyde kaldığını düşünüyorum.

Bu nedenle benim için yazmanın tek gerçek ön koşulu var: çok okumak. Gerisi zamanla kendiliğinden geliyor.

  1. Yazmaya yeni başlayanlara bir tavsiye mektubu yazacak olsanız ilk cümlesi ne olurdu?

Yazmaya yeni başlayanlara bir tavsiye mektubu yazacak olsam, ilk cümlesi büyük ihtimalle “Çok okuyun” olurdu. Okumadan yazmanın, insanın kendi sesini bulmasını zorlaştırdığına inanıyorum.

Bir diğer önemli nokta ise beklentiyle yazmamak. Yazarken “kaç kişi okur, ne kadar satar, bana ne kazandırır” gibi soruların üretimi daralttığını düşünüyorum. Yazı, bir sonuç ya da getiri hesabıyla değil, yalnızca yazma ihtiyacından doğmalı.

Kişi sadece yazmak istediği için yazmalı. Geri kalan her şey, yazının kendisinden sonra gelen ikincil meseleler.

 

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir