RÖPORTAJ:PELİN TEMELLİ

Matematik mühendisliği altyapısını eğitim yönetimi ve stratejik düşünceyle birleştiren Pelin Temelli, yeni kitabı Yapay Zekâ Çağında Eğitim ile yapay zekâ tartışmalarına farklı bir perspektif getiriyor. Temelli, teknolojiyi değil insanı merkeze alan eğitim yaklaşımını, geliştirdiği özgün modelleri ve Türkiye’nin eğitim vizyonunu Varyasyon Kalemler okurları için anlattı.

1.   Öncelikle sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? Eğitim, yönetim ve yapay zekâ alanına uzanan yolculuğunuz nasıl başladı?

Ben kendimi öncelikle öğrenmeye, gelişmeye ve öğrendiklerini paylaşmaya inanan bir eğitimci olarak tanımlıyorum. Yazmayı ise yalnızca bilgi aktarmanın değil; düşünmeye davet etmenin, yeni sorular sordurmanın ve ortak bir gelecek hayalini paylaşmanın en güçlü yollarından biri olarak görüyorum.

Meslek hayatım boyunca peşinden gittiğim temel soru hiç değişmedi: “Çocuklarımızı sadece bugünün sınavlarına değil, geleceğin dünyasına nasıl hazırlayabiliriz?” Aslında yaptığım her çalışma, yürüttüğüm her proje ve yazdığım her satır bu sorunun farklı bir cevabını arıyor.

Matematik mühendisliği eğitimimin bana kazandırdığı analitik bakış açısını, eğitim yönetimi ve iletişim alanındaki yüksek lisans eğitimlerimle birleştirdim. Uzun yıllardır öğretmenlerle, öğrencilerle, velilerle ve eğitim yöneticileriyle birlikte çalışıyor; eğitim stratejileri, yapay zekâ, geleceğin yetkinlikleri ve kurumsal dönüşüm üzerine projeler geliştiriyorum. Ulusal ve uluslararası platformlarda edindiğim deneyimler bana şunu gösterdi: Eğitim artık yalnızca okulun sınırları içinde konuşulabilecek bir alan değil; ekonomiden teknolojiye, toplumsal kalkınmadan insan kaynağına kadar geleceği şekillendiren stratejik bir güç.

Yapay zekâ ile ilgim de aslında teknolojiden değil, eğitimden doğdu. Ben hiçbir zaman “Yapay zekâ eğitimi nasıl değiştirecek?” sorusuyla yola çıkmadım. Daha çok, “Eğitimi, yapay zekâ çağında insanı merkeze alacak şekilde nasıl yeniden tasarlayabiliriz?” sorusunun peşinden gittim. Çünkü bana göre teknoloji sürekli değişecek; ancak insanı merkeze alan eğitim anlayışı değerini her zaman koruyacak.

Bu arayış beni “Yapay Zekâ Çağında Eğitim” kitabını yazmaya götürdü. Kitapta amacım yalnızca yeni teknolojileri anlatmak değildi. Öğretmenlere, okul yöneticilerine,

velilere ve politika yapıcılara uygulanabilir modeller sunan; eğitimin geleceğine dair ortak bir düşünme zemini oluşturan bir eser ortaya koymak istedim.

Bugün de aynı inançla çalışmaya devam ediyorum. Çünkü inanıyorum ki eğitim, geleceği bekleyen değil; geleceği inşa eden en güçlü alandır. Yapay zekâ bu geleceğin önemli bir parçası olabilir; ancak ona yön verecek olan yine insanın aklı, vicdanı ve eğitim olacaktır.

2.   Yazarlık serüveniniz nasıl başladı? “Yapay Zekâ Çağında Eğitim” kitabını yazmaya sizi iten temel motivasyon neydi?

Aslında ben yazarlığa “Bir kitap yazmalıyım.” düşüncesiyle başlamadım. Yazmak, yıllardır eğitim alanında biriktirdiğim deneyimleri, gözlemleri ve üzerinde düşündüğüm soruları daha geniş kitlelerle paylaşmanın doğal bir sonucu oldu. Bir eğitimci olarak öğrendiklerimin sadece seminer salonlarında ya da konferanslarda kalmasını istemedim; daha kalıcı, daha erişilebilir ve daha uzun soluklu bir kaynağa dönüşmesini arzuladım.

Son yıllarda yapay zekâ üzerine yürütülen ulusal ve uluslararası çalışmaları yakından takip etme, farklı ülkelerin eğitim yaklaşımlarını inceleme ve OECD’nin geleceğin eğitimi ve becerileri üzerine yürüttüğü çalışmalarda paydaş olarak yer alma fırsatı buldum. Bunun yanında öğretmenlerle, okul yöneticileriyle, öğrencilerle ve velilerle yaptığım çalışmalar bana çok önemli bir gerçeği gösterdi. Herkes yapay zekâyı konuşuyordu; ancak çok az kişi eğitimin bu dönüşüm karşısında nasıl yeniden tasarlanması gerektiğini tartışıyordu. İşte kitabın çıkış noktası tam da buydu.

Ben yapay zekâyı anlatan bir kitap yazmak istemedim. Yapay zekâ çağında eğitimi yeniden düşünmeye davet eden; öğretmenlere, okul yöneticilerine, velilere ve politika yapıcılara uygulanabilir modeller sunan, aynı zamanda ortak bir gelecek vizyonu oluşturmaya katkı sağlayan bir eser ortaya koymak istedim.

Bu nedenle kitap yalnızca teorik bilgilerden oluşmuyor. İçinde geliştirdiğim özgün modellerin yanı sıra, web sitesi üzerinden sürekli güncellenen Dijital Uygulama Rehberi ile okuyucunun kitabı kapattıktan sonra da yararlanabileceği yaşayan bir öğrenme platformu sunuyor.

Ben yazmayı, kesin yargılar ortaya koymaktan çok birlikte düşünmeye davet eden bir yolculuk olarak görüyorum. Eğer bu kitap bir öğretmenin sınıfına farklı bir bakış açısı kazandırıyor, bir veliyi yeni sorular sormaya teşvik ediyor ya da bir öğrencinin kendi potansiyelini yeniden keşfetmesine katkı sağlıyorsa, yazarlık serüvenimin en anlamlı karşılığını bulmuş olacağım.

3.  Bir eğitimci ile bir yazar arasında nasıl bir bağ var?


Bence ikisinin ortak noktası, insana dokunma çabasıdır.

Bir eğitimci sınıfta, bir yazar ise satırlarında insanın düşünce dünyasına ulaşmaya çalışır. İkisinin de amacı sadece bilgi vermek değildir; merak uyandırmak, yeni bakış açıları kazandırmak ve insanın kendini yeniden keşfetmesine katkı sunmaktır.

Ben eğitimciliği ve yazarlığı birbirinden ayrı görmüyorum. Eğitim bana insanı anlamayı öğretti; yazmak ise o birikimi daha geniş kitlelerle paylaşmanın yolu oldu. Bir sınıfta yüz öğrenciye ulaşabilirsiniz; ama bir kitap, yıllar boyunca binlerce insanla sessiz bir sohbet kurabilir.

Belki de bu yüzden yazarken birlikte düşünmeye davet ediyorum. Okuyucuya hazır cevaplar vermekten çok, yeni sorular sordurmayı önemsiyorum. Çünkü gerçek öğrenme, doğru cevabı ezberlemekle değil; doğru soruyu sormaya cesaret etmekle başlıyor.

Benim için iyi bir eğitimci de iyi bir yazar da aynı sorumluluğu taşır: İnsanların dünyaya bakışını biraz daha zenginleştirmek. Eğer yazdığım bir cümle bir öğretmeni farklı düşünmeye, bir veliyi çocuğunu daha iyi anlamaya ya da bir öğrenciyi kendi potansiyelini keşfetmeye yöneltiyorsa hem eğitimci hem de yazar olarak amacına ulaşmışım demektir.

Sonuçta eğitim de yazarlık da geleceğe bırakılan bir izdir. Biri sınıfta, diğeri satırlarda yaşamaya devam eder.

4.  Bir kitap yazarken en çok hangi sorunun peşinden gittiniz?

Ben kitap yazarken hiçbir zaman “Ne anlatmalıyım?” diye başlamıyorum. Önce kendime şu soruyu soruyorum: “İnsanların gerçekten üzerinde düşünmeye ihtiyaç duyduğu konu ne?”

“Yapay Zekâ Çağında Eğitim” kitabını yazarken de peşinden gittiğim asıl soru şuydu:

“Çocuklarımızı, henüz var olmayan mesleklere, henüz gelişmekte olan teknolojilere ve henüz bilmediğimiz bir geleceğe nasıl hazırlayabiliriz?”

Aslında kitap boyunca bütün bölümler bu sorunun etrafında şekillendi. Çünkü bana göre eğitim, sadece bugünün ihtiyaçlarına cevap veren bir sistem olamaz. Eğitimin görevi, geleceği öngörmekten çok, geleceği kurabilecek insanları yetiştirmektir. Bir başka soruyu da sürekli zihnimde taşıdım:

“Pazartesi sabahı öğretmen sınıfa girdiğinde neyi farklı yapacak?”

Çünkü yazdığım her fikrin, her modelin ve her önerinin sınıfta karşılığının olması gerektiğine inanıyorum. Eğer bir düşünce öğretmenin, öğrencinin ya da velinin hayatına dokunmuyorsa, yalnızca teoride kalır.

Belki de bu yüzden kitapta çözümler, modeller, uygulama haritaları ve aynı zamanda ortak düşünme alanı açabilmek için sorular var. Ben iyi kitapların okuyucunun yerine düşünmediğine, onu düşünmeye davet ettiğine inanıyorum. Eğer kitabı bitiren biri yeni sorular sormaya başlıyorsa, benim için en değerli sonuç budur.

Ben yazmayı, insanlara ne düşüneceklerini söylemek için değil; birlikte daha derin düşünmenin mümkün olduğunu göstermek için seçtim. Eğer bir okuyucu kitabı kapattığında yeni bir bakış açısı kazanıyor ve kendi sorularını yeniden kuruyorsa, yazarlığın en anlamlı karşılığını bulduğuma inanırım.

5.    Yapay Zekâ Çağında Eğitim kitabını yazarken sizi en çok şaşırtan şey neydi?

Beni en çok şaşırtan şey, yapay zekânın gelişim hızı değil; eğitim dünyasının bu dönüşüme gösterdiği ilgi ve aynı zamanda taşıdığı kaygı oldu.

Bir tarafta büyük bir merak vardı. Öğretmenler, okul yöneticileri ve veliler bu yeni teknolojiyi anlamak, öğrenmek ve doğru şekilde kullanmak istiyorlardı. Diğer tarafta ise çok doğal sorular vardı: “Öğretmenin rolü ne olacak?”, “Çocuklarımız nasıl etkilenecek?”, “Yapay zekâyı doğru kullanmayı nasıl öğreteceğiz?”

Sahada yaptığım çalışmalar boyunca şunu gördüm: İnsanlar aslında yapay zekâdan değil, belirsizlikten endişe duyuyor. Geleceğin nasıl şekilleneceğini tam olarak bilememek, teknolojinin kendisinden daha fazla kaygı oluşturuyor.

Bu süreç bana önemli bir gerçeği yeniden hatırlattı. Teknoloji ne kadar hızlı gelişirse gelişsin, insanlar hâlâ güvene, rehberliğe ve anlam arayışına ihtiyaç duyuyor. Eğitimin vazgeçilmez rolü de tam burada ortaya çıkıyor.

Kitabı yazarken beni en çok etkileyen şeylerden biri de şuydu: Yapay zekâ üzerine konuştuğumuz her toplantı, her eğitim ve her atölye çalışması sonunda konu dönüp dolaşıp yine insana geliyordu. Empatiyi, etik değerleri, merakı, yaratıcılığı ve birlikte öğrenmeyi konuşuyorduk. O zaman bir kez daha anladım ki, yapay zekâ çağında asıl dönüşmesi gereken teknoloji değil; bizim eğitime bakışımız.

Sanırım kitabın sonunda vardığım en güçlü sonuç da buydu: Geleceği anlamaya çalışırken, insanı yeniden keşfetmeye başladık.

6.  Sizce iyi bir kitap cevaplar mı verir, yoksa yeni sorular mı doğurur?

Bence iyi bir kitap, önce insana kendini dinletir. Sonra da onu yeni sorularla baş başa bırakır.

Elbette kitaplar bilgi aktarır, deneyim paylaşır ve okuyucuya yeni bakış açıları kazandırır. Ancak bir kitabın gerçek değeri, son sayfası kapandığında başlar. Çünkü o andan itibaren okuyucu, metinle kendi hayatı arasında bir bağ kurmaya başlar.

Ben yazarken okuyucunun yerine düşünmeyi değil, onunla birlikte düşünmeyi önemsiyorum. Her okuyucu aynı kitabı farklı bir hayat deneyimiyle okur; bu yüzden aynı satırlar herkes için farklı anlamlar taşır. Yazarlığın en güzel yanı da budur.

“Yapay Zekâ Çağında Eğitim” kitabını yazarken de amacım kesin hükümler ortaya koymak değildi. Tam tersine, öğretmenlerin, velilerin, öğrencilerin ve eğitim yöneticilerinin birlikte düşünebileceği ortak bir zemin oluşturmak istedim. Çünkü geleceği tek bir kişinin cevaplarıyla değil, ortak akılla kurabileceğimize inanıyorum.

Belki de bu yüzden benim için iyi bir kitabın en büyük başarısı, okuyucunun son sayfayı kapattığında “Ben şimdi neyi farklı yapabilirim?” ya da “Bu konuya bugüne kadar neden böyle bakmamışım?” diye düşünmeye başlamasıdır.

Bence kitaplar hayatı değiştirmez; ama hayata bakışımızı değiştirebilir. Hayata farklı bakmaya başladığımızda ise değişim kendiliğinden başlar.

7.  Kitabınızı yazarken sizi en çok etkileyen bir olay ya da gözlem oldu mu?

Evet, aslında tek bir olaydan çok, yıllar içinde tekrar eden ortak bir gözlem beni derinden etkiledi.

Farklı şehirlerde öğretmenlerle, okul yöneticileriyle, öğrencilerle ve velilerle yaptığım eğitimlerde, seminerlerde ve çalıştaylarda hep aynı duyguya rastladım. İnsanlar yapay zekâyı merak ediyor, öğrenmek istiyor; ama aynı zamanda “Bu değişimin içinde ben neredeyim?” sorusunun cevabını arıyordu.

Bir öğretmenin “Yapay zekâyı eğitimde öğrencilerimin gelişimi için en doğru şekilde nasıl kullanabilirim? bir velinin “Çocuğumu bu dünyaya nasıl hazırlayabilirim?”, bir öğrencinin ise “Benim gelecekteki yerim ne olacak?” diye sorması, aslında bana kitabın gerçek konusunu gösterdi. O an şunu fark ettim: Bu kitap teknoloji hakkında değil, insan hakkında olmalıydı.

Çünkü değişen sadece kullandığımız araçlar değildi; değişen, öğrenme biçimimiz, çalışma kültürümüz ve geleceğe bakışımızdı. Böyle dönemlerde insanların en çok ihtiyaç duyduğu şey ise sadece bilgi değil; anlam, yön ve güven duygusudur.

Belki de kitabın bütün kurgusunu şekillendiren en önemli gözlem buydu. Yapay zekâ çağında insanlar teknolojiye değil, kendilerine dair cevaplar arıyorlardı. Ben de kitabı, bu arayışa eşlik edecek bir yol arkadaşı olarak yazmaya çalıştım.

Bu süreç bana bir gerçeği yeniden hatırlattı: Eğitim, yalnızca bilgi aktaran bir sistem değildir. Eğitim; değişen dünyada insanın kendini yeniden keşfetmesine rehberlik eden en güçlü yolculuktur. Benim için kitabın çıkış noktası da tam olarak bu düşünce oldu.

8.  Okurlarınızdan aldığınız en unutamadığınız geri bildirim neydi?

Kitap henüz okurlarıyla yeni buluşmaya başladı. Ancak aldığım ilk geri bildirimlerde beni en çok mutlu eden ortak nokta, okuyucuların kitabın kapsamını beklediklerinden çok daha geniş bulmaları oldu.

Birçok okuyucu, kitapta yer alan güncel yapay zekâ araçlarını, uygulama örneklerini ve eğitimde doğrudan kullanılabilecek pratik önerileri oldukça değerli bulduklarını ifade etti. Bunun yanında kitabın yalnızca teknolojiyi anlatmakla yetinmeyip; eğitimin geleceğini, öğretmenin dönüşen rolünü, geleceğin yetkinliklerini ve insan odaklı eğitim anlayışını bütüncül bir bakış açısıyla ele almasının kendilerinde güçlü bir etki bıraktığını paylaştılar.

Sanırım beni en çok etkileyen geri bildirimlerden biri şu oldu:

“Bu kitap bana yapay zekâyı değil; yapay zekâ çağında öğretmenliğin anlamını yeniden düşündürdü. Yapay zekâyı nasıl etkili kullanabileceğimi, öğrencilerime daha fazla dokunabilmek için bu teknolojiden nasıl

yararlanabileceğimi ve geleceği şekillendirecek nesilleri yetiştirirken nasıl bir yol haritası izlemem gerektiğini bu kitapta gördüm.”

İşte bu cümle, kitabı yazarken ulaşmak istediğim hedefi en güzel şekilde özetliyordu. Çünkü amacım yalnızca yeni teknolojileri tanıtmak değildi. Öğretmenlere, okul yöneticilerine, velilere ve eğitimle ilgilenen herkese; yapay zekâ çağında eğitimin nasıl yeniden düşünülebileceğine ve bu dönüşümün nasıl yönetilebileceğine dair uygulanabilir bir bakış açısı sunmaktı.

Bir başka dikkat çekici geri bildirim de web sitesi üzerinden erişilebilen Dijital Uygulama Rehberi ile ilgiliydi. Okuyucular, kitabın sadece okunacak bir eser olmadığını; sürekli güncellenen uygulama örnekleri, sınıfta doğrudan kullanılabilecek içerikleri ve farklı paydaşlara yönelik rehberleriyle yaşayan bir öğrenme platformuna dönüştüğünü ifade ettiler.

Bir yazar için en büyük mutluluk, kitabının yalnızca okunması değil; insanların düşünme biçimine, mesleki pratiğine ve geleceğe bakışına katkı sunabilmesidir. Eğer bir okuyucu kitabı kapattığında “Artık geleceğe ve eğitimdeki rolüme farklı bir gözle bakıyorum.” diyorsa, benim için bundan daha kıymetli bir geri bildirim olamaz.

9.     Bir gün bu kitabın ikinci cildini yazarsanız, hangi sorunun peşinden gidersiniz?

Aslında “Yapay Zekâ Çağında Eğitim” kitabı, benim için bir son değil; daha uzun bir düşünce yolculuğunun ilk adımı. Bu kitapta yapay zekâ çağında insanı, eğitimi, öğretmeni, öğrenciyi ve geleceğin yetkinliklerini konuştum. Belki de ikinci kitabın temel sorusu şu olurdu:

“Geleceği yalnızca tahmin eden değil, onu bilinçli bir şekilde tasarlayan toplumlar nasıl inşa edilir?”

Çünkü benim için üzerinde çalıştığım “Gelecek Mühendisliği” yaklaşımı tam da bunu ifade ediyor. Geleceği beklemek değil; bilgiyi, değerleri ve ortak aklı bir araya getirerek onu bilinçle tasarlamak ve birlikte inşa etmek.

İnanıyorum ki önümüzdeki yılların en önemli rekabeti teknoloji üretmek değil; daha adil, daha sürdürülebilir ve daha anlamlı bir gelecek inşa edebilmek olacak. İkinci kitabımda, bu kez eğitimin ötesine geçerek insanı, toplumu ve geleceği birlikte ele alan bu büyük dönüşümü konuşmak isterim.

10.       Bugün kaleminize tek bir cümle yazma hakkınız olsa, geleceğin eğitimcilerine ne yazardınız?

Sanırım şu cümleyi yazardım:

“Çocukları geleceğe hazırlamayın; onlarla birlikte geleceği inşa edin.”

Çünkü eğitim, bana göre sadece bilgi aktarmak ya da çocukları gelecekte karşılaşacakları dünyaya hazırlamak değildir. Eğitim, onlarla birlikte öğrenebilmek, birlikte düşünebilmek ve birlikte yeni bir gelecek hayal edebilmektir.

Yıllardır öğretmenlerle, öğrencilerle, velilerle ve okul yöneticileriyle çalışıyorum. Bu yolculuk bana bir şeyi çok net öğretti: Çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey, her sorunun cevabını bilen insanlar değil; onları dinleyen, meraklarını önemseyen, hata yapmalarına izin veren ve birlikte öğrenmekten heyecan duyan eğitimcilerdir.

Yapay zekâ çağında bilgiye ulaşmak her zamankinden daha kolay olacak. Ama merak etmeyi, hayal kurmayı, birlikte üretmeyi, vicdanla karar vermeyi, umut etmeyi ve insan kalmayı teknoloji öğretemeyecek. İşte bu yüzden öğretmenlerin rolü azalmak yerine daha da anlam kazanacak.

Ben geleceğin eğitimcisini, sadece ders anlatan biri olarak değil; öğrencisinin potansiyeline inanan, ona ilham veren ve geleceği birlikte kuran bir yol arkadaşı olarak görüyorum. Belki de bu yüzden dönüp dolaşıp aynı cümlede buluşuyorum:

“Çocukları geleceğe hazırlamayın; onlarla geleceği hayal edin, tasarlayın ve inşa edin.”

PELİN TEMELLİPelin Temelli, matematik mühendisi, kurumsal eğitim yöneticisi ve yazardır. Yapay zekâ, geleceğin yetkinlikleri ve eğitim sistemlerinin dönüşümü üzerine çalışan Temelli, OECD’nin eğitimin geleceği ve becerileri alanındaki çalışmalarında paydaş olarak yer almakta; geliştirdiği Gelecek Mühendisliği yaklaşımıyla insan odaklı uygulanabilir ve sürdürülebilir eğitim modelleri üzerine çalışmalarını sürdürmektedir

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir