Dönüşe yazgılanmış bir gidişti ömür.
Tüm ferin yaşamak üzere tüketildiği, yokuştan şikâyetçi, inişte aceleciydi.
Her gün aynı toprağa basıp aynı göğe bakan, unutkanlığa meyilli ama her anı kayıtlı hesap defteriydi ömür.
Kiminin hikâyesi, kiminin kahramanı, kiminin yol ayrımıydı.
Mevsimlerin bile değişken olduğu bu dünyada, insan nasıl aynı kalabilirdi ki?
Beş vakit namaza sığmış, beş ayrı dönemdi ömür.
Sabahın çağrısı karanlığı titrettiği, yatsının son uykudan önceki durağıydı ömür.
Görülebilen kısım bunlardan arda kalan zamandı.
Güneşi nöbetçi kılan Allah, aydınlatıyor, yansıyordu havaya, suya, toprağa ve insana.
Bu “görmez misiniz?” ayetinin varlık haliydi.
Kalbin bilmediği şeyi göz görse de görünen şey hissiz ve farkındasızdı.
Akarsuydu, kimi derin, kimi uzun, kimi sığdı.
Toprağa gizlenmiş tohum gibi rahim perdesinden sızdı ömür.
Gözünü her kırptığında hiçlik, kararan menziline emanet edilmişti.
Ömrün her saniyesine gizlenmiş karanlık ve aydınlık.
Göğsümüze sinmiş nefes, nefesin alışı hayat, verişi ölümdü.
Varım ama yokluğa nefes vere vere,
Yokum ama göğsüme soluğu çeke çeke.
İnsan, ölümünün miadı belli iken doğar.
Doğumuyla ölümüne ilk adımı atandı.
Ölümüyle de Hay olanın sonsuzluğunda, sonsuz istirahatinde kalandı.
Ömür neydi?
Ömrünü adamak neydi?
Ona feda ettiğin her soluk, ömür içinde yeşeren ömürdü.
Yoksa insan nasıl sığdırırdı ,kısacık hayata sonsuz mirasın kazanımını?
Ömür, onu verene, ilk verdiği gibi pak sunabilmekti.
Sabahın seherinde esen cennetin esintisi gibi son nefesini iman rayihasından süzüp bırakabilmekti.
Ömür ancak zamana sığmış, hayat ise bâki olanın yanında başlayandı.
Hâsılâ, ömrün sonudur hayat.
Ve bir kez verilendir ömür.
Dönüşü yazgılanmış bir gidişti ömür .
Gittiğinde döndüğünde O’ dur.
