1-Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?
Ben Ayşe Aksu. Hayatın bana öğrettiklerini biriktirip susmayı değil, yazmayı seçen bir kadınım.
Maliye eğitimi aldım. Üniversiteden sonra bankacılık sektöründe çalıştım; önce Teftiş Kurulu’nda, ardından yıllarca şube yöneticiliği yaptım. Sonra hayat beni bambaşka bir yere taşıdı; yaklaşık on yıl otel işletmeciliği yaptım. Emekli olduktan sonra ise seramik, kabak oyma ve hasır gibi el sanatlarıyla uğraştım.
Ama insanın emekli olması, içindeki hikâyelerin de emekli olduğu anlamına gelmiyor.
Benim içimde anlatılmayı bekleyen çok fazla hikâye vardı.
Belki de yıllarca insanları gözlemledim. Kim ne söyledi, kim neyi sakladı, kim sevdiğini söylediği halde nasıl incitti… İnsanların dışarıdan görünen yüzleriyle içlerinde taşıdıkları gerçekler arasındaki uçurumu gördüm.
Ve bir gün, “Artık bunları yazmalıyım” dedim.
“Sırtımdaki Bıçak” böyle doğdu.
Bu kitap benim için sadece bir roman değil. İçinde aile var, vefa var, ihanet var, vicdan var, suskunluk var. En önemlisi de insanın en güvendiği yerden aldığı yaranın nasıl bir iz bıraktığı var.
Ben hayatım boyunca şunu öğrendim: İnsan bazen yabancısından değil, “ailem” dediğinden yara alıyor. Ve bazı yaralar kapanıyor sanıyorsunuz ama insanın karakterinin bir parçası olarak yaşamaya devam ediyor.
Bu kitabı yazarken kimseye hesap sormaya çalışmadım. Ama bazı insanların kendi vicdanlarıyla baş başa kalacağı bir ayna tuttum.
Çünkü benim meselem intikam değil.
Benim meselem yüzleşmek.
Belki de bu yüzden kitabın adı “Sırtımdaki Bıçak”.
Çünkü insanın sırtına saplanan her bıçak, sadece canını acıtmıyor; ona insanları, hayatı ve kendisini yeniden tanımayı öğretiyor.
Ben bugün kendimi tek bir cümleyle anlatacak olsam şöyle derdim:
“Hayat beni susturmayı denedi; ben kelimelerle cevap verdim.”
2-Yazarlığa adım atmanızda ki asıl kırılma noktası ne oldu?
Aslında ben yazarlığa bir gün “yazar olmaya karar vererek” başlamadım. Hayat beni yazmaya mecbur bıraktı.
Yıllarca içimde biriktirdiğim bazı cümleler, bazı kırgınlıklar ve bazı cevapsız sorular vardı. İnsan bazen yaşadıklarını unutamıyor; sadece onlarla yaşamayı öğreniyor. Ben de uzun süre sustum. Belki güçlü görünmek için, belki geçmişi geride bırakabileceğimi düşündüğüm için…
Ama bir noktada şunu fark ettim: Bazı hikâyeler anlatılmadığında insanın içinde yaşamaya devam ediyor.
Benim kırılma noktam da buydu.
Bir gün geçmişime dönüp baktığımda, yaşananların yalnızca benim hikâyem olmadığını düşündüm. Aile içinde susan, kırılan, ihanete uğrayan, hakkını arayamayan, “aman aile bozulmasın” diye kendi acısını içine atan insanların hikâyesiydi bunlar.
Ve kendime sordum:
“Bunca şey yaşandıktan sonra hâlâ susacak mıyım?”
Cevabım hayır oldu.
Kalemi elime aldığımda aslında bir kitap yazmaya değil, yıllardır içimde taşıdığım yükü kelimelere dönüştürmeye başladım.
“Sırtımdaki Bıçak” işte o suskunluğun bittiği yerde doğdu.
Benim için yazarlık; geçmişe takılıp kalmak değil, geçmişin bıraktığı izlere bakıp onları anlamlandırabilmek.
Ve belki de en önemlisi, başımdan geçenleri bir yara olarak taşımak yerine bir esere dönüştürmekti.
Çünkü bazen insanın elinden hiçbir şeyi değiştirmek gelmez.
Ama yaşadıklarına bir anlam verebilir.
Ben de kalemimi bunun için elime aldım.
3-Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?
Aslında benim hikâyem tek bir anla başlamadı. Yıllar boyunca yaşadığım “İdare et, sorun çıkmasın, sus…” cümleleri içimde biriktirdiğim büyük bir yaraya dönüştü.
Aile içinde, hayatta, ilişkilerde çoğu zaman kendi sesimizi kısmayı öğreniyoruz. Ben de uzun yıllar sustum. Kırıldığım yerde idare ettim, haksızlığa uğradığım yerde ses çıkarmadım, sırf bir şeyler bozulmasın diye kendimden vazgeçtiğim zamanlar oldu. Ama insan susturduğu her şeyi içinde biriktiriyor.
Yaklaşık bir buçuk-iki yıl önce, artık kendim için bir şey yapmam gerektiğini hissettim. Yazmaya bir kitap çıkarma hedefiyle değil, kendimi iyileştirmek, içimde birikenleri anlamlandırmak ve biraz da kendimi yeniden bulmak için başladım.
Ama yazdıkça 15-20 sayfada tıkanıyordum. Hikâye ilerlemiyordu.
Sonra annemi kaybettim.
Annemin vefatının ardından yaşadıklarım ve karşılaştığım ihanetler, hayatımda başka bir kapıyı açtı. Çok ağır bir dönemdi ama aynı zamanda yıllardır susturduğum her şeyi görünür hâle getirdi.
O noktadan sonra yazmak benim için başka bir anlam kazandı.
Bir buçuk yılda 15-20 sayfayı geçemeyen hikâye, yaşadıklarımın ardından altı ay içinde tamamlandı.
Sanki yıllarca susturduğum kadın, sonunda kalemi elime almıştı.
Ben aslında o kitabı sadece yazmadım; yazarken kendimi yeniden topladım.
“Sırtımdaki Bıçak” benim için bir intikam hikâyesi değil. Yıllarca susmanın, idare etmenin ve kendinden vazgeçmenin insanda bıraktığı izlerin hikâyesi.
Ve belki de en önemli tarafı şu:
Ben yıllarca başkaları üzülmesin diye kendimi susturdum. Sonunda kendimi iyileştirmek için konuştum. Bu kez de kalemimle.
4-Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?
Çocukluğumdan beri okumayı çok sevdim. Kitaplar benim için hiçbir zaman sadece vakit geçirmek için elime aldığım şeyler olmadı. İnsanları, hayatları ve duyguları anlamanın başka bir yolu gibiydi.
Özellikle insan hikâyeleri beni her zaman çok etkiledi. Bir insanın neden öyle davrandığını, hangi acının onu değiştirdiğini, görünmeyen tarafında neler yaşadığını merak ettim. Belki de bugün yazarken karakterlerin sadece yaptıklarına değil, neden yaptıklarına bakmamın temelinde bu merak var.
Ama sanırım benim yazı dilimi en çok hayatın kendisi şekillendirdi.
5-Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?
Aslında “yazar olacağım” diye verdiğim tek bir karar olmadı. Beni yazarlığa getiren, yıllar boyunca biriken deneyimlerdi.
Hayatım boyunca farklı insanların hayatlarına dokundum. Bankacılık yaptım, yöneticilik yaptım, yıllarca bir otel işlettim. Çok farklı karakterlerle, farklı hayatlarla karşılaştım. İnsanların dışarıdan görünen yüzleriyle, içlerinde taşıdıkları arasında ne kadar büyük fark olabileceğini zamanla öğrendim.
Yaklaşık bir buçuk-iki yıl önce yazmaya başladığımda amacım yazar olmak değildi. Bir anlamda kendimi rehabilite etmek, içimde birikenleri kâğıda dökmek ve kendimi yeniden anlamaktı.
Sonra annemi kaybettim.
Annemin vefatının ardından yaşadığım olaylar, karşılaştığım ihanetler ve aldığım darbeler, yıllardır içimde tuttuğum birçok duyguyu harekete geçirdi. Yazmak bir anda benim için bir uğraş olmaktan çıktı; bir ihtiyaç hâline geldi.
6-İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?
İyi bir yazar olmanın ölçütlerini belirleme hakkını kendimde görmüyorum. Bir yazarın niteliğine ve değerine okurun karar vermesi gerektiğine inanıyorum.
Kendimi “iyi bir yazar” olarak tanımlamıyorum; yalnızca içimde birikenleri ifade etmeye, kendimi daha iyi anlamaya ve yaşadıklarımı hikâyelere dönüştürmeye çalışıyorum.
Yazarken en çok samimiyete önem veriyorum. Edebi görünmeye veya gösterişli cümleler kurmaya çalışmıyorum. Duygularımı mümkün olduğunca doğal, açık ve anlaşılır bir biçimde aktarmaya gayret ediyorum. Bana göre bir metni güçlü kılan, süslü anlatımdan çok, okurun metinde kendinden bir şey bulabilmesidir.
Çok okumaya, insanları gözlemlemeye ve hayatın küçük ayrıntılarını fark etmeye önem veriyorum. Çünkü herkesin anlatmaya değer bir hikâyesi olduğuna inanıyorum.
Hâlâ yolun başında olduğumu düşünüyorum. Yazdıkça öğreniyor, okudukça eksiklerimi fark ediyorum.
Bu nedenle kendimi “iyi bir yazar” olarak nitelendirmek yerine, hikâyesini en dürüst biçimde anlatmaya çalışan biri olduğumu söyleyebilirim.
Gerisini okura bırakıyorum.
7-Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?
Sırtımdaki Bıçak” benim ilk ve şu an için tek kitabım.
Bu kitabın benim için çok özel bir anlamı var. Çünkü onu yalnızca bir hikâye anlatmak için değil, yıllar boyunca içimde biriktirdiğim duyguları, yaşanmışlıkları ve suskunlukları kelimelere dökmek için yazdım.
İlk kitabım olması nedeniyle benim için ayrı bir yerde duruyor. Bir anlamda yazarlık yolculuğumun başlangıç noktası.
Şu an yayımlanmış başka bir kitabım yok. Ancak yazmak benim için artık hayatımın bir parçası. “Sırtımdaki Bıçak” ile başlayan bu yolculuğun bundan sonra hangi hikâyelere dönüşeceğini ben de merak ediyorum.
8-Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etken ya da etkenler nelerdir?
Benim için en büyük etken hayatın kendisi. Özellikle insan ilişkileri, aile bağları, vefa, ihanet, suskunluk ve vicdan gibi kavramlar beni çok etkiliyor.
“Sırtımdaki Bıçak”ı yazarken beni en çok yönlendiren şey, yıllar boyunca içimde biriken yaşanmışlıklar oldu. “İdare et, sorun çıkmasın, sus” diyerek ötelenen duyguların insanın içinde nasıl bir yaraya dönüştüğünü bizzat gördüm.
Annemin vefatı ve sonrasında yaşadığım bazı olaylar ise bu duyguları çok daha görünür hâle getirdi. O dönem, geçmişte susturduğum birçok şey yeniden karşıma çıktı. Ben de bunları içimde taşımak yerine kâğıda dökmeyi seçtim.
Ama kitabımın çıkış noktasını yalnızca kendi yaşadıklarımla sınırlamıyorum. İnsanları gözlemlemek de benim için çok önemli. Bir insanın söylediği sözden çok, söyleyemediği şeyler ilgimi çekiyor. Çünkü bazen asıl hikâye, insanların sakladığı yerde başlıyor.
Ben yazarken kendime şunu soruyorum:
“Bu yaşananın altında nasıl bir insan hikâyesi var?”
Beni kaleme yönelten en önemli şey de bu: İnsanları anlamaya çalışmak.
Çünkü benim için yazmak, sadece olay anlatmak değil; insanın görünmeyen tarafına dokunmak.
9-Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?
“Sırtımdaki Bıçak”ta durum biraz farklı. Çünkü karakterlerin büyük bir kısmı tamamen hayal ürünü değil; hayatımın içinden geldiler.
Ben onları sıfırdan yaratmadım. Yıllar boyunca tanıdığım, gözlemlediğim, hayatıma dokunan insanların izleri karakterlerin içine yansıdı. Bu nedenle hikâyeyi kurgularken karakterlerin ne yapacağını tamamen dışarıdan belirlemekten çok, onların kişiliklerini ve yaşanmışlıklarını takip ettim.
Bazen yazarken hiç planlamadığım bir duygu ya da davranış ortaya çıktı. Çünkü gerçek hayattaki insanlar da önceden yazılmış bir senaryoya göre yaşamıyor.
Benim için önemli olan karakterin “ne yapacağı”ndan önce “neden böyle davrandığıydı.”
Kimi zaman bir karakter beni şaşırttı, kimi zaman da gerçek hayatta fark edemediğim bir yönünü yazarken yeniden keşfettim.
Belki de bu yüzden “Sırtımdaki Bıçak”ı yazmak, benim için yalnızca bir hikâye kurmak değil, geçmişte tanıdığım insanlara ve yaşanmışlıklara yeniden bakmak oldu.
Karakterler hayatımın içinden geldi; hikâyenin içinde kendi yollarını buldular.
10-Size ilham veren şeyler nelerdir?
Bana en çok ilham veren şey hayatın kendisi ve insan.
Bir insanın yaşadıkları, sustukları, söyleyemedikleri, yaptığı seçimler ve o seçimlerin arkasındaki nedenler beni çok düşündürüyor. Özellikle insan ilişkilerindeki görünmeyen taraflar ilgimi çekiyor.
Bazen bir cümle, bazen bir davranış, bazen de yıllar önce yaşanmış bir olay zihnimde bir hikâyenin kapısını açabiliyor.
Kendi yaşadıklarım da benim için önemli bir ilham kaynağı. Özellikle yıllarca içimde biriktirdiğim ve susturduğum duygular, yazmaya başladığımda kelimelere dönüştü. Annemin vefatı ve sonrasında yaşadığım olaylar ise bu süreci hızlandırdı.
Ama yalnızca acılardan beslenmiyorum. İnsanların hayata tutunma biçimleri, yeniden ayağa kalkmaları, affetmeleri ya da edememeleri de beni etkiliyor.
Bir de gözlemlemek benim için çok önemli. İnsanları dinlemeyi, davranışlarını izlemeyi ve söylenmeyenin ardındaki duyguyu anlamaya çalışmayı seviyorum.
Sanırım benim ilham kaynağım tek bir şey değil.
Hayat ne getiriyorsa, ben onun içindeki hikâyeyi arıyorum.
Ve bazen en güçlü hikâyeler, hiç anlatılmayanların içinde saklı oluyor.
11-En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?
Ben en çok geceleri üretken oluyorum. Gece herkes sustuğunda, hayatın telaşı durduğunda benim zihnim daha çok konuşmaya başlıyor.
Gecenin sessizliği bana iyi geliyor. Gün içinde fark etmediğim ayrıntıları düşünüyor, karakterlerin duygularına daha rahat yoğunlaşıyorum. Bazen bir cümle aklıma geliyor ve “Bunu şimdi yazmazsam unutacağım” diyerek bilgisayarın başına geçiyorum.
Yazma konusunda beni en çok motive eden şey ise anlatma ihtiyacı. İçimde biriken bir duygu, anlatılmayı bekleyen bir hikâye ya da zihnimde dönüp duran bir karakter varsa, yazmadan rahat edemiyorum.
Benim için yazmak biraz da kendimle baş başa kalmak.
Özellikle “Sırtımdaki Bıçak”ı yazarken bunu çok güçlü hissettim. Yazdıkça içimdeki bazı duyguların yerli yerine oturduğunu fark ettim.
Sanırım beni en çok motive eden şey şu:
Bir hikâyenin zihnimde başlayıp, gece boyunca cümle cümle gerçek bir kitaba dönüşmesini izlemek.
Gece benim için sadece günün bittiği zaman değil; kelimelerin başladığı zaman.
12-Okuyucular neden sizin kitabınızı
okumalı?
Benim kitabımı mutlaka okuyun” demek bana biraz iddialı geliyor. Çünkü bir kitabın okunmaya değer olup olmadığına en doğru kararı yine okur verir.
Ama şunu söyleyebilirim: “Sırtımdaki Bıçak”, okuru sadece bir hikâyenin içine değil, insan ilişkilerinin en zor taraflarına götürüyor.
Aileyi, vefayı, ihaneti, susmayı, vicdanı ve insanın en güvendiği kişiler tarafından kırılmasını sorgulayan bir hikâye. Ama benim için asıl önemli olan, okurun kitabı kapattığında kendisine bazı sorular sorması.
“Ben hayatımda neleri susturdum?”
Ancak şunu söyleyebilirim: “Sırtımdaki Bıçak”, okuru yalnızca bir hikâyenin içine değil, insan ilişkilerinin en zorlu ve en çarpıcı yönlerine de götürüyor.
Aileyi, vefayı, ihaneti, suskunluğu, vicdanı ve insanın en güvendiği kişiler tarafından incitilmesini sorgulayan bir hikâye. Benim için asıl önemli olan ise okurun kitabı kapattığında kendisine bazı sorular sorması:
“Hayatımda neleri susturdum?”
“Gerçekten güvendiğim insanlar kim?”
“Bir insan, sırf ailem dediğimiz için bize her şeyi yapabilir mi?”
Belki de okur kitabın içinde kendi hayatından bir parçaya rastlayacak. Belki geçmişte yaşadığı ama üzerine hiç düşünmediği bir olayı başka bir gözle görecek.
“Bir insan, yalnızca aileden olduğu için bize her şeyi yapabilir mi?”
Belki okur, kitabın içinde kendi hayatından bir parçaya rastlayacak. Belki geçmişte yaşadığı, ancak üzerinde hiç düşünmediği bir olaya farklı bir gözle bakacak.
Ben “Sırtımdaki Bıçak”ı yazarken kimseye ders vermek istemedim.
Sadece bir hikâye anlattım.
Ama o hikâyenin okurun içinde bir yere dokunmasını istedim.
Yalnızca bir hikâye anlattım.
Ancak bu hikâyenin okurun içinde bir yere dokunmasını istedim.
Çünkü bence iyi bir kitap, son sayfasında bitmez.
Okurun zihninde devam eder.
“Sırtımdaki Bıçak”ın da okuyucunun elinden bıraktıktan sonra bir süre zihninde kalmasını, düşündürmesini ve belki de kendi hayatına başka bir gözle bakmasını isterim.
Okurun zihninde yaşamaya devam eder.
“Sırtımdaki Bıçak”ın da okur kitabı elinden bıraktıktan sonra bir süre zihninde kalmasını, onu düşündürmesini ve belki de kendi hayatına farklı bir gözle bakmasını isterim.
13-Kitap ya da kitaplarınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?
“Sırtımdaki Bıçak”ın temelinde aslında birkaç önemli mesaj var.
Bunlardan biri sözlerin gücü. Bazen söylediğimiz tek bir cümle, karşımızdaki insan için birkaç dakika sonra unutulup gidebilir; ama o cümle, başka bir insanın hayatında yıllarca silinmeyecek bir iz bırakabilir. Bu yüzden konuşurken, özellikle de sevdiklerimize karşı, kelimelerimizin sorumluluğunu taşımamız gerektiğine inanıyorum.
Bir diğer önemli konu ise aile ve denge.
İnsan hayatında yeni bir aile kurabilir, eşini ve çocuklarını hayatının merkezine koyabilir. Ama yeni bir hayat kurmak, sizi bugünlere getiren anne ve babanızı tamamen hayatınızdan çıkarmayı ya da yok saymayı gerektirmemeli.
Ben “Sırtımdaki Bıçak”ta aile kavramını sorgularken aslında değer vermekle denge kurmanın önemine de dikkat çekmek istedim.
Hayatımıza giren insanlar birbirlerinin yerine geçmek zorunda değil. Birini sevmek, diğerini yok saymayı gerektirmemeli.
Çünkü insanın hayatında sevgi kadar vefa, bağlılık kadar denge, özgürlük kadar sorumluluk da önemli.
Benim vermek istediğim en güçlü mesajlardan biri de şu:
Hayatınıza yeni insanlar girerken, sizi var eden insanları yok saymayın.
Çünkü bazı kayıpların telafisi yoktur. Bazı cümlelerin özrü geç kalabilir. Bazı insanların değerini ise ancak artık onlara ulaşamadığınızda anlayabilirsiniz.
“Sırtımdaki Bıçak” biraz da bu yüzden bir yüzleşme hikâyesi.
Okurun kitabı okurken yalnızca karakterleri değil, kendi hayatındaki insanları, kendi sözlerini ve kendi seçimlerini de sorgulamasını istiyorum.
14-Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?
Yazar olmak, dışarıdan göründüğü kadar kolay değildir. Çünkü sürekli üretmek, her gün yeni bir cümle kurmak, farklı duygulara ulaşmak, hikâyeyi ilerletmek ve zaman zaman insanın kendi içinde yüzleşmekten kaçındığı alanlara yeniden dönmesi gerekir.
Benim için yazmanın en zor yönlerinden biri de buydu. Özellikle “Sırtımdaki Bıçak”ı yazarken, bazı duygularla yeniden yüzleşmek kolay olmadı.
Bununla birlikte, her yazarın yazmaya başlamasını sağlayan bir tetikleyici duygusu veya bir kırılma noktası olduğuna inanıyorum.
Benim kırılma noktam, hayatımda yaşadığım bazı ağır deneyimlerdi. Annemin kaybı ve sonrasında yaşadıklarım, yıllar boyunca içimde biriktirdiğim duyguları harekete geçirdi. Daha önce yazmayı deniyor, ancak belirli bir noktadan sonra tıkanıyordum. Sonrasında ise kalemim adeta kendi yolunu buldu.
Zorluklarla başa çıkmayı yazının kendisi aracılığıyla öğrendim.
İçimde biriken duyguları bastırmak yerine onları kelimelere dönüştürdüm. Yazdıkça bazı şeyleri daha iyi anlamaya, bazılarına ise daha uzaktan bakmaya başladım.
Belki de yazarlığın en zor yönü, insanın kendine dürüstçe bakabilmesidir.
Ancak yazmanın aynı zamanda son derece iyileştirici bir tarafı da vardır.
Çünkü insan, değiştiremeyeceği geçmişini kalemi aracılığıyla anlamlandırabilir.
Benim için yazmak tam olarak böyle bir yolculuk oldu: Kırıldığım yerlerden kelimeler çıkardım
15-Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?
Ben yazar tıkanıklığını, yazmaya zorlayarak aşmaya çalışmıyorum. Çünkü bazen insanın zihni değil, duyguları duruyor. O noktada biraz geri çekilmek ve kendime zaman tanımak gerekiyor.
Aslında “Sırtımdaki Bıçak”ın ilk döneminde bunu çok yaşadım. Yaklaşık bir buçuk yıl boyunca yazmaya çalıştım ama 15-20 sayfayı geçemeden tıkanıyordum. Hikâyeyi zorladıkça ilerlemiyordu.
Sonra hayatımda yaşananlar, özellikle annemin vefatı ve sonrasında karşılaştığım olaylar, içimde yıllardır biriken duyguları harekete geçirdi. O noktadan sonra artık yazacak şey aramıyordum; yaşadıklarım kendiliğinden cümlelere dönüşüyordu.
Bazen gece sessizce oturup düşünüyorum. Bir anı, bir insan, bir cümle ya da bir duygu zihnimde bir kapı açıyor. Sonra yazmaya başlıyorum.
Benim için tıkanıklığı aşmanın en önemli yolu, kendime ve hikâyeye dürüst olmak. Yazamadığımda “Bugün mutlaka yazmalıyım” diye kendime baskı yapmıyorum. Çünkü bazen yazmamak da yazma sürecinin bir parçası.
Ve şunu öğrendim:
Bazı hikâyeler zorla yazılmaz. Yaşanır, birikir ve zamanı geldiğinde kendini yazdırır.
Benim “Sırtımdaki Bıçak” deneyimim de tam olarak böyle oldu.
16-Kitaplarınızı kitlelere ulaştırmak, kendinizi tanıtmak ve düşüncelerinizi insanlara anlatmak için ne gibi organizasyonlar yapıyorsunuz?
Sırtımdaki Bıçak” henüz yaklaşık bir ay önce okuyucuyla buluştu. Bu nedenle ben de bu yolculuğun henüz başlangıç aşamasındayım.
Şu anda öncelikli hedefim, kitabımın farklı kitap platformlarında yer almasını ve daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasını sağlamak. Bu doğrultuda sosyal medyayı da aktif biçimde kullanıyorum. Benim için önemli olan yalnızca kitabın satışını gerçekleştirmek değil, aynı zamanda hikâyesini ve taşıdığı duyguyu okuyucularla paylaşmak.
Bir yandan da farklı yazarlarla tanışıyor, onların deneyimlerinden yararlanmaya ve edebiyat dünyasını daha yakından tanımaya çalışıyorum. Yeni bir yazar olarak bu dünyayı keşfetmenin, farklı insanlarla iletişim kurmanın ve karşılıklı olarak deneyim paylaşmanın son derece değerli olduğuna inanıyorum.
Henüz büyük organizasyonlar düzenleyecek kadar yolun başındayım. Şimdilik attığım her adım, kitabımı daha geniş bir kitleye ulaştırma çabasının bir parçası.
Önümüzdeki dönemde söyleşiler, imza günleri ve çeşitli etkinlikler aracılığıyla okuyucularla doğrudan bir araya gelmeyi de arzu ediyorum.
Benim için önemli olan yalnızca kitabın raflarda yer alması değil; “Sırtımdaki Bıçak”ın okuyucusuna ulaşması, onlarda bir duygu uyandırması ve üzerine konuşulması.
Çünkü ben bu kitabı yazarken bir hikâye anlattım. Şimdi ise bu hikâyenin okuyucularla birlikte büyümesini istiyorum.
17-Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarının sizin için önemi nedir, bu etkinliklerin size ve okuyucuya ne gibi katkılar sağladığını düşünüyorsunuz?
Kitabım henüz çok yeni olduğu için kitap fuarları ve okur-yazar buluşmaları benim için ayrıca heyecan verici. Çünkü bir kitabı yazmak başka, o kitabın gerçek okuyucusuyla karşılaşmak bambaşka bir duygu.
Bir yazar için okuyucunun gözlerinin içine bakarak kitabı hakkında konuşabilmek, onun düşüncelerini ve hislerini doğrudan dinleyebilmek çok kıymetli. Özellikle “Sırtımdaki Bıçak” gibi duygusal ve insan ilişkilerini merkeze alan bir kitapta, okuyucunun hikâyeden ne hissettiğini öğrenmek benim için çok değerli.
Fuarların yalnızca kitap satılan yerler olduğunu düşünmüyorum. Aynı zamanda yazarların, okuyucuların ve farklı hikâyelerin birbirine dokunduğu buluşma noktaları.
Okur açısından da bir kitabın yazarını tanımak, o kitabın arkasındaki hikâyeyi ve yazılma sürecini dinlemek, metne farklı bir gözle bakmasını sağlayabilir.
Ben de bu buluşmalarda yalnızca kendimi anlatan taraf olmak istemiyorum. Okuyucuyu dinlemek, onlardan öğrenmek ve onların dünyasına dokunabilmek istiyorum.
Çünkü benim için yazarlık tek taraflı bir anlatım değil.
Ben kitabı yazarım; okuyucu ona kendi hayatından bir anlam katar.
İşte kitap fuarlarında kurulan o karşılıklı bağın, yazarlık yolculuğumun en güzel taraflarından biri olacağına inanıyorum.
18-Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz ve keşfetmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?
Şu an için “Sırtımdaki Bıçak” benim için yeni doğmuş bir bebek gibi. Henüz çok küçük; öncelikle büyümesini, okuyucularıyla buluşmasını ve kendi yolunu bulmasını istiyorum.
Bu nedenle tüm enerjimi ilk kitabıma vermiş durumdayım. Kitabın daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasını, farklı insanlara dokunmasını ve kendi hikâyesini geliştirmesini arzu ediyorum.
Elbette yazmak üzere zihnimde yeni hikâyeler birikiyor. İnsan yaşadıkça, gözlemledikçe ve hayatın içinde farklı insanlarla karşılaştıkça yeni fikirler de ortaya çıkıyor. Ancak henüz acele etmiyorum.
Önceliğim, “Sırtımdaki Bıçak”ın gelişimini tamamlaması.
İleride yeni bir kitapla yeniden okuyucuların karşısına çıkabilirim. Ancak şu an için ilk kitabımın heyecanını yaşamak, okuyucuların tepkilerini görmek ve onlarla kuracağım bağı güçlendirmek istiyorum.
Bir anne bebeğini nasıl büyütür ve gelişimini nasıl yakından takip ederse, ben de “Sırtımdaki Bıçak”ın gelişimini ve kendi ayakları üzerinde durmasını bekliyorum.
Sonrasında hayatın bana hangi hikâyeyi yazdıracağını hep birlikte göreceğiz.
19-Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?
“Sırtımdaki Bıçak” henüz çok yeni bir kitap. Bu nedenle okuyuculardan gelen her mesaj benim için ayrı bir heyecan ve mutluluk kaynağı.
Beni en çok duygulandıran geri dönüşler, “Kendimden bir şey buldum” diyen okuyuculardan geliyor. Çünkü kitabı yazarken yalnızca kendi yaşadıklarımı anlatmadığımı, aslında birçok insanın içinde taşıdığı ama dile getiremediği duygulara da dokunduğumu görmek benim için çok kıymetli.
Bazı okuyucular kitabı okurken kendi ailelerini, yaşadıkları kırgınlıkları, susmak zorunda kaldıkları dönemleri hatırladıklarını söylüyorlar. İşte o zaman kitabın benim masamdan çıkıp başka insanların hayatında bir karşılık bulduğunu hissediyorum.
Beni şaşırtan taraf ise, bazı okuyucuların karakterler ve yaşanan olaylar üzerine benim hiç düşünmediğim yorumlar yapması. Aynı hikâyeyi okuyan iki insanın bambaşka duygular yaşayabilmesi bana yazarlığın ne kadar güzel ve özgür bir alan olduğunu gösteriyor.
Bir yazar için sanırım bundan daha güzel bir şey yok.
Siz bir hikâye yazıyorsunuz; sonra o hikâye okuyucunun hayatında başka bir hikâyeye dönüşüyor.
Benim için en değerli geri dönüş de bu: Kitabın okunup rafa kaldırılması değil, okurun içinde bir iz bırakması.
20-Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Ben de henüz bu yolculuğun başındayım. İlk kitabım olan “Sırtımdaki Bıçak” ile yazarlık dünyasına adım attım. Bu nedenle kendimi başkalarına “şunu yapın, bunu yapın” diyecek bir konumda görmüyorum. Ancak kendi deneyimlerimden yola çıkarak birkaç öneride bulunabilirim.
Öncelikle çok okumalarını ve çok yazmalarını tavsiye ederim. Yazmaktan çekinmesinler ve ilk metinlerinin mükemmel olmasını beklemesinler. Çünkü insan, yazarak öğrenir ve gelişir.
Kendilerini başkalarıyla kıyaslamasınlar. Her yazarın hikâyesi, dili ve gelişim süreci farklıdır. Benim de yazmaya başladığım dönemde 15-20 sayfada tıkandığım zamanlar oldu. Önemli olan, bu zorluklar karşısında vazgeçmemektir.
Ayrıca hayatı dikkatle gözlemlesinler ve insanları dinlesinler. Bana göre iyi bir hikâyenin kaynağı yalnızca hayal gücü değil, hayatın kendisidir.
En önemlisi ise yazacakları hikâyeye karşı dürüst olmalarıdır. Başkalarının neyi beğeneceğini düşünerek değil, gerçekten anlatmak istedikleri şeyi anlatarak yazsınlar.
Benim kendime verdiğim en önemli tavsiye de buydu:
Acele etme, kendini ispatlamaya çalışma; anlatacak bir hikâyen varsa yaz.
Çünkü bazen insanın içinde yıllarca taşıdığı bir hikâye vardır ve zamanı geldiğinde bu hikâye kendini yazdırır.
Benim hikâyem de böyle başladı. “Sırtımdaki Bıçak” benim ilk kitabım ve ben hâlâ yolun başındayım.
Belki de bu nedenle yazar adaylarına söyleyebileceğim en samimi cümle şudur:
“Kendinize inanın; ancak kendinizi tamamlanmış kabul etmeyin. Her kitap, yazarı için yeni bir başlangıçtır.”


