SEVDA ANLI:BİZİ KİM FARK EDECEK?

BİZİ KİM FARK EDECEK?

İnsan ne zaman yalnız kalır?

Etrafında hiç kimse olmadığında mı?

Yoksa yanında insanlar varken bile kendisini kimseye ait hissetmediğinde mi?

Belki de yalnızlığın en garip tarafı, çoğu zaman sessizce gelmesidir. Önce daha az insanla görüşürüz. Sonra telefonlara daha geç cevap vermeye başlarız. Aile ziyaretlerini erteleriz. Arkadaş buluşmalarını azaltırız. “Bugün canım istemiyor.” deriz.

Bir süre sonra kimse aramadığında da şaşırmayız. Çünkü yalnızlığa alışmışızdır. Hatta bir noktadan sonra onu kendimiz seçtiğimizi düşünürüz. “Ben yalnızlığı seviyorum.” Belki gerçekten seviyoruz ama bazen insan yalnızlığı sevdiği için değil, insanlarla yaşamaktan yorulduğu için yalnız kalmayı seçiyor.

Hayatın içinde insanları birbirinden uzaklaştıran çok şey var.

Kırgınlıklar,

Güven kayıpları,

Hayal kırıklıkları,

Bitmeyen tartışmalar,

Anlaşılmamak,

Değersiz hissetmek,

Sürekli kendini açıklamak zorunda kalmak…

Bir süre sonra insan şunu düşünüyor:

“Kimseye bir şey anlatmazsam, kimse beni üzemez.”

Ve kendisine küçük bir dünya kuruyor.

Kapısını kapatıyor.

Telefonunu sessize alıyor.

Kendi yemeğini yapıyor.

Kendi çayını demliyor.

Kendi kararlarını veriyor.

Kimseye hesap vermiyor.

Kimsenin ne düşündüğünü önemsemiyor.

İlk başta bu özgürlük gibi geliyor. Sonra sessizlik büyüyor ve insan bir gün fark ediyor:

**Özgürlükle yalnızlık arasındaki çizgi, sandığımızdan çok daha ince.**

Ailemizden neden uzaklaşıyoruz? Bu sorunun herkes için aynı cevabı yok.

Kimi ailesi tarafından anlaşılmadığını düşünüyor.

Kimi sürekli eleştiriliyor.

Kimi geçmişte yaşadığı kırgınlıkları unutamıyor.

Kimi kendi hayatını kurabilmek için uzaklaşmak zorunda kalıyor.

Kimi de ailesinin yanında kendisi olamadığını hissediyor.

Bazen aynı evde yaşayan insanlar bile birbirlerine yabancı olabiliyor.

Aynı sofraya oturuyorlar.

Aynı televizyonu izliyorlar.

Aynı evin içinde dolaşıyorlar.

Ama birbirlerinin hayatlarından habersiz yaşıyorlar. “İyi misin?” sorusu bile bazen alışkanlıktan soruluyor. Cevabı gerçekten merak edilmiyor. Belki de asıl yalnızlık burada başlıyor.

**Bir evin içinde görünmez olmak.**

Son yıllarda tek başına yaşamayı seçen insanların sayısı da arttı.

Kendi evin,

Kendi düzenin,

Kendi sessizliğin,

İstediğin saatte yemek yemek,

İstediğin zaman uyumak,

Kimseye açıklama yapmamak,

Evde istediğin müziği açmak…

Bütün bunların güzel tarafları var. Tek başına yaşamak yanlış bir seçim değil. Hatta bazı insanlar için huzurlu ve sağlıklı bir yaşam biçimi olabilir. İnsanın kendi alanına ihtiyaç duyması çok doğal. Sorun yalnız yaşamak değil. Sorun, **yalnız kaldığımızda bizi arayacak kimsenin olmaması.**

Bazen bunu çok acı bir şekilde düşünüyorum.

Evde tek başınasın. Kapıyı kapatıyorsun. Telefonunu bir kenara bırakıyorsun. Günler geçiyor. Kimse gelmiyor. Kimse “Neredesin?” diye sormuyor. Kimse kapını çalmıyor ve Allah korusun, evin içinde başına ciddi bir şey geliyor. Telefonuna uzanamıyorsun. Kapıyı açamıyorsun. Sesini duyuramıyorsun ve seni fark edecek kişinin, günler sonra senden haber alınamadığında kapına gelmesi gerekiyor.

İşte yalnızlığın en ağır tarafı burada başlıyor. Çünkü insan bazen yalnız kalmayı seçebilir ama **fark edilmemeyi seçmez.** Herkesin hayatında en azından bir kişinin olması gerekir.

“Bugün senden haber alamadım, iyi misin?” diyecek birinin,

“Eve geldin mi?” diye soracak birinin,

“Uzun zamandır konuşmadık, seni özledim.” diyecek birinin…

Belki de insanın gerçek ihtiyacı kalabalıklar değil, birilerinin onu merak etmesidir.

Tek başına yaşamak başka bir şeydir. Tek başına hissetmek başka… Bir insan tek başına kahvesini içebilir ve kendisini yalnız hissetmeyebilir. Bir başkası kalabalık bir sofrada oturup dünyanın en yalnız insanı olabilir. Çünkü yalnızlık insan sayısıyla ölçülmez. **Bağ kurabildiğin insan sayısıyla ilgilidir.**

Seni gerçekten dinleyen,

Yanında rol yapmak zorunda olmadığın,

Sessiz kaldığında bile seni anlayabilen,

Mutluluğunu kıskanmayan,

Üzüldüğünde bundan rahatsız olmayan,

Sana ihtiyaç duyduğunda değil, sadece seni sevdiği için yanında olan insanlar…

İşte insanın ihtiyacı olan bağ budur.

Peki neden insanlardan uzaklaşıyoruz? Çünkü bazen insanlardan değil, onların bize hissettirdiklerinden uzaklaşmak istiyoruz.

Sürekli yargılanmaktan,

Kıyaslanmaktan,

Kullanılmaktan,

Küçümsenmekten,

Hayal kırıklığına uğramaktan…

Ve belki de en çok, güvenmekten korkuyoruz. Çünkü güvenmek biraz da savunmasız kalmaktır. Birine kendini açtığında, ona seni incitebileceği bir alan da vermiş olursun. Bazı insanlar bu yüzden kapılarını kapatıyor. Kimse girmesin diye değil sadece  **Kimse tekrar canını yakmasın diye.** Ama kapılar uzun süre kapalı kaldığında, dışarıdaki insanlarla birlikte hayatın bazı güzellikleri de içeri giremez.

Bazen yalnızlık bir tercihtir.

Bazen bir ihtiyaçtır.

Bazen bir yaradır.

Bazen de bir alışkanlık…

İnsan uzun süre yalnız kaldığında, bir süre sonra yalnızlığı savunmaya başlayabilir.

“Böyle daha rahatım.”

“Kimseye ihtiyacım yok.”

“İnsanlardan uzak durmak daha iyi.”

Belki de gerçekten daha rahattır ama insanın kimseye ihtiyacı olmadığını düşünmesiyle, kimseye ihtiyaç duymayacak kadar güçlü olması aynı şey değildir. Hepimizin bir gün birine ihtiyacı olabilir.

Bir hastalıkta,

Bir kayıpta,

Bir korkuda,

Bir gecenin sessizliğinde,

Bazen sadece “Buradayım.” diyecek bir sese…

İnsan olmak biraz da budur. Her şeyi tek başına yapabilmek değil; **gerektiğinde bir başkasının elini tutabilmek.**

Belki bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:

“Ben yalnızlığı mı seçtim, yoksa insanlardan uzaklaşmayı mı öğrendim?”

Bu ikisi aynı şey değil.

Belki çok kırıldık.

Belki çok yorulduk.

Belki yanlış insanlara güvendik.

Belki ailemizle aramıza yıllar girdi.

Belki dostluklarımız dağıldı.

Belki herkes kendi hayatına yetişmekten bizi aramayı unuttu.

Ama hâlâ geç değil.

Bir telefon açabiliriz.

Bir mesaj gönderebiliriz.

Bir kapıyı çalabiliriz.

“Uzun zamandır konuşmadık.” diyebiliriz.

“Nasıl olduğunu gerçekten merak ediyorum.” diyebiliriz.

Belki birileri de bizim telefonumuzu bekliyordur.

Çünkü hayat çok hızlı geçiyor.

Bir gün aynı sofrada oturduğumuz insan, başka bir gün yalnızca bir fotoğrafın içinde kalabiliyor.

Bir gün her gün konuştuğumuz arkadaşımız, yıllar sonra hayatımızdan tamamen çıkabiliyor.

Bir gün anne babamızın sesini duymak için telefon açıyoruz.

Sonra bir gün o telefonu açacak kişi olmuyor ve geriye yalnızca söyleyemediğimiz cümleler kalıyor. Bu yüzden insanlardan tamamen uzaklaşmadan önce bir kez daha düşünelim. Herkesi hayatımızda tutmak zorunda değiliz. Bize zarar veren insanlardan uzaklaşmak bazen kendimize yapacağımız en büyük iyiliktir.

Ama herkesten uzaklaşmak,

Kimseye güvenmemek,

Kimsenin bizi tanımasına izin vermemek…

İşte orada yalnızlık, huzur olmaktan çıkıp bir duvara dönüşebilir.

Belki de mesele kalabalık bir hayat yaşamak değil. Mesele, **yokluğumuz fark edilecek bir hayat yaşamak.**

Bir gün telefonumuz çalmadığında bizi arayacak biri olsun.

Bir gün kapımız açılmadığında merak edecek biri…

Bir gün sessizliğimiz uzadığında “Bir sorun mu var?” diyecek biri ve biz de başkalarının hayatında böyle insanlar olalım.

Çünkü yalnızlık bazen insanın seçtiği bir oda olabilir ama o odanın kapısının ardında bizi merak eden hiç kimsenin olmaması… İşte asıl korkutucu olan budur.

O yüzden bugün birini arayalım. Uzun zamandır konuşmadığımız birini… Belki eski bir dostu. Belki kardeşimizi. Belki annemizi, babamızı… Belki yalnız yaşadığını bildiğimiz bir komşumuzu.

Sadece bir soru soralım: **“Nasılsın?”**

Ve cevabını gerçekten dinleyelim. Çünkü bazen bir insanın hayatına yeniden dokunmak için büyük şeyler yapmaya gerek yoktur.

Bir telefon yeter.

Bir kapı yeter.

Bir sandalye yeter.

Bir fincan çay yeter.

Ve bazen **Bir insanın hâlâ birileri tarafından fark edildiğini bilmesi yeter.**

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir