SİYAH KALEM:Sessizliğin Bir Anı

SİYAH KALEM
Sessizliğin Bir Anı
Her insanın bir anı vardır.
Kimsenin bilmediği, kimseye anlatmadığı, belki kendisinin bile hatırlamak istemediği bir an…
Bir de sessizliği vardır insanın.
Sessizlik bazen saniyeliktir, bazen dakikalık. Ama ne gariptir ki, o küçücük zamanın içine bir ömür sığar.
Bütün canlılar yaşar sessizliği.
Bir kuş susar.
Bir çocuk susar.
Bir anne susar.
Bir baba susar.
Bir insan söylemek istediği halde söyleyemez.
Ve bazen insanın söyleyemediği tek bir kelime, söylediği yüzlerce kelimeden daha ağır olur.
İnsan olmak ne tuhaf…
Dünyaya geliyoruz.
Büyüyoruz.
Yaşıyoruz.
Yaşlanıyoruz.
Sonra bir gün, geriye dönüp bakıyoruz.
Bir yaşımız varmış…
İki yaşımız…
Üç…
Dört…
Beş…
Çocukken zamanın hiç bitmeyeceğini sanıyoruz.
Sonra okula başlıyoruz.
Birinci sınıf…
Harfleri öğreniyoruz.
Adımızı yazıyoruz.
Dünyayı yeni yeni tanıyoruz.
Sonra ilkokul bitiyor.
Ortaokul…
Lise…
Üniversite…
Bir meslek…
Bir ev…
Bir hayat…
Derken insan bir gün fark ediyor:
Ömrün yarısına gelmiş.
Ve daha dün çocukmuş gibi geliyor.
Çocuklara baktığımızda kendi çocukluğumuzu görüyoruz.
Onların küçük ellerinde kendi ellerimizi, gözlerinde kendi gözlerimizi, gülüşlerinde unuttuğumuz çocukluğumuzu buluyoruz.
Sonra düşünüyoruz:
Biz ne zaman büyüdük?
Ne zaman bu kadar yorulduk?
Ne zaman bazı insanlara “bir gün konuşuruz” dedik?
Ne zaman bazı özürleri erteledik?
Ne zaman sarılmayı bıraktık?
Ne zaman “bana ne” demeyi öğrendik?
Ve en acısı…
Ne zaman kendi vicdanımızın sesini susturduk?
Kader diyoruz.
“Demek ki kader böyleymiş.”
Peki gerçekten her şeyi kader diye geçiştirmek bu kadar kolay mı?
Ya yaptıklarımız?
Ya yapmadıklarımız?
Ya sustuklarımız?
Ya söyleyemediklerimiz?
Ya cevap veremediklerimiz?
Ya bir insanın gözlerinin içine bakıp, onun kırıldığını gördüğümüz halde hiçbir şey söylemeden yürüyüp gittiklerimiz?
Bunların hepsi nereye gidiyor?
Belki insanlar unutuyor.
Belki zaman üzerini örtüyor.
Belki herkes kendi hayatına devam ediyor.
Ama insanın vicdanı…
O unutuyor mu?
İşte bunu bilmiyorum.
Bazen geceleri insanın içindeki sessizlik konuşmaya başlıyor.
Kimsenin duyamadığı bir sesle…
“Keşke…”
“Özür dileseydim…”
“Bir kez daha arasaydım…”
“Bir kez daha sarılsaydım…”
“Susmasaydım…”
Ama hayatın en acı tarafı şu:
Bazı kelimelerin zamanı geçiyor.
Bazı insanlar gidiyor.
Bazı kapılar bir daha açılmıyor.
Bazı çocukluklar geri gelmiyor.
Bazı anneler, bazı babalar, bazı dostlar bir gün yalnızca bir fotoğrafın içinde kalıyor.
Ve insan, elinde hiçbir şey kalmadığında anlıyor:
Hayat sandığımız kadar uzun değilmiş.
Bir varmışız.
Bir yokmuşuz.
Bir saniye…
Bir dakika…
Bir nefes…
Sonra sessizlik.
Belki de hayatın en büyük sorusu ölüm değil.
Nasıl yaşadığımız.
Çünkü hepimiz bir gün susacağız.
Ama mesele, son sessizlik gelmeden önce ne söylediğimizdir.
Kimin kalbini kırdığımız…
Kimin elini tuttuğumuz…
Kime yardım ettiğimiz…
Kimin yanında olduğumuz…
Ve en önemlisi:
Kendi vicdanımızın karşısında nasıl bir insan olduğumuzdur.
Ben, Siyah Kalem’i bunun için tutuyorum.
İnsanları yargılamak için değil.
İnsanların kendi içlerine bakması için.
Bir an durup kendilerine sormaları için:
“Ben bugün bir insanın canını yaktım mı?”
“Ben bugün söylemem gereken bir şeyi sustum mu?”
“Ben bugün bir çocuğun gözlerindeki masumiyeti görüp yine de dünyaya sırtımı döndüm mü?”
“Ben bugün sevdiğim birine sevgimi söyledim mi?”
“Yoksa yine yarına mı bıraktım?”
Çünkü yarın…
Bize verilmiş bir söz değildir.
Belki yarın vardır.
Belki yoktur.
Ama bugün elimizdedir.
İşte insanın bütün hikâyesi de burada başlar.
Siyah Kalem der ki:
İnsan dünyaya bir iz bırakmak için gelir.
Ama bıraktığı izin rengi kendi vicdanıdır.
Ve bir gün herkesin önüne kendi hayatının sayfaları açılır.
O gün ne kaderi suçlayabiliriz…
Ne zamanı…
Ne başkasını…
Sadece kendi yazdıklarımızla baş başa kalırız.
Ve belki o zaman anlarız:
Hayat, yaşadığımız yılların toplamı değil; kimsenin görmediği anlarda nasıl bir insan olduğumuzdur.
— Siyah Kalem /

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir