Çocuklarımız Kültürün Seyircisi mi, Üreticisi mi?
Bazen bir çocuğun önüne yüzyıllardır yaşayan bir motif koyuyorum. Önce uzun uzun bakıyor, sonra küçük parmağıyla çizgilerini takip ediyor. Ardından o çok tanıdık çocuk merakıyla soruyor:
“Öğretmenim, bunu kim çizmiş?”
Aslında bu sorunun cevabı tek bir isimden çok daha fazlası. Çünkü o çizginin ardında bir insan, onun ardında bir hikâye, o hikâyenin ardında ise nesilden nesile taşınmış büyük bir kültürel hafıza var.
Ama benim zihnimde başka bir soru beliriyor:
O çizginin bundan sonraki hikâyesini kim çizecek?
Kültürel miras söz konusu olduğunda çoğunlukla çocuklarımıza ne öğreteceğimizi konuşuyoruz. Hangi değerleri aktaracağımızı, hangi sanatlarımızı tanıtacağımızı, hangi geleneklerimizi yaşatacağımızı düşünüyoruz. Bunların hepsi elbette önemli. Fakat belki artık başka bir şeyi de konuşmanın zamanı geldi.
Çocuklarımız kültürü yalnızca öğrenen ve seyreden bir kuşak mı olacak, yoksa onu yeniden üreten bir kuşak mı?
Bir çocuğa kilimdeki motifin adını öğretebiliriz. Bir minyatürü gösterebilir, ebrunun nasıl yapıldığını anlatabilir, çinide kullanılan desenleri tanıtabiliriz. Fakat bütün bunların ardından ona “Peki sen olsaydın ne yapardın?” diye sorduğumuz anda bambaşka bir eğitim süreci başlar.
“Sen bir motif tasarlasaydın ne anlatırdı?”
“Bu minyatürün içinde sen olsaydın hangi hikâyeyi yaşardın?”
“Bu desen konuşabilse sana ne söylerdi?”
İşte çocuk tam o anda kültürün karşısında duran bir seyirci olmaktan çıkar. Hikâyenin içine girer.
Belki ailesini anlatan bir motif tasarlar. Belki arkadaşlığı bir şekle dönüştürür. Belki geleneksel bir deseni hiç beklemediğimiz renklerle yeniden yorumlar.
Bunun kültürü bozmak olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine, kültürün yaşamaya devam etmesinin yollarından biri tam da budur.
Çünkü yaşayan kültür, yalnızca tekrar edilen kültür değildir. Her kuşağın kendisinden bir iz bırakabildiği kültürdür.
Biz yetişkinler ise bazen çocuklardan “doğru ürün” bekliyoruz. Çiniyse çiniye benzemeli, minyatürse minyatüre… Verdiğimiz desen belirlediğimiz renklerde boyanmalı. Sonunda da birbirine benzeyen, düzenli ve yetişkin gözüne hoş gelen çalışmalar ortaya çıkmalı.
Oysa çocukların dünyasında bazen en kıymetli şey tam da bizim tarif ettiğimiz sonuca ulaşmamaktır.
Çocuğun önüne hazır bir motif koyup “Bunu boya.” dediğimizde güzel bir etkinlik yaptırmış olabiliriz. Ama birkaç geleneksel motif gösterip “Bunlardan yola çıkarak kendi motifini oluştur.” dediğimizde ona başka bir şey söylüyoruz:
Senin de söyleyecek bir sözün var.
On beş yıllık okul öncesi öğretmenliği deneyimimde çocukların kendilerine alan açıldığında bizim tahmin ettiğimizden çok daha özgün düşünebildiklerini defalarca gördüm. Boyalar taştı, kâğıtlar yanlış yerlerden kesildi, çizgiler bizim istediğimiz gibi olmadı. Fakat bütün o “kusurların” arasında çocukların kendilerine ait dünyaları ortaya çıktı.
Bu nedenle geleneksel Türk sanatlarını çocuklarla buluştururken benim için mesele yalnızca bir çocuğun tezhibi, minyatürü, ebruyu, çiniyi ya da kilimi tanıması değil.
Ben daha çok şunu merak ediyorum:
Bunlarla ne yapacak?
Bir minyatürden kendi hikâyesini çıkarabilecek mi? Bir kilim motifinden masal oluşturabilecek mi? Ebrunun renklerinden yola çıkarak yeni bir dünya hayal edebilecek mi?
Eğer bunu yapabiliyorsa kültür artık onun için yalnızca geçmişe ait değildir. Kendi hayatının bir parçası hâline gelmiştir.
Üstelik bugün bu sorunun yanına çok önemli bir başka mesele daha eklendi: teknoloji.
Çocuklarımız ekranlarla, animasyonlarla, dijital karakterlerle ve artık yapay zekâyla büyüyor. Bu nedenle bana göre önümüzdeki yılların eğitim tartışması yalnızca “Çocukları teknolojiden nasıl uzak tutacağız?” sorusuna sıkışmamalı.
Belki daha önemli soru şudur:
Teknolojinin içini neyle dolduracağız?
Neden bir çocuk geleneksel bir motifi dijital ortamda yeniden tasarlamasın? Neden bir minyatürden hareketle kendi hikâyesini oluşturmasın? Neden bir kilim motifini animasyonla hareket ettirmesin?
Yüzyıllar önce bir nakkaşın fırçayla yaptığı kültür aktarımını, yarının çocuğu belki dijital bir kalemle sürdürecek.
Araçlar değişebilir.
Fakat anlatacak hikâyemiz varsa hafıza yaşamaya devam eder.
Sık sık “Kültürümüzü çocuklarımıza emanet edeceğiz.” diyoruz. Ben artık bu cümlenin yanına bir cümle daha eklemek gerektiğini düşünüyorum:
Çocuklara yalnızca bir miras bırakmayalım; o mirasın içinde kendilerine ait bir yer de bırakalım.
Çünkü çocuk sadece teslim alan kişi olmamalı. Bir şey ekleyebilmeli. Kendi çağının izini bırakabilmeli. Bir gün kendisinden sonraki kuşağa aktarırken “Bunu bana bıraktılar, ben de üzerine kendi hikâyemi ekledim.” diyebilmeli.
Belki bugün bir sınıfta küçük bir çocuk, önündeki kâğıda bize çok sıradan görünen birkaç çizgi çiziyor. Çizgilerden birinde geçmişten öğrendiği bir motif, hemen yanında ise tamamen kendisine ait yeni bir şekil var.
Aslında tam o anda çok kıymetli bir şey gerçekleşiyor.
Geçmiş aynen tekrar edilmiyor.
Devam ediyor.
Ve yıllar sonra başka bir çocuk o çizgilere bakıp belki yine aynı soruyu soracak:
“Bunu kim çizmiş?”
Kim bilir…
Belki cevap, bugün sınıflarımızda büyüyen çocuklardan birinin adı olacak.
Başak Yılmaz
Okul Öncesi Öğretmeni – Yazar

1 Comment