Sabahın Sahipleri
Bugün güneş erkenden kendini gösterdi. Hava güzel, gökyüzü aydınlık. Sabahın bu saatinde dışarıda olmak, günün geri kalanından farklı bir duygu veriyor insana. Sokaklar henüz kalabalıklaşmamış, kaldırımlar sessiz, şehir kendi hâlinde. Sanki hayat, herkes uyanmadan önce kısa bir süreliğine yalnızca sana ait.
Erken uyanmanın en sevdiğim yanı bu: Her şeyin henüz başlamamış olması. Telefonlar çalmamış, kapılar açılmamış, insanlar telaşlarına kapılmamış. Günün yapılacaklar listesi henüz zihnime yerleşmemiş. Hiçbir yere yetişmek zorunda kalmadan, bir şeyleri tamamlamaya çalışmadan, yalnızca o anın içinde bulunabiliyorum. Bazen insanın mutlu olması için hayatında büyük değişiklikler yapması gerekmiyor. Bütün mesele, çoğu zaman fark etmeden yanından geçip gittiği küçük güzelliklere zaman ayırabilmek.
Sabahın erken saatlerinde sokaklar başka canlılara kalıyor. Ağaçların dallarında kuşlar, kaldırımların kenarında dolaşan kediler, kendi yollarını bulan diğer canlılar… Şehir, insanın bitmeyen telaşından önce kendi doğal ritmine dönüyor. Bir anlığına düşünüyorum: Biz henüz ortalıkta yokken de hayat devam ediyor. Kuşlar ötüyor, ağaçlar güneşe dönüyor, sokaklar sessizce güne başlıyor. Doğa, bizim uyanmamızı ya da ona dikkat etmemizi beklemiyor. O, zaten orada; biz çoğu zaman farkına varmıyoruz.
Belki de sabahın bu saatlerini sevmemin nedeni, dünyanın üzerindeki insan ağırlığının henüz hissedilmemesi. Her şey daha sade, daha sakin. Çevremdeki sesler azaldıkça kendi düşüncelerimi daha iyi duyuyorum. Gün içinde önemsizleşen ayrıntılar yeniden anlam kazanıyor. Güneşin yüzüme değmesi, temiz havayı içime çekmek, bir kuşun sesini fark etmek… Bunların hiçbirinin bir amacı, bir karşılığı olmak zorunda değil. Yalnızca var olmaları bile yetiyor.
İnsanın duygu durumu bazen böyle küçük anlarla değişebiliyor. İçinde bulunduğu koşullar aynı kalırken dünyaya bakışı değişiyor. Çözülmeyi bekleyen meseleler ortadan kalkmıyor elbette; sorumluluklar da bizi bekliyor. Fakat sabahın sessizliğinde onlarla aramıza biraz mesafe koyabiliyoruz. Her şeyi aynı anda düşünmek, her şeye yetişmek, her an bir şey yapmak zorunda olmadığımızı hatırlıyoruz. Hayatın yalnızca yapılması gerekenlerden ibaret olmadığını anlıyoruz.
Güne erken başlamak bana biraz da bunu öğretiyor: İnsan, bazen hiçbir şey yapmadan da kendini iyi hissedebilir. Bir yere gitmeden, biriyle konuşmadan, bir şey başarmadan da mutlu olabilir. Yeter ki içinde bulunduğu anı fark edebilsin.
Güneş yükseliyor, sokaklar yavaş yavaş kalabalıklaşıyor. Birazdan şehir bildiğimiz hâline dönecek. Ama ben sabahın bu kısa aralığını içimde taşıyacağım. Çünkü bazı saatler yalnızca günün bir bölümü değildir; insana kendisini, hayatı ve dünyanın kendisinden ibaret olmadığını hatırlatan küçük karşılaşmalardır.
Belki de huzur dediğimiz şey, tam olarak budur: Her şeyin bize ait olmasını istemeden, dünyanın kendine ait güzelliklerine tanıklık edebilmek.
