İNCİLAY ŞAHİN:UNUTMA 2

Eve gittiğinde boş kâğıtlara bir şeyler çizmeye çalıştı. Yeteneği olmadığı açıktı, yine de denemeye devam etti.

Son bankadan da o yazı geldiğinde Hakan’ın kararı artık kesinleşmişti.

Mesai sonrası yine o kafeye gittiklerinde Hakan kararını arkadaşlarına anlattı ve anı kaçakçılığı planını çıtlattı.

Erdem itiraz etti:

— Oğlum dedik ya, devlet dijitalleri takip ediyor. İmkânsız

Hakan arkasına yaslandı:

— Biz de çizdiririz o zaman.

Caner’in bakışları sanki Hakan’ın alnında bir noktaya dikilmişti. Çayından bir yudum aldı:

— Çok saçma. O çizimleri yanında götüren kişi onların kendi anıları olduğunu nereden biliyor? Sonuçta adam formatlanıp gidiyor.

Erdem’in omuzları gevşedi; masaya uzattığı ellerini hafifçe yukarı açtı:

— Bu durumda anı kaçırma fikri sadece bir fikirden ibaret, yakalanmama ihtimali yok. Sonra aklına yeni gelmiş gibi:

— Bu arada şirket, yeni bir anahtar oluşturup, şifreleme işlemine onunla devam etmemizi istiyor, dedi.

Hakan Erdem’e bakıp başını salladı:

— Anılar da şifrelenerek taşınabilir. Denemeye değer. Bomboş gitmekten iyidir.

Erdem ellerini karnında birleştirip parmaklarını kenetledi.

— Bunların şifre olduğunun anlaşılmamasını nasıl sağlayabilirsin ki, sence sistem bu kadar kolay kandırılabilir mi? Hadi diyelim ki sağladın, şifrelerini nasıl yanında götüreceksin? Didik didik aramazlar mı sence?

— Benim aklıma bir şey geliyor ama…

Caner geriye yaslanıp parmaklarını masada tıkırdatmaya başladı:

— Oğlum, sen gerçekten yeni bir hayat kurmayı mı düşünüyorsun?

Hakan da geri yaslandı:

— Neden olmasın? Sonuçta beni burada tutan bir şey yok.

Erdem’in parmakları Hakan’ın omzunda sıkılıp gevşedi:

— Hayvan herif! Biz neyiz?

Hakan gülümsedi:

— Belki siz de benimle gelirsiniz.

Caner küçük bir kahkaha attı:

— İmkansız!

— Göreceğiz.

Caner elini kaldırıp garsonu çağırdı:

— Hadi kalkalım. Derya merak eder.

Hakan eve giderken Okan’ı düşündü. Artık abi oldun denilerek eve getirildiği o ilk gün; “Ağlamaktan başka bir şey bilmiyor bu, üstelik sürekli altına yapıyor” demişti.

O günden itibaren dikkatinin hep onda olduğunu fark etmişti.

Eve girer girmez bilgisayarının karşısına oturup pedleri şakaklarına yerleştirdi.

Okan okula başladığı gün eline sıkıca yapışmış, annesi sınıfın kapısında dikilirken  ağlayarak abisinin eline asılıyordu, Hakan’ın “hemen yan sınıfta da ben olacağım abiciğim” demesi onu sakinleştiremiyordu

Biraz ileri sardı.

Caneri fark etti, gösterimi yavaşlattı. Caner lavaboya gidiyordu Erdem de peşine takılmıştı. Derya loş ışık altında kalabalığın içinde dans ediyordu, sarhoşun biri ona yaklaşmış beline sarılmaya çalışıyordu. Kalabalığı yararak koşup adama bir yumruk indirmişti.

Kahkahalarla gülmeye başladı “Ulan ne dayak yemiştik o gece.”

Sonra Erdemle Caner’in koşarak geldiğini gördü.

Kahkahalarının şiddeti arttı. Caner iyi dövüşüyordu ama yine de dayak yemişlerdi.

Karakolda biten gecenin ardından herkes birbirinin suratını gösterip gülmekten nefessiz kalmışlardı.

Biraz daha ileri sardı.

Bu kez Okan artık büyümüştü; hastaneden çıkıyorlardı. Hakan gözlerini ondan kaçırarak konuşuyordu: “İyi olacaksın.” Sonra hastaneye yattığı o gün, koridorlara sinmiş ilaç ve dezenfektan kokusu genzini yaktı yine. Hemşire bankosunda dikilmiş doktora yalvaran o genç kadın. Kardeşinin bağlı olduğu yaşam destek ünitesinden çıkan o korkunç ses, o sesin her şeye rağmen verdiği umut. Uygun bir donör bulmak için günlerce çırpındığı o ayın sonunda kardeşinin yüzünü örten o çarşafın altından sarkan cılız kolu. Ve yine o kadın, duvara yaslanmış, ellerini göğsünde bağlamış, gözlerinde korku ve kirpiklerinde asılı kalmış yaşlar. Cihazın kapanan sesiyle birlikte ortama dolan uğultu.

Gözünü açtı. O sırada  yanına gelen köpeği Foks bacaklarına sürtünerek dibine kıvrıldı.

Hakan pedleri şakaklarından söküp yazmaya başladı. Hastaneyi yazarken gözleri nemlenmişti, çenesi titriyordu; kalemi bırakıp başını elleri arasına aldı. Kalemi kenara itip o sayfayı yırttı. “Bunu neden yazıyorum ki!”

Hastane anısı zihninden gitmiyordu, hatta ilaç kokusu bile hâlâ burnundaydı.

Televizyonu açtı.

Emekli bir asker “Devlet hafızamız” diyordu. Kanal değiştirdi.

Bir daha değiştirdi. Bir daha…

Bir daha değiştirdi hemen geri açtı aynı kanalı.

Psikolog kadın sandalyesinde ileri doğru eğilmiş, konuşurken bir elini havada sallıyordu:

— Bir insanın geçmişini silmek teknik değil, politik bir karardır. Bunun psikolojik sonuçlarını hâlâ bilmiyoruz. Yeni hayat diye pazarladığınız bu teknoloji sayesinde meraklı bakışlarınızı insanların yaşamlarına dikiyorsunuz; bunu yaparken de kamu güvenliği, kamu düzeni gibi kavramların arkasına sığınarak meşrulaştırmaya çalışıyorsunuz.

Yanında oturan sosyolog başıyla onayladı:

— İnsanları geçmişlerinden ve hatta kültürlerinden kopararak yozlaştırıyorsunuz, bozuk ve birbirinden kopuk bir toplum inşa ediyorsunuz.

Stratejist sandalyesine yaslandı, dudakları gülümsemiyor, seğiriyordu sanki:

— Bu teknoloji sayesinde istihbari bilgi toplamak ve suçla mücadele yöntemleri geliştirmek kolaylaşmıştır. Bu bir kamu güvenliği meselesidir.

Hükümete yakınlığıyla tanınan gazeteci önü kavuşmayan ceketini iliklemek ister gibi çekiştirip bacaklarını çapraz yaptı:

— Örneğin burnunu sevmeyen insanlar estetik yaptırıyor veya bazı insanlar göbek yağlarını aldırıyorlar. Bunlar da değişim. Göbek yağı aldırdığı için ölen insanlar var ama bunu yine de yasaklamıyoruz, değil mi?

Psikolog, gazetecinin sözünü kesti:

— Konuyu basit bir göbek yağı aldırma operasyonuna indirgeyip bağlamdan koparmanız bile bunun savunulacak bir yanı olmadığını gösteriyor.

Hakan televizyonu kapatıp yatağa girdi.

Televizyonun ışığından ağırlaşmış olan gözleri hızla uykuya geçmişti.

Sabah telefonun alarm sesiyle tek gözünü açıp alarmı kapattı.

Rüya görüp görmediğini düşündü. “Acaba rüyalar neyden yapılıyor.” diye geçirdi içinden. “Acaba hafıza silinince rüya görmek mümkün mü?”

Duş alıp hemen çıktı.

Mesai başlamadan şirkete varmıştı. Telefonunu birimin dışındaki güvenlik görevlisine teslim ettikten sonra içeri girdi. Erdem ve Caner henüz gelmemişti. Gün ışığı, odanın doğuya bakan dar pencerelerinden daha yeni sızmaya başlamıştı. Yüzeydeki tozlar gümüş renginde parlıyordu. Masanın bir kenarına yığılmış evrakları önüne yaydı. Bir yandan önündeki yazıları şifreleyerek başka kâğıtlara aktarırken bir yandan da anıları şifreleme meselesini düşünüyordu.

Caner içeri girdiğinde Hakan’ın önünde epeyce evrak yığılmıştı:

— Oo! Erkencisin.

Hakan başını salladı:

— Günaydın. Evet, çok işim var.

Biraz sonra Erdem de gelmişti. Üçü birden işe gömülmüşken Erdem bir ara kaçamak bakışlarla Hakan’ı süzdü. Onun bakışlarını hisseden Hakan alttan alttan ona baktı. Erdem’in dudakları aralandı. Boğazını temizleyerek yutkundu:

— Ee, dün eve gidince ne yaptın?

— Ne yapacağım, biraz eskileri andım diyelim.

— Düşündün mü peki?

— Neyi?

— Dün konuştuklarımızı.

Hakan başını kaldırıp doğrudan Erdem’in gözlerine baktı:

— Düşündüm.

Erdem elindeki işi bırakıp ellerini masanın üzerinde kenetledi:

— Ve?

— Sadece düşündüm.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir