SONER ATABERK:BÜTÜN YOLLAR NEREYE ÇIKIYOR?

Bütün Yollar Nereye Çıkıyor?

Değerli okuyucum, merhaba… Şimdi seninle, hepimizin zaman zaman geceleri yatağa kafasını koyduğunda içini kemiren, “Neden olmuyor?”, “Neden ben?” diye fısıldayıp sızlandığımız o hakikati dilimin döndüğünce konuşmak istiyorum. Hani kimselere anlatamadığımız, en yakınımızdan bile gizlediğimiz o iç sızılarımız var ya… Gel, biraz durup o sızılara birlikte bakalım.

Gece yarısı gözünü tavana dikip, “Uğruna o kadar çabaladığım o iş olsaydı hayatım kurtulacaktı, neden olmadı?” diye düşündün mü hiç? Ya da “Aylarca peşinden koştuğum, ‘İlla ki o olsun’ dediğim o insanla evlenemedim, nasip olmadı” diye içinin yandığı anlar oldu mu?

Gündüzleri iş yerinde çırpınıp duruyorsun; “Bu kadar emek veriyorum, gece gündüz mücadele ediyorum ama kimse beni görmüyor. Bütün yükü ben çekiyorum ama gidip liyakatsiz birini müdür yapıyorlar, beni pas geçiyorlar” diye hırsından kendi kendini yediğin anları bir hatırla…

Veya geleceğe kilitlenip bugünü kaçırdığın o günleri: “Ah şu okul bir bitsin, bak nasıl uçacağım!”, “Şu sınavı bir kazanayım, hayatım düzene girecek”, “Şu borçlar bir kapansın, hele bir emekli olayım, o zaman rahat bir nefes alıp şunu halledeceğim…” dedin durdun, değil mi?

Peki, soruyorum sana dostum: Bütün bu “olmadı” dediklerinin, bütün bu ertelemelerinin ardında aslında ne var biliyor musun? Geleceği bilmediğin için duyduğun o derin korku.

İçinde büyüttüğün o belirsizlik seni yoruyor. Ama söyler misin bana; bilmediğin geleceğin yalnızca acı, başarısızlık ve hayal kırıklıklarından oluşacağını nereden biliyorsun? Henüz ayak basmadığın o günlerin koynunda, bugün hayal bile edemediğin ne mucizevi kapılar gizli olabilir, hiç düşündün mü?

Bizler modern zamanların sabırsız çocuklarıyız. Her şeyi anında kontrol etmek, attığımız adımların meyvesini hemen toplamak istiyoruz. Bir şey için dualar ediyor, gecelerce iç çekiyoruz. Sonra da cevabın tam da bizim çizdiğimiz senaryoya, bizim tarih saat verdiğimiz takvime uygun gerçekleşmesini beklediyoruz. O terfi gelmeyince, o kız/o erkek hayatımıza girmeyince, o dükkan açılmayınca hemen küsüyoruz hayata. “Allah beni duymuyor mu?”, “Neden duam kabul olmadı?” diye söylenmeye başlıyoruz.

Hatta acelemizden, sonunu hiç düşünmeden, “Hakkımda hayırlı mı değil mi?” demeden dualarımızda tutturuyoruz. Kuran-ı Kerim tam da bizim bu aceleci ve sonunu görmeden hayıflanan halimizi ne güzel tarif eder; hani bazen bir şeyi o kadar hırsla isteriz ki, aslında bize zarar vereceğini bilmeyiz. Rabbimiz, “İnsan hayrı istediği gibi, şerri de ister. Çünkü insan pek acelecidir” (İsrâ, 11) buyurarak bu halimizi yüzümüze vurur. Ve hemen ardından içimize su serpen o derin hakikati fısıldar: “Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olabilir; hoşunuza giden bir şey de sizin için şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

“Sermayesi kısıtlı aklımızla ilahi rahmeti tartmaya kalktık; oysa Rabbimizin ‘hayır’ dediklerinde, bizim ‘evet’lerimizden çok daha büyük bir şefkat gizliydi.”

Yani sevgili okuyucum; senin “Yandım, bittim, terfi alamadım” dediğin o iş yeri, belki de sağlığını kaybedeceğin bir tuzaktı. “Evlenemedim” diye gözyaşı döktüğün o insan, belki de yıllar sonra ruhunda iyileşmeyecek yaralar açacaktı. Sen insan olarak arzularının büyüklüğünü bilirsin; Allah ise o arzuların doğuracağı bütün sonuçları.

Büyük mutasavvıf İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinde tam da bu yaraya merhem olacak harika bir hakikati anlatır. O’na göre, Allah’ın duana senin istediğin anda ve şekilde cevap vermemesi, seni duymazdan geldiği anlamına gelmez. Allah duanı işitmiş ve kabul etmiştir; ancak o tecelli senin kısıtlı zihninin sabırsızca istediği an ve biçimde değil, varlığın ilahi düzenine ve senin ruhunun ihtiyacı olan en doğru zamanda gerçekleşir. İbnü’l-Arabî der ki: “Bazen Allah’ın vermemesi, en büyük vermektir.” Çünkü O, senin sadece bugününün değil, ebediyetinin de Rabbidir.

Bir düşün… Kışın ortasında yapraklarını dökmüş, çırılçıplak kalmış bir ağaca bakıp onun öldüğünü sanırsın, değil mi? Oysa toprağın altında, gözle görülmeyen o derinlikte muazzam bir hayat devretmektedir. Ağaç köklerini daha derine salmakta, gövdesini baharda açacağı o muazzam çiçeklere hazırlamaktadır.

İşte sen de böylesin dostum. O sınavın geç olmasını, o terfinin gecikmesini, o hayalinin rötar yapmasını bir tükeniş; şu anki bekleyişini bir mağlubiyet sanma. Her kış, baharın imkânsız olduğu anlamına gelmez. Allah’tan bir kapının açılmasını, o hayalinin gerçekleşmesini isteyebilirsin, bunda hiçbir kötülük yok. Ama bütün kaderinin ve mutluluğunun tek bir kapının ardında olduğuna hükmetme. Çünkü sen yalnızca girmek istediğin yeri biliyorsun; Allah ise bütün yolların nereye çıktığını.

Şimdi senden ricam, bu yazıyı okurken şöyle derin bir nefes al… Ve o omuzlarına bindirdiğin, her şeyi kontrol etme yükünü yavaşça yere bırak.

Seni içten içe yiyen o “Neden olmadı?” sorularını bir kenara koy ve geçmişine bak: Hayatında “bitti, mahvoldum, bu iş durdu” dediğin ama aradan yıllar geçince “İyi ki de olmamış, meğer ne büyük bir beladan kurtulmuşum” dediğin kaç an vardı? Hatırla o günleri…

Bugün uğruna içinin yandığı, alamadığın o unvan veya kuramadığın o yuva, belki de yarın sığınacağın en büyük huzur limanının hazırlığıdır.

Kendi küçük planların bozuldu diye hayıflanmayı bırak dostum. Bırak senin planların bozulsun ki, Allah’ın senin için hazırladığı o büyük, kusursuz ve ihtişamlı plan işleyebilsin. Kapanan kapıların eşiğinde diz vurup ağlamayı bırak; çünkü o kapıyı yüzüne kapatan Rabbani kudret, sana arkada varlığından bile haberdar olmadığın cennet misali yepyeni koridorlar açmaktadır.

Gönlünü ferah tut. Sen O’na samimiyetle dayandığında, yarınların dünden çok daha güzel olacak. Çünkü seni senden daha iyi bilen, seni senden daha çok seven bir Rabbin var.

Ve unutma; O, hiçbir kışı baharsız bırakmaz…

Yazar Soner Atabek

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir