GÜLCAN YENİCİ:ÜSKÜDAR – KUZGUNCUK – BEYLERBEYİ SARAYI

ÜSKÜDAR – KUZGUNCUK – BEYLERBEYİ SARAYI

Tur otobüsünde, insanlık tarihi boyunca çok önemli bir yere sahip olan İstanbul’a doğru yola çıktık. Hava kapalı, puslu ve yağmurlu… Gökyüzünde gri ve pembeye yakın bulutlar var. Kasetteki şarkımız, “Bu dünyadaki en mutlu kişi, sevmeyi bilendir.” diyor. Evet, yeni yerler görmeyi, güzelliklerin arasında kaybolmayı seviyorum ben… Yanımda ailem olursa buradaki mutluluğum ikiye katlanıyor. Ardından havaya uygun bir şarkı daha geliyor: “Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur…”

İlk olarak gerçekten Anadolu’ya, Asya yakasına, Üsküdar’a gidiyoruz. Eskiden burası sultanların geçiş yoluymuş. Avrupa yakasına kayıklarla geçeceklerse önce buraya gelirlermiş. O yüzden Üsküdar, yıllarca Altın Şehir olarak bilinmiş. Deniz tarafından karşıya baktığımızda Galata Kulesi’ni, solumuza baktığımızda ise tarihî yarımadayı görebiliyoruz.

Otobüsten III. Ahmet Çeşmesi’nin yanında indik. Bizim ülkemizde akan su kutsaldır. Kalıcılığı sağlamak adına yöneticiler hep çeşme yaptırırlarmış. Sultanın yaptırdığı çeşmeden gelen geçenler su içsin, dua etsin, o da cennetteki yerini garantilesin diye… Su, her zaman ve her yerde insanın yaşam kaynağı… Fakat günümüzdeki su yokluğunu ve bolca ödediğimiz su faturalarını düşünüp kendi kendime gülümsedim. Burada, çeşmenin hemen karşısında yer alan külliyeyi gezmeye başlıyoruz. Biliyorsunuz ki külliyeler; cami merkezli, içinde medrese, kütüphane, bilim merkezi, aşevi, hamam, türbe ve hastane gibi yapıları barındıran topluluklardır.

İlk olarak Mihrimah Sultan Camii’nin ihtişamlı, büyük kapısını görüyoruz. Koca usta Mimar Sinan tarafından, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan adına yapılmış bu cami. Girişi, sağı, solu, üstü süslü ve oymalı. Hatta bir yerlerde nedenini okumuştum. Işıklandırma sağlamak için buralara eskiden gaz lambası, fener ve mum konuluyormuş. Aynı zamanda akustiği sağlamak amacıyla yapılmış da olabilir tabii. Mimar Sinan’ın daha önce gezdiğim diğer eserlerinde de benzer ayrıntılar gördüğümü anımsıyorum.

Bundan başka, Mihrimah Sultan adına yapılan bir cami daha varmış; o da Edirnekapı’da. Söylentiye göre Mimar Sinan, sultana gizli bir aşk beslemekteymiş. Sultan’ın doğum tarihi 21 Mart’mış. Mihrimah isminin anlamı da güneş ve ay demekmiş. Ekinoksta güneş ve ayın denk geldiği bir açı olduğundan, Edirnekapı’dan doğan ayın buradaki güneşle kavuştuğuna delaletmiş. Hiç beklemediğim, üstü kapalı, bulmacalı, güzel bir aşk hikâyesi… Buradan çıktıktan sonra yine buraya çok yakın başka bir külliyeyi, Valide Sultan Külliyesi’ni ve bahçesini geziyoruz. Gezerken yapının üzerindeki duvara yapılmış kuş evleri dikkatimizi çekiyor. Rehberimiz, bunun önemli bir özellik olduğunu söylüyor. İstanbul’un en önemli kuş saraylarından biriymiş bu kuş evleri. Sembolik de olsa, o zamanlar kuşları bile

düşünüp onlara saray gibi evler yapmaları ne güzel… Çıktıktan sonra yolun karşısına, sahil boyuna geçiyoruz. Boğaz’ın yanında çınar ağaçları, sol tarafta değişik yapılar ve çiçekler arasında, İskele Meydanı’ndan Kız Kulesi’ne doğru yürüyoruz. Rehberimiz eliyle işaret ederek Kuşkonmaz Camii’nden bahsediyor. Yapının konumu öyle bir özelliğe sahipmiş ki ters bir rüzgâr akıntısı olduğu için bu camiye kuşlar konamıyormuş. O yüzden özellikle burası seçilip ismi, gerçek yaşantıdan alıntı yapılarak verilmiş. Kuşkonmaz Camii denilmiş. Kordon boyunca yağan yağmura aldırış etmeden durup durup fotoğraf çektiriyoruz. Çünkü burası, her zaman göremeyeceğimiz büyüleyici bir manzaraya sahip. Deniz dalga dalga… Görüş mesafesini kısıtlasa da ıslansak da Kız Kulesi’nin büyük ihtişamı, heybeti tam karşımızda duruyor. Yürüdükçe ona yaklaşıyoruz. Denizin ortasında kuleli bir yapı…

Tabii ki içine girmeyeceğiz. Zaten içindeki restoran da kaldırılmış; yalnızca kafe varmış, işlev gören. Fakat şansım olsa içeri girmek isterdim doğrusu. Lakin görmek ve izlemek bile insanın gözünü doyurmaya yetiyor. Uzun bir süre seyrettikten sonra yolun karşısında bir restorana geçiyoruz. İçeride rengârenk turşu ve reçeller raflara yerleştirilerek renk armonisi oluşturulmuş güzel bir mekân. Solumuzda deniz, sağımızda renk cümbüşü manzarası eşliğinde yemeğimizi yiyoruz. Restorandan sonra hafif yağmurla birlikte on dakika boyunca yürüyerek Kuzguncuk’a vardık. İstanbul’da Kuzguncuk, Müslümanların, Hristiyanların, Ermenilerin ve Yahudilerin, yani farklı etnik kökenlerden insanların bir arada yaşadığı bir semt olarak biliniyor. Yokuş yukarı çıkarken farklı yapılar insana farklı bir zaman yaşatıyor adeta… Tarihî, renk renk ahşap evler, camiler, kiliseler, sinagoglar, kıvrımlı sokaklar ve Arnavut kaldırımları

Ekmek Teknesi ve Perihan Abla dizilerinin çekildiği sokakları görüyoruz. Fakat benim dikkatimi daha çok evlerin arasında kalmış boş, yemyeşil bir arazi çekiyor. Tabelasına bakıyorum: “Kuzguncuk Bostanlığı” yazıyor. Amacını ve nasıl böyle kalabildiğini rehberimize soruyorum. Diyor ki Kuzguncuk Belediyesine ait olan bu yer, ekim dikim yapmak isteyenlere kurayla kiralanan bir yermiş. Çok hoşuma gidiyor doğrusu. Keşke her yerde, her şehirde böyle bostanlıklar olabilse! Kuzguncuk’un göbeğinde böyle boş kalmış, yemyeşil bir alan olduğunu söylesen inanmazlar. O derece yakışıyor ki tarihî sokakların ve evlerin arasına… Yokuş yukarı çıkarken tam ortada kalmış, üç katlı bir binayla karşı karşıya kalıyorsunuz. Binanın sağında ve solunda yol var; yani tam kavşakta. Hangi yöne gitsem diye düşünürken tarihî yapının güzelliği kucak açıyor size. Başınızı yukarı kaldırıp yazısını okuduğunuzda burasının bir kitabevi olduğunu anlıyorsunuz

Tabii, içine bakmadan geçip gitmek ne mümkün? diye düşünürken kendinizi yavaşça içeride buluyorsunuz. Dar bir yapı, ahşap merdivenler, bolca kitap… İçerisi sedirler ve masalarla düzenlenmiş. Bir kitap alıp oturunca sokak manzarası sizi içine alıyor. Şöyle bir göz gezdiriyorum kitaplara. Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam adlı Atatürk kitabı ilişiyor gözüme. Bunun yanında Kuzguncuk’u anlatan ve tanıtan kitapları da göz önüne koymuşlar. Aynı zamanda kitap okurken çayınızı ve kahvenizi de içmek mümkün. Ne hoş, ne nezih bir yer! Buradan çıkınca sarı, mavi, yeşil, mor, kahverengi; renk renk evlerle karşılaşıyoruz. Bir süre bu büyüleyici sokakların, evlerin, sanat ve tasarım atölyelerinin arasında kayboluyorsunuz.

En son, Beylerbeyi Sarayı’nı gezmek için aracımıza bindik. Yağmur hızını artırdı. Boğaz manzarası, sisli bulutların arasında muhteşem görünüyor. Sarayın otopark alanına otobüsü park edip inince büyük bir kalabalıkla karşılaştık.Bayram olması dolayısıyla tatilden ve toplu taşıma araçlarının ücretsiz olmasından faydalanan halk, bizim gibi havanın yağmurlu oluşuna aldırmadan bu fırsatı değerlendirmiş, sarayı görmeye gelmişti. Yağmur altında şemsiyelerle uzun bir süre bekledikten sonra nihayet Beylerbeyi Sarayı’na girebildik.

Önce bahçede Boğaz manzarası karşılıyor insanı. Bakmaya doyamayacağınız bir güzellikte deniz… Yavaş yavaş çiçeklerin arasından, taş dizili kıvrımlı yollardan aşağıya inip birkaç kapıdan denize ulaşabiliyorsunuz. Saray, denize sıfır inşa edilmiş. Gemiler, vapurlar ve dalgalar… Önünüzde kocaman, büyülü bir mavi… Bir süre buradan ayrılamıyorsunuz. Başınızı kaldırdığınızda Boğaz Köprüsü’nü ve arabaları, gökyüzünü ve bulutları görüyorsunuz. Başınızı indirdiğinizde ise deniz ve su… Biraz yürüyüp saray bahçesine ulaşıyorsunuz. Burada da annesini emen bir at ve yavrusu tay heykeli var. Lakin o manolya ağaçları yok mu? Cezbediyor beni. Diyorum ki kendi kendime: “Bizim Trakya’da da yetişir bu ağaçlardan. Neden ekilmemiş ki?” Ve kendime o an söz veriyorum: Dönünce köyüme ben de birkaç manolya ağacı dikip deneyeceğim.

Ve işte BEYLERBEYİ SARAYI, bütün ihtişamı, görkemi ve göz alıcı güzelliğiyle karşımızda!

Önce merdivenlerinde ailece bir hatıra fotoğrafı çektirip içeriye giriyoruz. Aman Allah’ım! Yok böyle bir zenginlik, böyle bir yaşanmışlık… Devasa aynalar, ağır ve süslü eşyalar, halılar, büyük büyük vazolar ve orta yerde kocaman bir havuz… Zeus’un ok atan aşk tanrıçası heykeli… Çift taraflı ahşap merdivenler bordo halılarla kaplı. Tavanda yağlı boya tablolar…Acaba bu tablolar yapıldıktan sonra mı monte edilmiş, yoksa tavana resim yapan ressamlar mı varmış? Bunu eşimle konuşuyoruz. Farklı farklı saatler… Her yer varak, altın renkli süslemelerle kaplı. Sarayın hiçbir metrekaresi yok ki süslenmeden, yaldız çekilmeden, altın rengiyle bezenmeden kalmış olsun.

Burada yaşayanlar insansa ben neyim, diye sorgulatıyor resmen… Hayranlığımdan ağzımdan şu cümleler dökülüyor:

“Padişah olunmaz, padişah doğulur.” diyorum eşime.

“İnsanın kaderi güzel olacak.” diye espri yapıyoruz birbirimize…

Kızım araya giriyor:

“Bu kadar lüks yaşamaya gerek var mı?” diye soruyor.

Birbirimize bakışıyoruz. “Onlar da diken üstünde oturmuşlar. Sanki rahat mı yaşamışlar?” diyor oğlum. “Savaşlar, taht kavgaları… Koltuk uğruna kendi evlatlarını bile öldürtmüşler. Kolay mı?” diye ekliyor.

Bunun üzerine ben, “Az verip baktırmasın, çok verip azdırmasın Tanrım” diye söyleniyorum ve gülüşüyoruz.

Mutlu bir günün ardından, bize kalan güzelliklerle birlikte dönmek üzere otobüsümüze mutlu bir şekilde yerleştik…

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir