Bazı insanlar yaralarını saklar, ben ise onları kelimelere emanet ederim.”
Çevremizde onca insan varken bile kendimi yalnız hissettiğim anlar olurdu. İşte o anlardan
birinde, kafama takılan soruları ve insanlarla ilgili hislerimi yazmaya başladım. Aslında bir nevi
geçmişten geleceğe, kendime mektuplar gönderiyordum.
Birkaç gün sonra bu mektupları okuduğumda, sorularıma daha geniş bir perspektiften
bakabildiğimi fark ettim. Sorunlarıma çözüm bulmaya daha yakındım artık. Çözemesem bile
kendimle dertleşmek, yazmak bana iyi hissettiriyordu. Kendime kendim destek olmaya
çalışıyordum; çünkü beni, benim gibi kimse anlayamıyordu.
İnsanı kendisinden daha iyi kimse tanıyamazdı. Yazdıkça kendimi daha yakından tanımaya
başladım. Kendime dışarıdan bakan bir göz oluyor, yeri geldiğinde kendime akıl bile
verebiliyordum. Hatta kendime verdiğim en iyi öğütlerden biri şu oldu:
“Kimse senden daha kıymetli değil. Kendi hikâyenin başrolünde kendin varsın. Kimin ne dediği,
ne düşündüğü önemli değil. Eğer ‘Ben bunu yapınca mutlu olacağım’ diyorsan, yap!”
Bir diğer öğüdüm ise şuydu: Etrafımın kalabalık olup da mutsuz olmasındansa, kaliteli ve huzurlu
bir yalnızlığı tercih ederim. Çünkü yalnız kaldığında kendi kendine yetmeyi, kendinle mutlu
olmayı ve kimseden çekinmeden yaşamayı öğreniyorsun. Ve o zaman etrafında sadece birkaç
insan kalıyor; düşüncelerine, varlığına ve sana gerçekten saygı duyan insanlar…
Belki de insanın kendine yazdığı mektuplar, başkasına anlatamadığı duyguların sessiz birer
tanığıdır. Ve bazen en iyi nasihat, insanın kendine verdiği nasihattir.
