AYNALARIN ACIMASI YOKTUR…
Ayna Ayna Söyleme Bana başlığı, hem çağrışımı güçlü hem de mesafeli bir ifade. Kitapta “belli bir zamana ait olamayan” bir dünya hissi var. Zamanı özellikle muğlak bırakmak senin için ne ifade ediyor?
Zamanı en iyi yansıtanın, aynalar olduğuna inanıyorum. Geçmişin tüm izleri, aynaya bakarken tüm çıplaklığıyla görünüyor. Aynaların acıması yoktur. Bu anlamda ayna metaforunun öykülerimle çok fazla yakınlığı var. Öykülerin atmosferi kadar karakterler de zamanda asılı kalıyor. Kendilerine bakma cesaretleri varsa yollarına devam edebiliyorlar. Güzellik kadar ruh da aynada tüm yalansız lığı ile zamana takılarak yansıyor. O yüzden öykülerim hem zamansız hem de zamanın bir yerinden çıkageliyor.
Okuru zamanda ve mekânda tekinsiz bir yolculuğa çağıran bu atmosferi kurarken, bilinçli tercihler mi yaptın, yoksa metin mi seni oraya çekti?
Öykülerdeki atmosferler de karakterler gibi kurmaca olsa da bilinçli seçildi. Yer yer otobiyografik tanışıklık içeriyor. Metnin yapısını kuran, atmosferler ve karakterler. Ben sadece onların dile gelmesi için alan yaratıyorum.
Öykülerde farklı hayatlar anlatılsa da sanki aynı ruh, farklı bedenler arıyor. Bu ortaklık baştan beri var mıydı, yoksa yazarken mi görünür oldu?
Birinci tekil anlatıcı seçmemde bu sorunun yanıtı etkili oldu aslında. Onlar birbirinden kopan ve bir araya geldiklerinde bütünü oluşturmak isterken yeniden dağılan parçalar. Hepsi tanış ama aynı zamanda birbirlerine yabancı kalmak için özel çaba sarf edecek kadar ayrıksılar. Burada beden arayan asıl unsurun Kuzgun olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Uzun ömürlü olmasına rağmen dünyayla meselesi bitince kendine bir beden arıyor; onun da tıpkı aynalar gibi bir yerden sonra özellikle acıma ve acıtma mefhumu kalmıyor. Ama öykülerde, kısacık bir yer hariç Kuzgun neredeyse hiç yok. Okurun tahayyülüne kalsın.
Kitapta, yanından geçip gittiğimiz ama çoğu zaman görmezden geldiğimiz hayatlar var. Yazarken seni en çok zorlayan, en çok sessiz kalan hikâye hangisiydi?
En zorlandığım kısım, hepsini sokağa salmak oldu. Yoksa öyküler kendiliğinden akışlarını yaratıyor. Hayatlar sahte, kişiler gerçek. Bundan daha zor olanı yaşamak zaten.
Okurun bir noktada öykülerin “başkarakterlerinden biri” hâline gelmesi hissi çok belirgin. Okurla bu yakınlığı özellikle mi hedefledin?
Birinci tekil anlatıcı seçmemde hem bilinçli hem de bilinçsiz olarak bu tercih vardı aslında. Kendinden bir şey bulamayanın zorlanacağı ters köşeler; kendini bulsa bile daha da zorlanacağı gerçekler bu yüzden var. Herkes kendi hikâyesinde başkarakter olduğuna inanıyor ama bazen figüran olarak kalıyoruz. Kendini arayan bulsun, demek daha doğru sanırım.
Öyküler bitiyor ama karakterler sanki hayatta kalmaya devam ediyor. Senin için bir öykü ne zaman gerçekten tamamlanmış sayılır?
Bir öykünün tamamlanmama kısmı ilgimi çekiyor. Belki beni romana mesafeli, öykü türüne yakın tutan da bu. Karakter tasarımlarında, anlatıcının anlattığı kadarıyla yaşamaya devam ederler, mantığını seviyorum. Ben onların hangi renk sevdiklerini söylemediğim sürece renkleri bile yok. O yüzden hayatta kalıp yeni öyküler yazmamı beklemeleri gerekiyor.
Arka kapakta “Üstelik devamı gelecek…” ifadesi yer alıyor. Bu senin için verilmiş bir söz mü, güçlü bir his mi, yoksa henüz adı konmamış bir ihtimal mi?
Az önce de söylediğim gibi onlar aramızda nefes almaya, bir yerlerde beklemeye ve her an rollerine hazır olmaya devam ediyorlar. Ve elbette yazmaya devam edeceğim.
Bu kitabı yazmadan önceki Esin Jale Kuzgun ile yazdıktan sonraki Esin arasında ne değişti?
Kendimi bildim bileli aynalara ve zamanın ihtimallerine inanıyorum. O yüzden bir şey değişmedi. Sadece tıpkı karakterlerim gibi ama yazmaya meftun bir Esin’im.
Ve Esin J. Kuzgun kimdir… Neden yazmaya devam edecek?
Sait Faik’in dediği gibi, “Yazmasaydım deli olacaktım.”

