Tanıklık Mesafesi
Bakışın sınırına takılan şey, çoğu zaman yalnızca geçmişin belirsiz ve tekinsiz bir gölgesidir. Bir yüzü teşhis etmeye çalışmak, ruhun derin hafızasının değil, yalnızca zihinsel dikkatin yüzeysel bir çabasıdır. İnsan, kendi iç dünyasında yer açmadığı, özümsemediği bir sureti hiçbir zaman tam olarak kavrayamaz; bu yüzden kararsızlıkla duraksar, mesafeleri daraltmaya çalışır, zihnin koridorlarına sızan zamanın tozunu dağıtmaktır derdi. Zanneder ki bakış açıları netleşince, flu görüntüler keskinleşince hatıra da kendiliğinden beliriverecek.
Oysa tanımak; bir ismi zihinde doğrulamak, zihinsel bir arşivi taramak ya da geçmiş bir takvimi temize çekmek değildir.
Gerçek tanışıklık, tanımların, kavramların ve biçimlerin sustuğu o en dar, en sessiz aralıkta başlar. Bütün bir gövde durgunlukla dururken, yüzün bütün hatları kalabalığın anonimliği içinde erirken ya da araya giren uzun yıllar aşılmaz mesafeler koymuşken; bir insanı diğer tüm varlıklardan ayıran şey, saklanması imkânsız olan tek bir kımıldanıştır. İfadenin tam ortasından geçen, kurgulanamayan, önceden provası kesinlikle yapılamayan o yegâne insani an…
Şöyle bir gözünü kısarak “Ben bunu nereden tanıyorum?” diye sorarsın kendi kendine. Oysa ben seni bana bakarken titreyen o tek bir kirpiğinden tanırım.
Sen görünüşün, sıfatların ve isimlerin peşindesindir; bense o görünüşün arkasında saklayamadığın, o tek kıl payı sarsıntının. Gözlerin büzüldüğü, zihnin zorlandığı o yerde amansız bir arayış, bariz bir tereddüt vardır. Oysa ben zaten bildiğim, ruhuma kazıdığım şey için asla çaba harcamam; çünkü bir insanı sadece hatırlamak başka şeydir, onun var oluş ritmine ve hakikatine tanık olmak bambaşka.
