Bu hikâye, Birinci Karabağ Savaşı’nda kahramanlık gösteren tankçı asker Necefov Mezahir Ramazan oğlu’nun yaşamını ve savaş yolculuğunu anlatmaktadır. 27 Ocak 1994 tarihinde Füzuli’nin Mahmudlu kasabası ve Karahanbeyli köyü uğrunda olan çatışmalardan sonra Mezahir Necefov’un akıbeti günümüze kadar bilinmemektedir.
Köyün girişinden kıvrılarak uzanan yollar, aradan ne kadar yıl geçerse geçsin, sanki geçmişin hatıralarını korumak istercesine bazı küçük izleri hâlâ içinde saklıyordu. Sokaklardaki evlerin bazılarının eski duvarları çamur ve saman karışımından yapılmıştı. Köyün merkezinde ise yıllar geçmesine rağmen hâlâ meyve vermeyen, fakat heybetini koruyan, sıcak günlerde insanların sığındığı kocaman bir ağaç yükseliyordu.
Yollardaki arklar, ara sokaklarda olduğu gibi kalmıştı. Arabaların geçmesine engel olsa da sanki kimse onlara dokunmaya kıyamıyordu. Kapıların rengi, yanlarındaki ahşap oturaklar bile olduğu gibi duruyordu. Bu yenilenmeyiş, bir şeylerin olacağına dair umudun, birilerinin özlem dolu bekleyişinin işaretiydi.
Bu köyün binlerce sakini vardı. Köyü bugüne kadar nice yağmurlar yıkamış, nice güneşler ısıtmış, nice ayazlar dondurmuştu. Ancak değişen mevsimler ve dayanılmaz sıcaklar, 1993 yılından beri donmuş olan zamanın buzunu çözemiyordu. O yıldan beri ne kadar insan dünyaya gelse, ne kadar ömür sona erse de bu köyde bir kişi hep eksikti.
Hatırası yaşasa da bedenen yokluğuna “merhum” demek bile mümkün olmuyordu. Çünkü ölümün de bir mührü vardır… Soğuk bir mezar taşı, üzerine kazınmış iki tarih ve bir avuç toprak… Onda ise bunların hiçbiri yoktu.
O ahşap oturaklardan biri de Mezahir’in baba ocağının kapısının yanında duruyordu. Annesi onu uğurladığı günden beri kapının önündeki her şeyi olduğu gibi koruyordu; tıpkı o köy gibi, o köyün insanları gibi… Annesi evin dış kapısını hiçbir zaman kilitlemezdi. Geceleri uyurken evin ışıklarını açık bırakırdı ki, Mezahir giderken nasıl açık bıraktıysa, döndüğünde de o kapıyı öyle kapatsın.
Çocukluğunda oynadığı, öğrenciyken yürüdüğü yollar hâlâ aynı çakıl taşlarıyla doluydu. Futbol oynadığı okulun sahasındaki kale direği bile yerli yerinde duruyordu. Yaycı’nın sokaklarında her on-on beş adımda bir dikilen direklerin üzerindeki leylek yuvaları da olduğu gibi kalmıştı. Her leylek mevsimi geldiğinde köye döner, sanki köyün nöbetini tutuyorlarmış gibi uzaklara bakarlardı. Sanki onların da gözleri Mezahirlerin evinin bulunduğu o sokağa çevrilmişti…
Aralık 1993…
Yaycı’nın şırıl şırıl akan ark sularının sesi hâlâ Mezahir’in kulaklarında yankılanıyordu. Fakat şimdi o şırıltı, Terter’de toprağı göğe savuran ve uzaktan gelen Grad füzelerinin uğultusuna karışmıştı. Sığındıkları siperlerden birinde, bir silah arkadaşıyla doğup büyüdükleri yerlerden söz etmeye başladılar.
Arkadaşı ona sordu:
— Mezahir, Yaycı gibi sakin bir yerden böyle kanlı bir cepheye gelmek nasıl bir duygu? Korkmuyor musun?
Mezahir son soruyu duyar duymaz toprağa çevirdiği bakışlarını kaldırdı ve gözlerini doğrudan arkadaşının gözlerine dikti. Bir eliyle silahını sıkıca kavrayarak:
— Hayır, korkmuyorum, dedi. Bir an durdu ve devam etti. — Aslında biliyor musun, ben insanın yalnızca doğduğu yeri memleketi sanırdım. Ama buraya geldikten sonra anladım ki vatan sadece doğduğun yer değildir. Vatan, korumak istediğin her karış topraktır. Bizim köyde büyüklerimiz hep 1918 yılının Mart olaylarını anlatırlardı. Ermeniler Yaycı’ya girdiklerinde ne yaşlıya acımışlardı ne de çocuğa… Yaycı o zaman en ciddi direnişi gösteren yerlerden biri olmuştu. Kadınlarımız esir düşmesin, namuslarına leke sürülmesin diye kendilerini Araz Nehri’nin sularına atmışlar.
Konuştukça sesine garip bir kararlılık yerleşti:
— Şimdi ben neden korkayım ki? Neden korkayım?! Sandığın gibi buraya huzurlu günleri geride bırakıp gelmedim. Benimle birlikte buraya, tarihin susturulamayan çığlığı da geldi. Çocukluğumdan beri dinlediğim acılar, yarım kalmış hesaplar ve unutulmayan hatıralar var içimde. Belki de burada olmam bir tesadüf değildir. Belki de kader bana, o karanlık günlerin bir daha yaşanmaması için bir görev vermiştir. Artık bu topraklar da benim için Yaycı kadar kutsaldır. Nerede olduğumun ne önemi var? Vatan dediğin, uğruna can vermeye hazır olduğun her karış topraktır. Bana düşen neyse, sonuna kadar yapacağım..
Mezahir’in bu sözlerinden sonra arkadaşının içinde dolaşan fakat belli etmek istemediği korku yavaş yavaş kayboldu. Mezahir gibi cesur bir insanla aynı siperi paylaşmanın verdiği güvenle rahatladı. Elini Yaycılı cesur askerin omzuna koydu ve korkusunu gülümsemesinin ardına gizleyerek ona umut dolu gözlerle baktı.
Siperin soğuğuna rağmen iki genç askerin paylaştığı bu samimiyet, barut kokulu havayı bir anlığına yumuşatmıştı. Fakat savaşın kendi kuralları vardı. Mezahir’in omzunu sıkan o dost eli, belki de gelecekte bu anı hatırlayan tek tanık olacaktı.
Ocak 1994…
Mezahir’in askerlik yılları, onu sıradan bir askerden çok gerçek bir savaşçıya dönüştürüyordu. Köyünün taşlı ve tozlu yollarında koşup büyüyen bu genç, şimdi tankının paletleri altında hiç bilmediği toprakları karış karış tanıyordu. Yaşamak için bulunduğun yere alışmalı, onu kendinden bir parça hâline getirmeliydin. Mezahir de bunu yapmıştı. Cepheden gelen hiçbir haber onu endişelendirmiyor, hiçbir çatışma korkutmuyordu. Tankını sürdüğü her yer, uğruna nöbet tuttuğu her mevzi onun için artık yabancı değildi. Çünkü o, vatanı sadece doğduğu yer olarak değil, korumak için mücadele ettiği her karış toprak olarak görüyordu.
Füzuli, Karahanbeyli Köyü…
Cephede durum artık son derece gergindi. Eğitimlerde her türlü zorluğa alışan, silah kullanmanın inceliklerini öğrenen askerler için gerçek sınav zamanı gelmişti. Komutanlığın emri kesindi: Savaş kabiliyeti yüksek, hazırlıklı askerler derhal Füzuli cephesine gönderilecekti. O yıllarda Füzuli sadece bir cephe hattı değil; ateşin, ölümün ve savaşın bir adım ötesi sayılıyordu.
Mezahir de kaderin seçtiği insanlardan biri oldu. Henüz yirmi bir yaşındaydı. Ama ne ateşten ne de ölümden korkuyordu. Çünkü onun zihninde ve yüreğinde öyle bir ateş yanıyordu ki, bu savaş onun için tarihin sunduğu ilk ve son fırsattı.
Məzahir tanka çıktığında, kenarda duran silah arkadaşı endişeyle bağırdı. Sesi top gürültüleri ve tank motorunun uğultusu arasında güçlükle duyuluyordu:
— Buraları tanımıyorsun! Tanımadığın yerlerde senin tankta ne işin var? İn aşağı!
Mezahir tankın boğuk sesini bile bastıran kararlı bir sesle cevap verdi:
— Şimdi neler yapabileceğim belli olacak! Eğer böyle bir anda bu tankı sürmeyeceksem, askerlikten döndüğümde hangi yüzle “Ben tank kullandım” diyebilirim?!
Bu sözleri söyledikten sonra tankın kapağını kapattı. O anda Mezahir için yabancı olan Füzuli ovası, doğup büyüdüğü Yaycı sokaklarına dönüşmüştü.
Barut kokusu, tankların homurtusu ve mermilerin uğultusu kışın ayazına karışmıştı.
Füzuli’nin Mahmudlu kasabası ve Karahanbeyli köyü yönünde yaşanan amansız çatışmalar sırasında Mezahir yine aynı inançla tankına bindi. Demirden atını doğrudan ölümün gözlerinin içine sürdü. Bu kez Mezahir’in tankı barut dumanlarının içinde gözden kayboldu. Duman yalnızca tankı değil, tankın sesini bile yutmuştu.
Kader sözünü söylemişti. Tarihe adını yazdıran bu genç adamın hiçbir zaman bir mezar taşı olmayacaktı. İnsanlar onun adını andıklarında “merhum” kelimesini dile getirmeye bile tereddüt edeceklerdi. Çünkü mezarı olmayan bir kahraman için “öldü” demek, umudu tamamen toprağa gömmek kadar ağırdı.
Yazar: Nuray Reşid

