BARIŞ BEKMEZ : BAZEN BAKIYORUM

Bazen bakıyorum hayata dair umutlarıma… Hiçbir şey kalmamış gibi.

İçimde ölen çok şey varmış gibi…

Bu yazıya başlarken bile “bazen” diye başladım. Çünkü neye, nereden, nasıl gireceğimi gerçekten unuttum. Bu bir hafıza kaybı değil. Bu, insani duyguların yavaş yavaş yok oluşu.

Ben kendimi, duygularımı, birçok şeyi kaybettim.

16.08.2017…

Saat öğleden sonra dört civarıydı.

“Annen kötüleşmiş” dediler.

Oysa annem vefat etmişti.

Ben oraya giderken ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilmiyordum. Bir insan annesi öldüğünde nasıl ağlayacağını bilmez mi?

Ben bilmiyordum.

Çünkü ben o zamana kadar gerçekten ağlamamıştım. Gözyaşı dökmemiştim.

Ama her şeyi anladığımda çok geçti.

Annem vefat etmişti.

Ben ise o an olanları, yaşananları, nasıl olduğunu bile hatırlamıyorum.

Ablamın bir arkadaşı, “Hayatımda böyle feryat figan eden birini görmedim” demiş.

Ben o anı hatırlamıyorum.

Belki de o gün, içimde bir şeyler öldü.

O gün bitti bende gözyaşı.

O gün bitti bende birçok şey.

Sevginin ne demek olduğunu… Sevilmenin nasıl bir şey olduğunu… Bir şeye gerçekten bağlanmayı… Birini kaybettiğinde canının yanmasını…

Şimdi belki diyeceksiniz ki:

“Bunları neden anlatıyorsun?”

Hemen söyleyeyim.

Çünkü ben öldüğümü fark etmeden yaşamışım.

Gerçekten öldüğümü…

Nefes almak, uyumak, uyanmak, işe gitmek, eve dönmek, hayatına devam etmek… Bunların yaşamak olduğunu sanmışım.

Meğer yaşamak değilmiş.

Sadece hayatı devam ettirebilmekmiş.

Geçenlerde annemin mezarına gittim.

Annem vefat edeli neredeyse on yıl olacak.

Ve ben annemin mezarına sadece üç kere gidebilmişim.

Sadece üç.

Ne kadar az, değil mi?

Koskoca dokuz yıl…

Neredeyse on yıl.

3.285 gün…

78.840 saat…

4.730.400 dakika…

283.824.000 saniye…

Rakamlarla baktığında ne kadar çok.

Evet, gerçekten çok.

Ama ben yıllarca bunu bahanelerle kapattım.

İlk gittiğimde onu orada bıraktım.

İkinci gittiğimde deprem olmuştu.

Son gittiğimde, yani bu hafta sonu, başka bir şey fark ettim.

Artık annem için bile ağlayamıyordum.

Hatta hiçbir şey hissedemiyordum.

İşte o an fark ettim.

Ben gerçekten hissizleşmişim.

Belki de kendimi yıllardır kandırıyorum.

Belki de insanın en büyük kaybı, birini kaybetmesi değil…

Kendi duygularını kaybetmesi.

İnsanoğlu gerçekten çok garip.

Duyguları olmadan yaşayamıyor.

Ama bazen duyguları olmadan yaşadığını zannediyor.

Aradaki çizgi o kadar ince ki…

Ben o çizgiyi şimdi fark ediyorum.

Başıma gelenler…

Yaşadığım kötü şeyler…

Eskiden beni üzen şeyler artık beni üzmüyor.

Beni yıkmıyor.

Ağlatmıyor.

Canımı bile sıkmıyor.

Çünkü ben hissizleştim.

Bazen kendime soruyorum:

Bir robottan ne farkım kaldı?

Belki de bu yazıyı okuyan biri şu an kendi hayatına bakacak.

Belki de hâlâ duyguları var.

İşte onlara söylemek istediğim tek bir şey var:

Duygularınız varken hayatın tadını çıkarın.

Sevdiklerinize sarılın.

Onlarla güzel vakit geçirin.

“Sonra yaparım” demeyin.

“Daha zaman var” demeyin.

Seviyorsanız söyleyin.

Özlediyseniz arayın.

Sarılabiliyorsanız sarılın.

Çünkü bir gün insanın elinden her şey alınabilir.

Ve bazen geriye sadece hatırlamak bile kalmayabilir.

Duygularınızın kıymetini bilin.

Çünkü duygular gittiğinde…

Geriye sadece bir beden kalıyor.

İnsan ruh ve bedenden ibaret.

Ve ruhu besleyen şey, insanı gerçekten insan yapan o duygular.

Sevgi…

Özlem…

Acı…

Mutluluk…

Kırgınlık…

Aşk…

Gözyaşı…

Hepsi.

Bazen acı çekmek bile bir nimettir.

Çünkü acıyabiliyorsan hâlâ hissediyorsundur.

Ağlayabiliyorsan hâlâ içindedir bir şeyler.

Özleyebiliyorsan hâlâ bağın vardır hayata.

Benim korkum da tam olarak bu.

Bir gün insan her şeyi kaybetmiyor.

Bazen sadece hissetme yetisini kaybediyor.

Ve o zaman anlıyor…

Duygular gittiğinde, geriye gerçekten hiçbir şey kalmıyor.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir