HERKES EYLÜLDE GELİYORMUŞ,
SEN EKİMDE GEL
Eylülün bir telaşı vardır;
henüz bitmemiş yazların,
yarım kalmış vedaların,
geri dönme ihtimali taşıyan yolların mevsimidir.
Ekim öyle mi?
Ekim başka.
Ekim, göğün rengini biraz daha derine çektiği,
ağaçların kendinden vazgeçmeyi
bir kayıp değil,
bir zarafet biçimi gibi öğrendiği zamandır.
Akşam, şehrin üzerine erken iner.
Yağmur, kaldırımlarda unutulmuş hatıraları
birer birer uyandırır.
Pencerelerde sarı ışıklar yanar;
insan, dışarıdaki soğuğa bakarken
içinde hâlâ ısınabilecek bir yer olduğunu fark eder.
Aşk da
tam böyle bir mevsimde başlamalıdır.
Her şeyin yeniden doğduğu bir baharda değil;
insanın, dünyadan biraz yorulduğu,
kendinden bile sessizce uzaklaştığı bir vakitte.
Öyle bir zamanda ki
bir çift göz, kalabalığın içinden geçip
insanın yıllardır kilitli tuttuğu bir odaya
anahtarsız girebilsin.
Bir ses,
unutulmuş bir şarkının en eski yerinden dokunsun insana.
Bir el,
tutulmadan önce bile hatırlansın.
Bazı karşılaşmalar tanışmak değildir.
İnsan bazen birine ilk kez bakar
ve tuhaf bir biçimde
onu beklediğini anlar.
Sanki hayat,
yıllardır aynı cümleyi yazıp yazıp silmiş;
sonunda doğru kelimeyi
bir ekim akşamında bulmuştur.
Ben böyle bir zamana inanıyorum.
Ne yazın hoyrat sıcaklığına,
ne baharın aceleci umuduna.
Biraz yağmur,
biraz akşam,
biraz sararmış yaprak
ve insanın içinde hâlâ ölmemiş
o tarifsiz ihtimal…
Herkes Eylülde geliyormuş, öyle diyorlar.
Sen Ekimde gel.
Ve sen geldiğinde
ben sana “neredeydin?” demeyeceğim.
Sadece anlayacağım:
Meğer gecikmemişsin.
Ben, seni karşılayabilecek kadar öğrendiğimde gelmişsin.
Yazan
Korhan KÜLÇE
09/10/2026
Balkonda, Ekim serinliğinde
