İNCİLAY ŞAHİN: KAPAN

                        KAPAN

Cenazenin öğleden sonra üçte defnedilmesiyle birlikte sanki günlerdir süren ölüm tamamlanmıştı. Sırada taziyelerin altından alnının akıyla çıkmak vardı. Bu da hallolduktan sonra köye gitmeye karar verdi.

Köye gitmek, kendine başsağlığı dileyebilmek için en iyi yol gibi gelmişti.

Uzun süren yolculuk, sisli bir yamaca sırtını vermiş ayakta durmaya çalışan tek katlı iki göz bir evin küçük bir odasında son bulduğunda yatağın üstündeki tozlu örtüyü kaldırıp yüklükten bir yorgan ve bir yastık aldı. Tüm o yorgunluğa rağmen uykuya geçmesi zor olmuştu.

Sabahın erken saatinde tavan arasından gelen tıkırtılar uykusunu bir sigara dumanı gibi dağıttı. Çayı koyduktan sonra mutfak tezgahının altında duran fare kapanını alıp tavan arasına çıktı.

Bir süre etrafına bakındı. Kapanı koymak için uygun bir yer aramanın anlamsızlığıyla bir süre olduğu yerde dikildi. Gözleri bir kenarda yığılı duran eski kitaplara takıldı. Kapanı elinden bırakıp kitaplara doğru yürüdü. Rastgele seçtiği bir kitabın tozunu eliyle sildi. Parmakları sert kapakta ürpererek gezindi.  Sararmış sayfalarındaki minik ısırık izleri onu gülümsetmişti.  Ayağa kalktı. Kapana baktı; onu en uygun yere bıraktığına karar verip aşağı indi.

Kahvaltı için aldığı birkaç parça peynir zeytini masaya koyup eski tüplü televizyonun karşısına kuruldu. Kumandanın tuşlarına basmak faydasızdı. Kumandayı kenara bırakıp kitabı eline aldı. Sayfalarını bir bebeğin saçını okşar gibi çevirdi. Birkaç sayfa çevirmişti ki kitabın arasında unutulmuş bir fotoğraf onu durdurdu. Uzun bir duvak seçmediği için bir kez daha pişman oldu. Hemen yanında elini onun beline dolamış dikilen kocasına, dudaklarının yukarı kıvrılmış kenarlarına baktı. Hakan’ın gülümseyince neredeyse bir çizgi gibi kapanan kahverengi gözlerini düşündü. Sonsuza dek kapanmış olduğunu hatırlayınca göğüs kafesinin içi kağıt kesmiş gibi sızladı.

Kocasının yanında dikilen Meryem’e ve kucağındaki bebeğe baktı. Ne çok severdi o bebeği diye düşündü. Âdettendir, oğlu olsun diye onun kucağına oturtulduğunda ne çok ağlamıştı yavrucak. Bir oğlu da olmamıştı zaten, Hakan çocuk istememişti.

Kaşlarının arasında ince bir çizgi belirdi. Kitabı kenara bıraktı. İleri doğru eğildi, dirseklerini dizlerine dayayıp fotoğrafı yüzüne yaklaştırdı. Meryem’in yan gözlerle baktığı kişi acaba ben miyim yoksa kocam mı, dedi kendi kendine.

Fotoğrafı masaya koydu.  Çayından bir yudum alıp ağzına attığı zeytini gevelemeye başladı.Kahvaltısını yaptıktan sonra dışarı çıktı.

Bahçedeki ağaçların kabukları artık iyice kavlamıştı. Biraz daha yaklaşınca kabukların altında un gibi incecik tozları fark etti. Ağaca biraz daha yaklaştı;  kırt kırt seslerine kulak kabarttı. Ellerini aniden gövdeden çekti. Ağaçların tozlarını almak komik olur herhalde diye düşünüp kıkırdadı. Dut ağacının hâlâ yeşil olan yapraklarındaki minik delikleri görünce sırtında o tüylü canlının yürüdüğünü hissetti yine. Mide bulantısı gibi bir ürpertiyle ağaçtan uzaklaştı; bakışları aşağıdan yukarıya hızla tırmandı.

Pencereye çıkan komşusunun sesiyle o yöne döndü:

— Abla hoş geldin.Ne zaman geldin abla? Duymadık.

— Aa, Seher! Hoş buldum canım. Dün akşam geldim.

— Bir işin yoksa gel çay içelim.

Canan duraksadı, ağaçlara  göz gezdirdi. Tekrar Seher’e baktı:

— Rahatsız etmeyeyim.

— Yok abla ne rahatsızlığı, İsmail evde yok zaten. Ben de çocuğu yeni uyuttum.

Canan gülümsedi:

— Peki madem.

Evinin kapısını çekip komşusunun kapısına vardı. Kapı açıktı. Içerden seslenen Seher’in sesi duyuldu:

— Gel abla, ben de çayın yanına bir şeyler çıkarıyorum.

Canan içeri süzüldüğünde Seher de elinde iki tabakla mutfaktan çıkıyordu:

— Ne iyi ettin de geldin abla. Ne zamandır kapınız kapalı. Mustafa amca vefat ettiğinden beri buralar ıssız. Sazının sesini özledik valla.

Canan gözlerindeki gülümsemede bir saza vuran bir çift nasırlı elin hâyâli canlandı:

— Ben de.

Oturma odasındaki divanlardan birine yerleşti. Önüne gelen kekten yayılan vanilya kokusu Canan’ı bir anlığına çocukluğuna götürmüştü. Sanki annesi mutfakta kek çırpıyordu. Gözü odanın duvarlarında gezindikten sonra bir köşede asılı duran aynaya takıldı aynanın kenarlarına sokuşturulmuş fotoğraflara baktı bir süre. Seher çayını önüne koyarken Canan başıyla odanın ortasında duran sobayı işaret etti:

— Erken değil mi?

— Bebek olunca erkenden kurduk. Burada havalar eylül ayında başlıyor soğumaya biliyorsun.

— Haklısın. Bizde bebek olmayınca tabii düşünemiyoruz  böyle şeyleri.

— Aman abla estağfirullah. Daha gençsin yaparsın bir çocuk elbet.

— Eşim vefat etti.

Seher’in eli ağzına gitti:

— Aa, bilmiyordum. Başın sağ olsun. Ne zaman kaybettin abiyi.

— birkaç gün oldu. Biraz kendi kendime kalayım diye geldim.

— İyi yapmışsın.

— Gelmişken de şu ağaçları ya budatırım ya kestiririm, bir şey yaptırırım.

— Valla abla ne iyi edersin. Hep böcek yuvası oldular.

— Tabii bakımsız kalınca. Böcekler kemirip duracağına keseyim gitsin.

Eve döndüğünde saat ikiye geliyordu.

Eşyaların üzerindeki tozlu örtüleri kaldırıp makineye attı. Evi süpürüp sildikten sonra kitabını alıp televizyonun karşısındaki uzanmıştı ki Seher kapıyı çaldı:

— Abla akşam bize yemeğe gel; evde bir şey yapmakla uğraşma.

Bu davetle birlikte Canan yemek pişirmek için hiçbir şey almadığını fark etti:

— Canım ya çok teşekkür ederim. Gelirim tabii.

O gittikten sonra tekrar divana uzanan Canan Seher ve İsmail’in yuvasını düşündü.

Acaba bizim bebeğimiz olsaydı nasıl bir hayatımız olurdu diye sordu kendi kendine. Bunu daha önce hayâl bile etmemişti, belki de hayâl bile etmekten kaçınmıştı. Uzanıp masanın üzerindeki fotoğrafı aldı. Meryem’in kucağındaki bebeğe baktı, ardından kocasına baktı. Meryem’in kıyafetini inceledi. Yüzüne baktı, Meryem gülümsemiyordu. Meryem’in kocası Ercan gülümsüyordu, üstelik doğrudan kameraya bakıyordu ama Meryem gülümsemiyordu. Düğünü hatırlamaya çalıştı. Meryem bütün gece gülümsemeden öylece oturmuş muydu? Galiba. Zihninin kapalı kutularını yokladı. Keşke zihnimin de tozunu alabilsem diye geçirdi içinden. Gözlerini kapadı.

Uyku onu içine çekmeye başladığında tavan arasından gelen tıkırtılarla gözlerini tavana dikti. Doğrulup ayaklarını divandan aşağı sarkıttı. Tıkırtılar bir anda kesildi. Şimdi yakaladım seni diyerek ayağa kalktı.

Tavan arasına çıktığında kapanı boş buldu. Etrafına bakındı ama tozlu eşyalardan başka bir şey yoktu. Aşağı indi.

Seher’in kapısını tam zamanında çalmıştı:

— Oo, Seher ne güzel sofra kurmuşsun.

İsmail kucağında bebekle yere kurulmuş sofranın başında dikiliyordu:

— Hoş geldin abla, geç otur.

— sağ ol İsmail, hoş buldum.

İsmail bebeği annesine uzatıp sofraya oturdu. Canan yaklaşıp bebeğe baktı:

— Maşallah pek tatlı. Adı ne?

— Murat.

— Adı da güzel. Allah analı babalı büyütsün.

Yemekten sonra bir bardak çaylarını içti. Bebek için hediye alın diyerek bir miktar parayı zorla Seher’in eline tutuşturdu:

— Eline sağlık Seher, çok teşekkür ederim davetiniz için. İyi geceler.

— İyi geceler abla.

Evin tekinsiz sessizliğine gömüldü. Kitabıyla birlikte yatağa girdiğinde saat on bire geliyordu. Uyku çabucak kucakladı onu.

Ertesi gün ağaçların budanması işi için bir köylüyle anlaştı. Ağaçların durumuna bakan adam bazılarının tamamen kesilmesi gerektiğini söylemişti. Erkenden işe koyuldular. Adam ağaçları budarken Canan dalların çatırdayarak gövdeden ayrılışını kollarını göğsünde kenetleyerek izledi. Ayrılan her dal sanki tamamlanmış bir hikâyeyi de beraberinde götürüyordu. Ağaçlar bu dallardan kurtuldukça Canan,teninin altında yeni bir dal sürgün veriyormuş gibi sızladı. Başlamaya hazır yeni hayatının ilk sancılarını böyle hissetmek ona bir canlılık da veriyordu.

Kesilmesi gereken ağaçlar da kesildikten sonra dut ağacının yapraklarını sordu. Adam ağacın ilaçlanması gerektiğini ama bunun için yapraklarının tamamen dökülmesi gerektiğini söyleyince Canan Kasıma kadar bekleyemeyeceğini söyledi:

— Ben gittikten sonra ilaçlama işini de yapar mısın?

Adam tereddüt etmedi:

— Tabii abla ne demek. Sen ilacı al, ben hallederim sana da haber veririm.

Adam bahçeye şöyle bir göz gezdirdikten sonra kafasını salladı:

— Ağaçları yeniledin abla. Artık daha sık gelirsin.

— Niyetim o kardeşim. Evi de elden geçireyim diyorum.

Adam sıvaları yer yer dökülmüş, sacdan çatısı paslanmış eve baktı:

— Evin işi uzun. Ama değer, yazın buralar çok güzel olur. Neyse abla başka bir emrin yoksa ben gideyim.

— sağ ol kardeşim. Kesilen odunlar işine yararsa al.

Eline zorla biraz para sıkıştırdıktan sonra adamı uğurlayıp bahçede biraz dolaştı. Bir süre dikilip dut ağacının delik delik olmuş yapraklarına baktı. Yarın gidip ilaç alayım, gitmeden halledeyim şu işi diye düşündü.

Tavan arasına çıkıp kitaplardan birkaçını ayırdı. Hâlâ boş olan kapana baktı. Elbet yakalayacağım seni dedi kendi kendine.

Aşağı indiğinde adamın yanında iki oğluyla geri geldiğini, bahçedeki dalları ağaç gövdelerini kesip küçülttüğünü gördü.

Eve girip kucağındaki kitapları yere döktü. Sayfalarını karıştırdı, sanki fotoğraf değil de yeni deliller arar gibiydi gözleri. Kapı çaldı. Seher kucağında bebeğiyle kapıda dikiliyordu:

— Abla ağaçları halletmişsin.

— Evet evet bir tek dut ağacını ilaçlatma işi kaldı. Onu da ben gittikten sonra halledecek sağ olsun.

— İyi olmuş abla, bir ihtiyacın olursa söyle biz de yaparız.

Bu sırada huzursuzlanan bebeğini emzirip uyutmak için ayrıldı.

Canan kitapların başına döndü, yeni bir delil bulamamıştı. Masanın üzerinde duran o fotoğrafı tekrar eline aldı. Meryem’in bebeğine daha dikkatli baktı, o zamanlar sekiz aylıktı. Onun kucağında ağlayan bebek bıraksan kocasının kucağında saatlerce durabilirdi. Kocası ne çok severdi o bebeği. Sanki…

Kedinin mutfaktan gelen tıkırtısıyla gözlerini kırptı.

Yatağa zihnindeki tıkırtılarla girdi. Bir cenin pozisyonunda duvarı izledi. Sabaha karşı uykuya daldı. Erkenden çalınan kapı onu uykunun ellerinden kurtarmıştı.

Ağaçları budayan adamla ilçeye indiler. Uygun tarım ilacını bulması zor olmadı. İlçede işlerini hızlıca halledip eve döndü. Hızlıca valizini hazırladı, öğleden sonra yola çıktı.

Yolculuk yaklaşık beş saat sürmüştü. Yol boyu kesilen ağaçları, düşen dalları ve dut ağacının yapraklarını düşündü ama o fotoğraf hep gözünün önündeydi. Eve girer girmez valizini bir kenara atıp düğün fotoğraflarının olduğu albümü çıkardı.

Parmakları hızla Meryem’in olduğu fotoğrafları aradı. Onun olduğu çok az fotoğraf vardı ve gerçekten de o gece neredeyse hiç gülmemişti sadece bir fotoğrafta gülümsüyordu. Hakan’la dans ettiği fotoğrafta… Hakan da gülümsüyordu.

Sayfaları hızlıca çevirdi. Hakan’la ilk danslarını yaptıkları fotoğrafı buldu. İki fotoğrafı yan yana koydu. Neden bana öyle bakmadın Hakan, dedi.

Ercan’la Meryem’in ne zaman evlendiğini hatırlamaya çalıştı. Biz tanıştığımızda evliydiler ve Meryem hamileydi, diye düşündü. Sanki zihninde bir  kapan tık diye kapanmıştı.

Telefonuna uzanıp ortak arkadaşlarından birinin ismini buldu, bir süre bu isme baktı. Yanına sokulan kedinin bacağına sürtünmesiyle irkilip telefonu kenara bıraktı.  Eli kedinin başında gezinmeye başladı.

Zihni kediyi aldıkları güne gitti, kucağına alıp sarıldı. Kedinin dili telaşla yüzünde gezindi.

Ağlamak istedi, ağlamadı.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir