AİZANOİ ANTİK KENTİ
Geçtiğimiz bahar, Kütahya’dan Manisa istikametine doğru giderken Çavdarhisar ilçesine uğradım. Sabahın erken saatleriydi. İlçenin girişindeki kahverengi “AİZANOİ” tabelasını takip ederek sağa doğru döndüm. Daha önce Aizanoi Antik Kenti’yle ilgili fotoğraf ve videolar görmüş, tarihçesi hakkında kısaca bilgi edinmiştim. Bu sefer de Aizanoi’yi çıplak gözle görmek istiyordum. Merak etmeyin, sizlere uzun uzun tarihi bilgiler vermeye çalışacak değilim. Bunları zaten internette bulabilirsiniz. Ben sizlerle kendi izlenimlerimi, duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Küp küp taşlardan Arnavut Kaldırımı formunda döşenmiş bir caddenin sağında solunda birkaç apartman biraz daha ilerisinde de köy evleri vardı. Kasabanın batıya doğru çıkışında köy evleriyle birbirine geçmiş antik kalıntılar beni karşıladı. Küçük bir çayın üzerindeki küçük bir köprüden geçerken hemen sağda, aynı çayın üzerinde tarihi bir köprü görünüyordu. “Ören Yeri Ziyaretçi Girişi” tabelalarını takip ederek bir otoparka ulaştım. Aracımı park ettikten sonra yürüyerek ziyaretçi girişine kadar geldim. Ancak hem bilet satılan ofiste hem de ören yeri kapısındaki kulübede kimsecikler yoktu. Ya ben çok erken gelmiştim ya da yaz sezonu henüz başlamadığı için ören yeri ziyarete kapalıydı. Olsun, ben tel örgülerin kenarı boyunca yürüyüp etrafı seyredebilirdim.
Hemen sağ taraftaki bir tepenin üzerinde bütün haşmetiyle dünyanın en iyi korunmuş tapınaklarından biri olan Zeus Tapınağı yükseliyordu. Zaten Anadolu’da hangi antik kente gitsek bizi ya Zeus, ya da ikiz kardeşler Artemis veya Apollon tapınakları karşılıyordu. Tapınağın sağlam kalan duvarları ve ön cephesindeki sütunlar muhteşem görünüyordu. Yürüdüğüm yolun sağı, solu, kaldırımlar, şarampoller hep antik yapı kalıntılarıyla doluydu. Bunların hemen yanında önünde mavi bir traktör ve tarım aletleri bulunan kocaman bir köy evi duruyordu. Dedim ya bu mahallede tarihi eserlerle köy evleri birbiri içerisine geçmişti.
Köy evlerinden bazıları Osmanlının son dönemlerinde bazıları ise cumhuriyetin ilk yıllarında yapılmışa benziyordu. Binalar, fabrika tuğlalarının henüz yaygınlaşmadığı dönemlerde ahşap hatıllı taş duvar ve çatma duvar şeklinde inşa edilmişti. Bunu daha önce Afrodisias’ta da görmüştüm. Buralara gelen ilk Türkler, etraftan topladıkları taşlarla tarihi eser kalıntılarını harmanlayarak Roma döneminin ihtişamıyla asla örtüşmeyen basit binalar yapıp içinde yaşamaya başlamışlardı. Ortalama bir insan ömrünün otuz iki yıl olduğu taş ustaları tarafından milyonlarca saat mesai harcanarak yontulmuş güzelim tarihi eserler adeta kapanın elinde kalmıştı. Ören yerini çevreleyen çit boyunca yürümeye devam edip biraz önce araçla üzerinden geçtiğim çayın kenarına geldim.
Burası o dönemlerdeki adıyla Penkalas Nehri’ydi. Üzerindeki Roma Köprülerinden sadece ikisi ayakta kalmıştı. Ben şimdi 2. yüzyıldan kalma tarihi bir roma köprüsü üzerinde yürüyordum. Yer yer yıkılmış olan köprü Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmişti. Köprü üzerinden sadece yaya geçişine izin veriliyordu. Köprü zemini üzerinde yapıldığı dönemlerden beri ayakta kalan devasa taş bloklar aynen korunmuş, restore edilen bölümler o blokların formuna uydurulmuştu. Roma döneminden kalma bu taş blokların üzerinde atlı arabaların tekerleklerinin aşındırmasıyla oluşmuş on, on iki santim derinliğinde çukurluklar vardı. At nallarıyla ve ahşap tekerleği çevreleyen demirlerin aşındırmasıyla oluşan bu çukurluklar beni adeta büyüledi. Öyle ya, granit kaya bloklarını bu kadar aşındırmak için acaba kaç milyon atlı arabanın buradan geçmiş olması gerekirdi?
Bizler sahip olduğumuz bütün teknolojik imkânlara rağmen ıslah etmeden yerleştiğimiz nehir yataklarında canlarımızı ve mallarımızı kaybetmeye devam ederken bundan tam iki bin yıl önce Penkalas Nehri devasa kumtaşı bloklarıyla ıslah edilmiş, taşkınlar önlenmişti. Roma köprüsünün yarım daire şeklindeki kemerlerinin nehir içerisindeki durgun suya yansıyan görüntüsü tam daire şeklinde algılanıyor, tarihi Roma Köprüsü, altında taştan tekerleri olan yürüyen bir köprüye benziyordu. Penkalas Nehri üzerinde ayakta olan her iki roma köprüsünün doğu tarafındaki çıkışlarına “Burada artık Müslümanlar yaşıyor” dercesine tek minareli küçük birer cami yapılmıştı.
Bol bol fotoğraf ve videolar çekerek Tarihi Roma Köprüsü üzerinden karşıya geçtim. Etrafında eski köy evlerinin bulunduğu dar bir sokaktan geçerek biraz önce araçla geçtiğim köprüye geldim. Etraftaki köy evlerinin alt katlarında ya da bahçelerinde yaz aylarında açık olduğunu tahmin ettiğim küçük salaş kafeler, gözlemeciler ve hediyelik eşya dükkânları vardı. Aizanoi Kenti bir nehrin iki yakasına kurulmuş ve beş adet taş köprüyle birbirine bağlanmıştı. Şimdi iki bin yıl öncesine gidip bu köprülerden gelip geçen arabaları ve insanları görmek muhteşem olurdu. Nehrin doğu yakasında dünyanın ilk ticaret borsa binası (macellum) ve diğer antik yapılar bulunmaktaydı. Eskiyle yeninin, estetikle ilkelliğin iç içe olduğu sokaklardan geçerek, aracımı park ettiğim alana ulaştım. Aizanoi’de dikkatimi çeken şeylerden biri de gürül gürül akan sularıyla etrafta bolca bulunan çeşmelerdi. Bazıları iki hatta üç olukluydu. 2012 yılından beri Unesco Dünya Mirası geçici listesinde bulunan Aizanoi Antik Kenti’ni mutlaka gezip görmenizi tavsiye ederim. Sevgilerimle
Necati KüçüK
( Az Efe )

