GİZEM GÖKMEN:SOLUK RENKLER

Soluk Renkler

Denizin maviliğinde buldum kendimi, bulutun beyazında, kuşun gümüş kanadında ve gök kuşağının en parlak renginde. Güneş aydınlatırken ruhumu, gökyüzünün berraklığında yüzüyordum. Hava sakin ve sessizdi. Aşağıda en derin maviler bana el sallıyordu.

Günlerce uçtum hayallerimin kollarında; sevinçlerim ve rüyalarım heybemin içinde duruyorlardı. Arada bir çantama bakıp doyuruyordum benliğimi… Kimse bilmiyordu neler biriktirdiğimi; insanlara göstermemiştim en güzel rüyalarımı, bir gün olacaklarını bildiğim için saklıyordum en kuytu yerlerde. Renklerin arasında, bulutların en tepesinde yürüyordum bildiğim adımlarımla. Geçmişten kısa alıntılarla birlikteydim ve gelecek için heyecanlı adımlarım vardı. İşte demiştim, işte bu sefer sıra bana gelmişti. Ağız dolusu gülmenin, sevmenin ve sevilmenin en canlı renklerinin içinde yüzmek için hazırdım… Bilemezdim ki bu hava böyle sükûnetli bir şekilde bana rehberlik edecek. Bir gün gri bir bulut yaklaştı, ağır ve ürkütücü; gökyüzünde sığınacak bir bulut bulamamıştım. Aslında hep vardı yanı başımda ama bu sefer kaçmıştı grilerin soluk yüzlerinden dolayı. Boynuma taktığım heybem savruluyor ve hayallerim içinden çıkarak rüzgârın pençeleri arasında kalıyordu. Elimi uzattığımda bir türlü yakalayamıyordum. Gri canavar benimle dalga geçer gibi sağdan sola savuruyordu. Güvende olduğumu bildiğim gök kuşağı bir türlü yanıma gelmemişti, belki de gelememişti. Nasıl gelsin ki etraf toz duman, fırtına savuruyor özlemleri, rüyaları ve renkleri.

Gri kasırga ne varsa elimden alıp uzaklara götürdü; güvenimi, sevgimi ve duygularımı. Ağlamak ve bağırmak istesem de bir türlü sesim çıkmıyordu. Peşinden uçmak, yakalamak istesem de o gri fırtına benim olduğunu zannettiğim tüm güzellikleri elimden almıştı. Belki de onlar gitmek istemişti, bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey vardı; o sakin mavilikler artık ortada yoktu. Bulutlar yerlerinde değildi ve heybem benden çok ama çok uzaklardaydı. Gökyüzünün koynunda savrulurken belirsizliklerle bir ışık çarptı gözüme. Aşağıya doğru düşerken tutunacak bir yer ararken yakaladı o ışık beni; bir deniz fenerinin kuytusuna sığınmıştım. Renklerim solmuş ve ıslaktım. Etrafıma bakarak bir elin beni bulup kurtarmasını bekliyordum. Ama o bir zamanlar yanımda olan eller bir türlü bana ulaşmak istemiyordu. Eskiden bana “Senin aşkın ne renk?” diye soranlara en derin mavileri, en parlak yeşilleri söylerdim. Şimdi mi? Şimdi aşk sadece siyah ve karanlık… Renklerimi solduran zifiri bir karanlıktan başka bir şey değil. Dibi olmayan bir kuyu misali gidiyorsun, ama nereye gittiğin belli değil; önünü aydınlatacak ne bir ışık var ne de bir renk. Kapkara bir dünya gibiydi aşk.

Eskiden ne güzel renklerim vardı benim. Belki bir hayalin peşinde ördüğüm renkler, belki de gerçekten olması gereken ama bir türlü olmasına fırsat verilmeyen renk dalgaları. Şimdi hiçbiri kalmadı geriye. Ben bir deniz fenerinin dip köşesinde kalbimi iyileştirirken gökyüzü hâlâ kapalı…

Avuçlarımın arasında sıkıca tuttuğum birkaç renk tutamını da bir eskiciye emanet ettim. Belki bir yerlerde kalbi siyah insanlara ışık olur diye. Ben mi? Ben siyahların en dibindeyim artık…

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir