EBRU ŞEN DALKILINÇ:ANLAMSAL BİR MESELE

ANLAMSAL BİR MESELE
Anlamak: Bir şeyin ne demek olduğunu, neye işaret ettiğini kavramak.
Anlaşılmak: 1. Anlama işine konu olmak.

  1. Belli olmak, ortaya çıkmak.
    Anlamak ve anlaşılmak kavramları özünde iki duygu barındırır: Tevazu ve sabır.
    Tevazu: Alçak gönüllülük.
    Sabır: Acı, yoksulluk, haksızlık vb. üzücü durumlar karşısında ses çıkarmadan
    onların geçmesini bekleme erdemi, dayanç.
    “Her işin başı sabırdır” derler, bu söz anlaşılmak konusunda da geçerlidir.
    Kendimizi anlatırken sabırla, ince ince işlenmiş bir nakış gibi anlatmalıyız ki
    anlaşılabilelim. Tabi ki dinleyenin sabırla dinlemesi daha da önemlidir. Karşımızdakini
    anlayıncaya kadar büyük bir sabır ve anlayışla, empati kurarak dinlemeliyiz.
    “Tevazu işin neresinde” diye soracak olursanız şöyle izah edebilirim: Alçak
    gönüllülük bir karakter biçimidir aslında. Anlamak ve anlaşılmak için gözümüze bir perde
    çeken kibirden uzak durmalı her şeyi olduğu gibi algılamalıyız ne eksik ne de fazla.
    Anlaşılmak için önce anlamayı bilmek gerekir. Birileri tarafından anlaşılmayı
    bekleriz genellikle. Anlaşılmaktan ziyade anlaşılmamak bizim zihnimizi yorar ve sürekli
    olarak bunun üzerinde düşünürüz. Yaşadığımız hayat koşullarında, bulunduğumuz
    çevrede, arkadaş ortamımızda ya da ailemiz ve partnerimiz tarafından anlaşılmadığımız
    gerekçesiyle sitem ederiz hep birilerine.
    Kendimizi anlatmayı denedik mi hiç ya da anlattıysak da ne kadar doğru
    anlatabildik?
    Kendimizi doğru bir şekilde ifade edebilmek için öncelikle kendimizi çok iyi
    tanımalıyız. Herkes kendini iyi tanıyabilir mi? Belki hayır çünkü yaşadığımız her olay,
    içinde bulunduğumuz her durum bizi an be an değiştirir. Bu köklü bir değişim olmaz
    elbette ama yine de nefes aldığımız her an bizde izler bırakır. Bunlar belki küçük küçük
    izler olduğundan farkına varamayız hemen. Zaman geçtikçe kendimizdeki değişimleri
    fark ederiz ancak.
    Örneğin konuşkan, iletişim becerisi iyi ve dışa dönük biriyken zamanla
    ilişkilerimizde yaşadığımız olumsuzluklar sebebiyle yavaş yavaş kendi içimize dönebiliriz
    belki. Daha az iletişim kurmaya başlarız ya da iletişim kurmak istediğimiz kişiler ile ilgili
    daha seçici davranabiliriz. Hayat tecrübemiz bize “konuşmanın kendinden eksilmek”
    olduğunu öğretirse tercihimizi farklı yönde yapabiliriz.
    Kendimizi, içinde bulunduğumuz durumu hissettiklerimizi ve yaşadıklarımızdan
    etkilenme şeklimizi doğru ve eksiksiz anlatabilirsek doğru olarak da anlaşılırız.
    Neticede anlaşılmama durumunda tek sorumlu karşı taraf değildir. Elbette ki onlar
    da sorumludur ancak iletinin kaynağı olarak kendimiz daha çok sorumluyuzdur bu
    durumdan.
    Bu noktada şu soruyu sormamız gerekir kendimize: Peki ben kendimi neden doğru
    anlatamıyorum?
    Öncelikle kelime dağarcığımızın yetersizliği buna sebeptir. İkincisi olaylar,
    durumlar ve duygu durumlarımızla ilgili çözümleme becerimizin düşük olmasıdır. Başka
    bir deyişle kendimizi ve duygularımızı tanımıyor olmamızdır.
    Bilinçli ve farkındalığı yüksek yetişkin bir insan hayatı boyunca kendini anlamaya ve
    geliştirdiği kişiliğin sebeplerini bulmaya çalışır. Kendimize açılan her pencereyi ve bu
    pencereleri bize açanları keşfetmeye çalışırız.
    Bilgi birikimimiz ve kültürümüz de kendimizi doğru aktarmada etkin bir rol oynar.
    Yaşadığımız toplumun olaylara ve insanlara verdikleri tepkiler de karakterimizin
    şekillenmesinde pay sahibidir.
    Bütün bunlar bir araya geldiğinde biz kendini doğru anlatan ya da anlatamayan
    kişiler olarak hayatta varlık gösteririz.
    Kendimizi doğru aktarabildiğimizi varsayarsak anlaşılır mıyız peki? Muhtemelen
    evet çünkü karşı tarafın anlama yeteneği ve empati kurabilmesi anlatılanları olduğu gibi
    anlamasını sağlar.
    Burada önemli olan bir diğer unsur da yargılamadan dinlemektir. Dinlerken
    konuşan kişinin söylediklerinde yanlış aramak ya da onu suçlamaya çalışmak iletişimin
    en büyük engellerindendir. Yani diyebiliriz ki dinleyicinin herhangi bir ön yargısı
    olmaksızın dinlemesi anlaşılma konusunda büyük önem taşır.
    Bütün bunları göz önünde bulundurarak her şeyin tam ve kusursuz olduğunu
    düşünürsek anlaşılmamak için hiçbir sebep yoktur.
    Bireysel olarak ya da toplumsal olarak anlatıcının anlaşılmak istediği konusunda
    anlaşılabilmesi için kendi eksiklerini gidermesi gerekir. Öte yandan dinleyici biz isek
    anlatılanları anlamak için iyi bir dinleyici olmamız gerekir.
    Anlatamamak ya da anlaşılmamak üzerine şikâyet etmeden önce kendimizi
    iletişimde yetkin ve donanımlı bir hale getirmeliyiz.
    Not: Anlaşıldığımı umarak anlatabilen ve anlayabilen bireyler olmamızı diliyorum.
    Ebru ŞEN
    Ekim 2026 BURSA

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir