Öykü.. KULAĞINI KESEN ADAMIN RENKLERİ.. Oya ÇETİN

KULAĞINI KESEN ADAMIN RENKLERİ

Güney Fransa’nın Arles kasabasında yaz, toprağın damarlarından fışkıran bir altın ırmak gibiydi. Güneş, sabahın ilk saatlerinde bile gökyüzüne hükmediyor; beyaz badanalı duvarların üstüne ateş gibi vuruyor, taş sokaklarda titreşen bir ışık serpintisi yaratıyordu.
Her şey, bir ressamın eline geçmek için sabırsızlanıyordu: toprak, hava, ses ve renk…

Vincent Van Gogh, mavi paltosunu omzuna atıp o sıcak sokağa adım attığında, gözlerinin önünde dünya birdenbire bir tabloya dönüşüverdi. Vincent Van Gogh’un yüzü, fırça darbeleriyle oyulmuş bir toprak parçasını andırırdı; her çizgisi, yaşadığı acıların iziyle derinleşmiş, her kırışığı bir sessiz çığlık gibi gözlerinin kenarına kazınmıştı.
Bakışlarında hem bir çocuk saflığı hem de Tanrı’yı sorgulayan bir deliliğin ateşi vardı;
maviyle sarı arasında gidip gelen bir ışık, gözbebeklerinde sabırla titrerdi.

Sarı saçları, rüzgârla dağılmış buğday taneleri gibi yüzüne düşerdi; yüzünün solgunluğu, geceleri fırça ışığında uykusuz geçen saatlerin sessiz tanığıydı.
Ellerine bakıldığında, sanki taş oymuş bir heykeltıraşın elleri gibi çatlamış, ama her çatlağın içinde bir renk kalmıştı; kırmızı, turuncu, kobalt, biraz da kan.

Onun duruşunda bir tereddüt vardı: Sanki bir yanı Tanrı’ya dua etmek istiyor, diğer yanı o Tanrı’yı sorguluyordu. Yürürken omuzları hafifçe öne eğilirdi, ama başı her zaman göğe dönüktü çünkü orada gördüğü yıldızlar, kimsenin görmediği kadar canlıydı.

Ruhu, bir tarlanın ortasında esen rüzgâr gibiydi: görünmezdi ama geçtiği her yerin rengini değiştirirdi. Ne tam akıllıydı ne de tam deli çünkü o, ikisinin sınırında doğan o ince ışık çizgisinde yaşardı.

Yalnızlığı ona işkence değil, ilham verirdi. Kendine dost aramazdı, çünkü renklerle konuşabiliyordu. Ve ne zaman bir tuvalin başına geçse, yüzündeki hüzün bir anlığına çözülür,
gözlerinin kenarındaki o gergin damarlar yumuşardı. O an, Vincent insan olmaktan çıkıp bir ışık hâline gelirdi. “Benim içimde bir ateş yanıyor,” derdi kendi kendine,
“ama kimse o ateşin hem yaktığını hem ısıttığını görmüyor” derdi sessiz çığlığıyla.

Ve gerçekten, yüzüne bakan biri, orada hem yaşamın hem ölümün izini aynı anda görebilirdi.
Çünkü Vincent Van Gogh’un yüzü bir portre değil, insan ruhunun yanarken parlayan bir aynasıydı. O, sıradan insanların gördüğü gibi görmüyordu dünyayı; onun için bir gölge bile anlam yüklüydü, bir renk bile hikâye taşıyordu. O sabah, gökyüzünün maviyle değil, sarıyla konuştuğunu duydu. Sarı, sadece bir renk değildi onun için; yaşamın nabzı, Tanrı’nın nefesi, insanın içindeki umut ateşiydi.

Kasabanın dışına yürüdü, tozlu yollardan geçerek tarlalara ulaştı. Rüzgâr, olgun buğday başaklarını nazikçe okşarken, güneşin altında başlarını göğe çevirmiş ayçiçeklerini gördü.
Onlar, sanki gökyüzüne bakan sessiz çocuklardı; her biri güneşten bir parça almış, içlerine saklamış gibiydi. Bazıları dimdik, gururlu ve canlıydı; bazıları başını eğmiş, yorgun ama vakur duruyordu. Bir tanesi yeni açmıştı, yapraklarının ucunda hâlâ sabah çiyi duruyordu.
Diğeri solmuştu, rengi sarının acısına dönmüştü.

Vincent onların arasında yürüdü, elini toprağa sürdü, güneşin sıcaklığını avucunda hissetti. “Siz ışığı emiyorsunuz,” dedi kendi kendine, “ama ben sizi ışığa çevireceğim.” Vincent, ağır adımlarla ayçiçeklerinin arasına yürüdü; her birinin yüzü, göğe dönük bir dua gibiydi. Eğildi, parmaklarını toprağa sürdü, toprak sıcak, ama yalnızdı. Güneşin kavurduğu o ince toprak zerreleri, avuçlarının içinde yaşamla ölüm arasında titreyen küçük kalpler gibi ısındı.

Bir an sustu, rüzgârın sesini dinledi; her şeyin içinde bir nefes, bir kalp atışı vardı.
Gözlerini kapadı, güneşin ışığını ellerinde değil, kalbinde hissetti. Ve alçak bir sesle, sanki bir itirafı kendi içine fısıldar gibi söyledi: “Siz ışığı emiyorsunuz, ben ise yanarak sizi ışığa çevireceğim. Siz göğe uzanıyorsunuz, ama ben yerin altında bile güneşi bulmak zorundayım.”

O an, toprağın içinde bir sıcaklık değil, bir acı gezindi çünkü o ışığı yalnız görmek istemiyor, onunla bir olmak istiyordu. Ayçiçeklerinin gövdeleri rüzgârla eğildi; sanki ressamın sözlerini duymuş, ona başlarıyla selam veriyorlardı. Vincent anladı: Işık bazen gökten inmezdi, bazen toprağa düşen bir gözyaşından doğardı.

Eğildi, bir demet ayçiçeğini kopardı. Onları evine götürürken, rüzgâr onun arkasından sarı tozlar savuruyordu. O tozlar, sanki resmin ilk serpiştirilen fırça darbeleriydi; daha tuvale değmeden doğmuş renkler.

Küçük, güneşle kavrulmuş sarı evin pencerelerinden ışık içeri taşarken, Vincent vazoyu masanın üzerine koydu. Camdan sızan rüzgâr, perdeyi hafifçe oynattı; o an sanki evin içinde görünmez bir el dolaşıyordu. Her şey sessizdi, ama sessizliğin içinde yankılanan bir nabız vardı ışığın nabzı.

Paletinin üzerine renkleri dizdi: kadmiyum sarısı, krom sarısı, biraz turuncu, çok az mavi…
Ama o gün her renk, sarının kölesi olmuş gibiydi. Sarı öylesine hükmediciydi ki, tuvalin üstündeki diğer bütün tonlar onun etrafında eğiliyor, sanki bir güneşin etrafında dönen gezegenler gibi ona bağlanıyordu.

Vincent fırçayı aldı, elinin titremesine aldırmadan boyayı sürmeye başladı.
Tuvalde bir patlama oldu, sessiz, ama göz alıcı bir patlama. Renkler birbirine çarptı, çizgiler kıvrıldı, formlar doğdu. Sanki her fırça darbesiyle Tanrı yeniden yaratılıyordu. “Ey sarı,” dedi, “senin içinde hem ölüm hem doğum var.”

Boya kokusu odayı doldurdu, ama o koku ona hastalığı değil, özgürlüğü hatırlattı.
Her fırça darbesinde yalnızlığı biraz daha azaldı; sanki çiçeklerle konuşuyor, onların sessiz dilini öğreniyordu. Ayçiçekleri artık masadaki sıradan çiçekler değildi, onlar onun dostları, kardeşleri, belki de Tanrı’nın yüzünü taklit eden çocuklarıydı.

O an, Vincent içinden geçirdi: “Eğer insanlar beni anlamazsa, belki çiçekler anlar.” Dışarıda akşam oluyordu. Güneş batarken tarlaların üstüne turuncu bir örtü serildi. Rüzgârla uzaklardan gelen kilise çanı sesi, sanki tabloya karıştı, fırçayı bıraktı, tuvalin karşısında durdu. Gözleri nemliydi; çünkü karşısında sadece boyalarla değil, kendi kalbiyle çizilmiş bir mucize duruyordu.

“Benim için sanat, Tanrı’nın sessizliğini duymaktır. Güneşin sarısında insanın kalbi çarpar,
ama o sarı solduğunda, her şeyin anlamı kaybolur. Ayçiçekleri, bana yaşamın en kısa hâlini gösterdi: doğmak, yönünü güneşe çevirmek ve sessizce ölmek.” Renkler onu anlıyor o renklere hükmediyordu.

Günler birbirini kovaladı. Ayçiçekleri vazoda solarken, Vincent onları bir kez daha çizmeye başladı, ölürken bile ışık saçtıkları için. Ev, boya kokusu ve sarı tozla dolmuştu. Pencereden süzülen güneş ışığı bile, tabloya sığmak ister gibiydi. Duvarlarda onlarca ayçiçeği resmi asılıydı. Birinde beş çiçek, birinde yedi, birinde on iki… Hepsi farklıydı ama hepsinin kökünde aynı kelime yatıyordu: umudu kaybetme.

Bir akşam, dostu Paul Gauguin geldi. Gauguin tabloya baktı, başını iki yana salladı. “Vincent,” dedi, “bu kadar sarı delilik değil mi?” Vincent gülümsedi. “Delilik, gölgede durup ışığı beklemektir, Paul. Ben ışığın kendisine gittim.”

Ama o akşam iki ressamın arasında görünmez bir fırtına esti. Renklerin dili farklıydı; biri duygunun, diğeri mantığın ressamıydı. O geceden sonra sarı evin sessizliği değişti, ışık artık sıcak değil, yakıcıydı. “Taşra havası her yerde,” dedi arkadaşı.

Vincent yalnız kaldı. Ama yalnızlık, onun en sadık modeli oldu, çünkü o artık insanı değil, ışığı çiziyordu.

Saint-Rémy akıl hastanesinin taş duvarları arasında zaman ağırdı ve rüzgâr, pencerenin demir parmaklıklarından geçerken hüzünle konuşuyordu. Arles’in sarı ışığı çoktan sönmüş, yerini ağır, yorgun, derin bir mavi sessizlik almıştı.

Vincent penceresinin önüne sandalyesini çekti, dışarıda gökyüzü, bir deniz gibi kıvrılıyor, yıldızlar o denizde balıklar gibi yüzüyordu, ama o yıldızların ışığı bile acıyla titreşiyordu.
Her biri sanki birer yara, her biri birer umut kalıntısıydı. “Ne garip,” diye düşündü, “insan karanlıkta bile ışığı hayal etmekten vazgeçemiyor.”

Gecenin sessizliğinde nefes almak bile zordu. Odanın beyaz duvarları bir mezar kadar soğuktu, ama dışarıda gökyüzü bir kilise kubbesi gibi parlıyordu Tanrı sessizdi ama yıldızlar, O’nun kelimeleriydi.

Vincent, elini fırçaya uzattı. “Benim dinim bu,” dedi fısıltıyla,
“boya, tuval ve ışığın suskunluğu.”

O gece, rüzgâr delirmiş gibiydi, pencereden içeri giren hava, mum alevini eğiyor, gölgeleri dans ettiriyordu, tuvalin önüne geçti ve renklerin dili olmaya başladı.
Kömür kalemle birkaç çizgi attı, sonra boyayı karıştırdı: ultramarin mavi, kobalt mavi, siyaha yakın mor, biraz beyaz…

Fırça tuvale değer değmez gökyüzü dönmeye başladı. Bir girdap, bir rüya, bir dua gibi kıvrılıyordu çizgiler. Her fırça darbesinde kalbi daha hızlı atıyor, her renk değişiminde içinden bir parça kopuyordu.

Yıldızları büyük ve parlak yaptı. Çünkü o yıldızlar, gökyüzünde değil, onun içinde yanıyordu. Ay’ı kocaman, kabaran bir kalp gibi çizdi. Köyü küçük, basit, karanlık bıraktı
çünkü dünya, ruhunun içindeki gökyüzüne göre sönüktü.

Birden, pencereden bir rüzgâr esti, mum söndü, ama Vincent’ın yüzü, tuvaldeki yıldızların ışığıyla aydınlandı. Tanrım,” dedi, “ben gökyüzünü değil, seni arıyorum.” O anda, mavi bir sessizlik yayıldı odaya; fırça durmuştu ama resim hâlâ hareket ediyordu. Gökyüzü dönüyordu, yıldızlar yaşıyordu.

Geceler birbirini kovaladı. Vincent her sabah uyanıyor, aynı tabloya bakıyor,
ama sanki her seferinde başka bir gökyüzüyle karşılaşıyordu. Bir gün gökyüzü umutla dönüyor, ertesi gün karanlık bir girdap gibi onu içine çekiyordu. Hastane bahçesinde yürürken, ağaçların gölgeleri bile onun resimlerindeki çizgiler gibi dalgalanıyordu. Gerçek dünya artık tabloyla karışmıştı. Bir çiçeğe baktığında renkleri duymaya başlıyor,
bir sesi duyduğunda onu renk gibi görüyordu. “Belki de delilik, renklerin konuştuğu yerdir,” diye mırıldandı. Bir akşam, hastane papazı yanına geldi. “Tanrı seni affetsin evlat,” dedi.
Vincent gülümsedi. “Tanrı beni affetsin mi?” Ben sadece O’nun ışığını arıyorum; ama O, benden hep biraz uzakta duruyor.”

Ay yükselmişti. Gökyüzü bir deniz, yıldızlar onun üstünde birer ada gibiydi.
Vincent o gece dışarı çıktı, tarlaya kadar yürüdü, gecenin sessizliği, kalbinin atışını duyuruyordu. Ellerini toprağa bastı. Toprak soğuktu, ama canlıydı; karanlığın içinde bile yaşam vardı. Başını kaldırdı, gökyüzüne baktı: O tablo, şimdi gerçekti. Yıldızlar dönüyor, ışık sarmalı gökyüzünü örüyordu. “Evet,” dedi, “benim ruhum da böyle dönüyor bazen ışığa, bazen karanlığa.” Bir süre orada kaldı ve o an, yıldızların arasında bir ayçiçeği belirdi gözünde gündüzün sarısı, gecenin mavisine karıştı. Ayçiçekleri yeniden açtı gökyüzünde.

Vincent ağladı. Çünkü o an anladı: İnsanın kalbinde hem gündüz hem gece vardır.
Işık, karanlıkla tamamlanır ve belki de Tanrı, bu iki rengin tam ortasında gizlidir.

Aylar sonra, Saint-Rémy’den ayrıldı. Yalnız, yorgun ama içinde bir sonsuzluk yankısıyla…
Yeni tarlalar, yeni gökyüzleri aradı; ama hiçbir renk, artık onun gözündeki maviyle yarışamadı.

Son bir tablo yaptı: Buğday tarlası. Gökyüzü fırtınalıydı, ama tarlanın ortasında birkaç siyah karga uçuyordu, karga insana umut getirirdi çoğu zaman, umudunu kaybedenlere ölüm getirirdi ama bu uçuş ölümün habercisi gibi değil, özgürlüğün sesi gibi. Vincent o tabloya uzun uzun baktı. “Benim hikâyem bu,” dedi.
“Ben sarıyla doğdum, mavide kayboldum. Ve şimdi ikisini karıştırıyorum belki orada huzur vardır.”

Sonra gökyüzüne baktı. Yıldızlar o gece fazlasıyla parlaktı. Belki de Tanrı, ona teşekkür etmek için parlıyordu.

Zaman geçti, dünya değişti. Bir müzede, bir çocuk hâlâ o tabloya bakıp gülümsüyor.
Renkleri anlamasa da hissediyor: O sarı sıcaklıkla, o mavi derinlik birbirine karışıyordu kalbinde. Çocuk fısıldıyor: “Bu resim canlı.” “Evet.” “Çünkü Vincent ölmedi, ışığa dönüştü.
Güneş her doğduğunda onun sarısı uyanıyor, gece her çöktüğünde onun mavisi gökyüzüne yayılıyor.”

Auvers-sur-Oise’un tarlaları sabahın erken ışığında, sanki altın tozuyla kaplanmış gibiydi.
Gökyüzü mavinin en duru tonuna bürünmüş, toprağın üstüne sessiz bir huzur serpmişti.
Köyün etrafındaki ağaçlar henüz uykudaydı; rüzgâr bile nefesini tutmuş, yeni doğan güneşi dinliyordu. Vincent, tarlaların ortasında tek başına yürüyordu. Elinde paleti yoktu, fırçası yoktu, ama zihninde renkler hâlâ dans ediyordu. Her adımında, ayaklarının altındaki toprak, sanki eski tablolarının renklerini taşıyor gibiydi: bir adım sarı, bir adım mavi, bir adım siyah. Toprak onunla konuşuyordu, sessiz ama dostça: “Sen bizi boyadın, şimdi biz seni saklayacağız.”

O, bu cümlenin anlamını belki de sezmişti. Bir rüzgâr esti; o rüzgâr, bir an için saçlarını savurdu ve o anda gökyüzüyle yer birleşti Vincent artık sınırda yürüyordu: yaşamla ölümün, ışıkla gölgenin, sarıyla mavinin tam ortasında. Elini göğsüne koydu. Kalbi hâlâ atıyordu ama sanki renklerle doluydu, kan değil boya akıyordu damarlarında. Gözlerini kapadı. “Ben artık fırça değilim,” dedi sessizce, “ben ışığım.” Artık ışık olarak yaşayacaktı.

Bir silah sesi duyan olmadı o sabah. Sadece bir karga sürüsü havalandı; gökyüzüne doğru ve tarlanın üstünde uzun süre dönüp durdular, ta ki güneş, onların kanatlarını altına alana dek.

Köylüler onu bulduklarında, yüzünde tuhaf bir huzur vardı. Yanında, son çizdiği tablo duruyordu: Buğday tarlası, fırtına, kargalar. Köylüler o tabloya bakınca sadece “karanlık” gördüler.
Oysa Vincent’ın gözleriyle bakan biri, orada insanın yeryüzüne vedasının en sessiz duasını görürdü. Cenazesinde sadece birkaç kişi vardı; Kardeşi Theo, gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu. Tabutun üstüne kimse çiçek koymamıştı ama o akşamüstü, güneş batarken tarlalardan bir esinti geldi ve çevredeki ayçiçekleri birer birer dönüp o mezarın tarafına baktı.

Toprak, ayçiçeklerinin tohumlarını taşıdı. O yaz sonunda, mezarın etrafında onlarca sarı çiçek açtı. Ve köylüler şaşkınlıkla “Bu çiçekler kendiliğinden bitti,” dediler. Ama kimse bilmedi: O çiçekler, ressamın ruhuydu. Her biri bir tablo gibi toprağın içinden doğmuştu.

Vincent’in mezarı artık bir durak, bir dua yeri olmuştu. Oysa o, hiçbir zaman dua beklememişti; çünkü onun duası zaten resimlerinin içindeydi.
Ama bazen, rüzgâr estiğinde, mezarın yakınında bir ses duyulurdu: fırçanın tuvale değdiği o ilk ses, o kadifemsi hışırtı. Sanki biri hâlâ resim yapıyordu gökyüzünde.

Rüzgâr konuştu bir gece: “Sen ölmedin, sadece renge dönüştün.
İnsanlar senin yüzünü unutacak, ama sarıyı gördüklerinde seni hatırlayacaklar. Ve gerçekten öyle oldu, ne zaman bir ressam fırçasını sarıya batırsa, Vincent’in kalbi yeniden atmaya başladı. Ne zaman biri maviyle geceyi boyasa, onun “Yıldızlı Gece ”si yeniden doğdu.

O artık bir insan değildi; bir dalga, bir titreşim, bir ışık halesiydi evrende.
Zaman, onun tablolarının etrafında dönüyor ve her asırda bir kalp, onun renklerinden birine dokunuyordu.

Bir müzede, bir çocuk önünde durdu “Ayçiçekleri”nin.
Yanında annesi vardı; kadın tabloya uzun süre baktı, sonra fısıldadı: “Bak oğlum, bu çiçekler sanki yaşıyor. Çocuk başını kaldırdı, gözlerinde o sarı ışığın yansıması parladı.
Belki Vincent’in ruhu o anda oradaydı, belki de hep oradaydı zaten tablonun içinde, renklerin arasına gizlenmiş bir kalp gibi.

Çocuk resme parmağıyla dokunduğunda, tablonun yüzeyinde bir ışık titredi. Sarı, derinleşti; mavi, parladı. Ve tam o anda, dışarıda güneşle birlikte bir yıldız daha doğdu.

Eğer biri, o gece gökyüzüne baksa, yeni parlayan o yıldızı fark ederdi. Küçük, ama olağanüstü parlak bir yıldızdı, belki de kimse bilmezdi ki o yıldız, bir ressamın kalbinden kopup gitmişti gökyüzüne.

Şimdi her sabah doğan güneş onun sarısıdır, her gece kararan gökyüzü onun mavisidir,
her çocuk gülüşü onun fırça darbesidir, her umut, onun yeniden doğuşudur.

“Işık hiçbir zaman ölmez,” der Vincent’in sesi rüzgârın içinden.
“Yeter ki bir göz, bir kalp, bir renk hâlâ hatırlasın.”Ve gerçekten, ışık hâlâ hatırlanıyor. Çünkü Vincent Van Gogh, artık bir isim değil,
bir duygunun, bir rengin, bir insanın içsel güneşinin adı.

İnsanın ışığı, solmaz. İnsanın ışığı, solmaz. Çünkü o ışık, bir bedende yanmaz; bir kalpte, bir renkte, bir dokunuşta yaşamaya devam eder. Işıklarda uyumak, insana verilen en yumuşak vedadır, karanlığın içinden geçerken bile parlamayı sürdürebilme armağanı.
Kimse fark etmez belki, ama her insan öldüğünde gökyüzüne bir renk eklenir: kimisinin mavisi bir hüzün olur, kimisinin sarısı bir tebessüm. Ve evren, bu renklerin toplamından oluşur. O yüzden, insanın ışığı solmaz. Çünkü ışık, bir kez yandığında, artık Tanrı’nın diline karışır.

Oya ÇETİN

Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni

“Meftun Çığlıklar” adlı kitabın yazarı.

 

 

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir