ÖYKÜ.. İNCİTMEDEN SEV.. Aydan Yıldız

İNCİTMEDEN SEV

 

Saliha Hanım; dost canlısı, alımlı, uzun boylu, tatlı dilli bir kadındı. Sevdiklerinden yana hep yara alsa da hayata her defasında sil baştan başlamayı bilirdi. Çevresi kalabalıktı; yine de derdini pek kimseyle paylaşmazdı. Son günlerde içini dökmek için iki yeni dost edinmişti: kâğıt ve kalem. Bu yol, onların yarenliğini bilenlerin yürüdüğü ince bir yoldu. Dedikodusu yoktu; fitne fesat bilmezdi. Yazarsan söyler, yazmazsan susardı. Yazdığını ortalığa saçmaz, faş etmezdi. İpleri elinde tuttuğun bir kukla gibi, dökülen her sözü sır gibi saklar; hiç yüzüne vurmazdı. Hüznünü de basardı bağrına, vuslatını da… İşte bu, çoğumuzun içimizi döktüğümüz kâğıt-kalem dostluğuydu. Saliha’nın da artık en samimi, en güvenli sığınağı onlardı. İçini acıtan duyguları, söyleyemediği sözleri kalemiyle kâğıdına dökerdi. Duygu yüklü şiirler yazardı; en güzelini yazabilmek için değerli bir hocadan dersler almıştı. Halk şairi unvanını alınca eserleri edebiyat sayfalarında yer bulmaya başlamıştı. Binlerce şiiri vardı belki; yine de olumsuzluklar yakasını bırakmadığından, başını kaldırıp bir kitap çıkaramıyordu. Üstelik bazen kâğıda dökmek bile yetmiyor; onu mutlu etmeye yetişemiyordu.

Şiirlerine döküp biraz olsun ferahlasa da şiddetli bir rüzgâr gelip onu yine oradan oraya savuruyordu… Bazen acılarını dindirecek bir şey bulamıyor, çileleri hiçbir şekilde hafiflemiyordu. Oysa şiirleri medyada beğeniyle okunuyor; duygu yüklü satırları insanı kendinden alıp götürüyordu. O günlerde, kendisi gibi yazar olan Melek Hanım’la tanıştı. Melek Hanım; dost canlısı, adaletli, sevgi dolu, yardım etmeyi seven, öz yürekli bir hanımdı. Kimi zaman Saliha’nın dertleriyle kavrulur, kimi zaman onun komik sözleriyle gülüp ferahlardı. Saliha’nın çilesi çoktu, öldüren cinstendi; ama hoş sohbeti öylesine tatlıydı ki hayat dolu, güldürmeyi seven biriydi. Yaşadığı çileler olmasaydı, sohbetine dostluğuna doyulmazdı. “Delikanlı bir kadındı” derler ya; işte bu söz, Saliha için söylenmiş olabilirdi. Ne çocukluğunda ne evliliğinde yüzü gülmüştü. Ekonomik özgürlüğü yoktu; eşine bağımlıydı. Üstelik gelenek görenek kurbanıydı. “Bu eve gelinliğinle girer, kefeninle çıkarsın” zihniyeti onu esarete mahkûm etmiş; kendisi için yaşam hakkı tanımamıştı. Karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyen bu anlayış aldatmayı, ihaneti de ihmal etmiyordu. Artık acı hayatında bir de Melek Hanım vardı: dertlerini döktüğü bir omuz… Bazen yol gösterir, bazen sabır diler, bazen de içine umut ekerdi. Her şeye çare olamasa da küçük bir ilaç olabildiği kadar olurdu. Öyle ya; insan, insanın zehrini alır.

 

Melek Hanım’ın telefonu çalıyordu. Arayan Saliha’ydı. Melek Hanım dua ederek telefonu açıyordu. “İnşallah hayırlı haberlerle arıyordur.” deyip, “Buyur Salihacığım. İnşallah müjdeli haberlerle geldin.” “Ah! Melekçiğim inşallah o da olur bir gün. Hayat bana neler sunmadı ki? Hayat sürprizlerle dolu. Ben bu yaşayacaklarımı bilseydim, inan yaşamayı değil doğmamayı seçerdim. Fakat yapılacak ne var ki? Hayatım kudretli yaratıcının elinde olduktan sonra, bize ne söylemek düşer?” “Haklısın canım tabii ki.” “Kuzum Meleğim hani bana hayatımla alakalı sözler sormuştun ya! Onlardan biraz konuşalım dedim. Müsaitsen seni daraltmayacaksam olabilir mi?” “Tabii neden olmasın? Biliyorsun seni dinlemeye daima hazırım.” “Allah razı olsun Meleğim. Sana çocukluğumdan bahsetmek istiyorum. Sonra esaretim olan evliliğimden ve canımı bir başka yakan evlatlarımdan.” “Evet, Salihacığım can kulağıyla seni dinliyorum.” “Benim şanssızlığım anne karnında başladı Meleğim. Annem bana hamileyken babamı kaybetmiş. Çünkü babam birçok evlilik yapmış belki yüzün üstünde çocuğu olmuş.” “Aman Allah’ım nasıl yani?” “Şöyle ki; kader nasıl başlarsa öyle gidermiş derler. Babam doğudan Kayseri’ye sürgün gelen köy ağasıymış. Annemi on beş yaşındayken, başlık parasına babama vermişler. Beşinci karısı olarak yerleşmiş Yahyalı’nın bir köyüne. Birkaç yıl sonra annem bana hamileyken babam vefat etmiş. Dünyaya yetim açtım gözlerimi. Annem zavallı evi geçindirme çabasına girince ben de boynu bükük kalmıştım. Nerede babasının elinden tutmuş yürüyen bir çocuk görsem, içimden bir şeyler kopuyordu. Bu öyle acı bir histi ki anlatılması mümkün olmayan bir duyguydu.” “Ah canım acını paylaşıyorum, içimde duyuyorum Salihacığım. Şunu da anladım ki ne olursa olsun anne babanın yerini asla kimse tutamıyormuş.” “Ah ben hiç görmedim ya öyle garip büyüdüm ki anlatamam. O yoksunluğun tarifi yok Meleğim. Bak sana şimdi çok güleceğin bir şey anlatayım kuzum üzdüm seni. On yaşlarındayken, annem hastalanmıştı. Ziyarete gelen millet anneme baskı yapıyordu. Kızın artık büyüdü, eşek kadar olmuş bazı işleri ona bırak. Şimdi bu pek âlâ ineği sağar sen kendini çok yoruyorsun bacım bırak kız yapsın. Sağamaz mı yani, güvenmezsen hiçbir zaman sağamaz, bırak hele yapsın.” Ben de hemen atladım “sağarım tabii” dedim. Annem de kıyamıyordu “yok o yapamaz inek bir tekme vurur uçurur kızı, kalsın Ayşe bacıya söyleyin bir zahmet gelip sağsın” diyordu. Ben de hırs yaptım “sağacağım bu ineği” dedim. Tabureyi aldım yapma etmeye aldırmadan inek sağmaya gittim. “Kovayı elime aldım. İneğe yandan yaklaşıp sağmam gerekiyor ya! Ben akıllı çıktım. İneğin arkasına kuyruğunun olduğu yere oturdum. Çünkü ablamla yaylaya gittiğimizde koyunları arkadan sağıyorlardı aklımda o vardı.”

“Aa bak sen sonra ne oldu?” “Ne olmadı ki kuzum Meleğim? İnek huysuzlandı bana bir tekme attı. Ben yılmıyorum inatla sağacağım diyorum. Bir de kendi kendime diyorum ki, sağmak zor ama inek bana alışınca tekme atmaz yılmamam lazım. Hem arkadan ineği sağmak daha kolay annem niye yanından durup sağıyor ki? Derken, kuyruğunu bir havaya kaldırdı. Aman Allah’ım kafamdan aşağı tuvaletini boşaltmaz mı? Üstelik bir de isal olmuş mu? Kuyruğuyla yüzüme bir de şamar indirince, yüzüm gözüm pisliğe battı, kova bir yerde ben bir yerde, anne diye çığır çığır çığırıyorum. Annem hasta haliyle koştu yetişti beni yerde görünce önce bana çok kızdı. Laf dinlemediğim için biraz patakladı sonra da bir güzel yıkadı. O anımı unutamıyorum, ne çocukmuşum, ne safmışım.” “Ah canım ya, ineğin yaptığı komikmiş ama annen keşke vurmasaymış.” “Öyle işte, sonra yıllar yılları kovaladı ben on beşime gelmiştim. Serpilmiş büyümüş köyün en güzel kızlarından biri olmuştum. Herkes bana imrense de ben o babası olan kızlara imreniyordum. Keşke bu kadar güzel olmasaydım da babam olsaydı. Öyle hasrettim ki o kelimeyi söylemeye. Baba diyememenin acısı çok derindi içimdi. Ama genç kız olmakta başka çileleri doğuruyordu köy yerinde.” “Hayırdır yine bir şey mi oldu?” “O gün olanlar olmuştu, bana dediler ki “seni verdik”. ‘Nasıl yani?” dedim. “Verdik işte evleniyorsun.” “ Ben daha on beş yaşındayım kime verdiniz hem ben evlenmek istiyor muyum sordunuz mu?” desem de, “ne soracağız? Büyükler dururken sana laf mı düşer? Boylu boslu gösterişli güzel kız oldun. Köy yerinde babasız adını çıkarırlar. Akrabalar, komşular, çevre hep uygun gördü bu iş olacak bitti…” dendi. Ağlasam da, sızlasam da yerime kararımı verenler çoktu.” “Eyvah, eyvah çok üzüldüm şimdi. Annen çaresiz kalmıştır bence bu işte.” “Evet, çaresizdi. Ama inanmayacaksın bir konuda aptal gibi seviniyordum.” “İnanmıyorum sevinecek ne var ki bu konuda sende Polyanna’cılık mı oynamaya başladın yoksa?” “Yok, Meleğim Polyanna’yı nereden bileyim? Çavuş ağanın oğluna vereceklerdi ya beni, koca ne oluyor ne işe yarar bilmiyorum ki. Babasına baba diyeceğim benim de babam olacak diye seviniyorum. Çocukluk, yoksunluk, gariplik işte. Aç tavuk kendini darı ambarında görür ya o hesap.”

“Vah canım vah sana kıyılır mı? Ne üzücü bir durum.” “Ah ah, çok da güzel kıydılar, sözümü el acele kestiler. Bir hafta sonra eşim olacak kişi geldi o benden büyüktü ve onun evlilik zamanıydı. Yirmi dört yaşındaydı, bense ona göre küçüktüm, neden onunlaydım bilmiyordum. Yabancı biri vardı karşımda ne diyeceğimi bilmiyordum. Neler olduğunun farkında bile değildim. Sonra damat adayı kalkıp giderken eğildi yanağımdan bir buse aldı. Allah ben bir utandım bir korktum anlatamam. Rezil oldum dünya başıma yıkılmıştı. Çünkü erkek öpünce hamile olunuyor sanıyordum. Kendimi suçlayıp duruyordum. Bir hafta kimseye bir şey demeden ağladım, yüzüm gözüm şişmişti. Bir hafta sonra tekrar ziyaretime gelen damat halimi görünce bana ne olduğunu sormuştu.” “Ölen biri mi var hasta mısın?” deyince “daha ne olsun hamileyim” dedim. Birden rengi soldu sarardı. “Hayırdır nasıl hamilesin?” dedi. “Senin yüzünden” dedim. Hiddetlendi, sinirlendi. “Ulan vicdansızlık etme yahu eline bile dokunmadım, nasıl hamile kalırsın?” dedi. Ne yalan söylüyorsun sen beni geçen geldiğinde yanağımdan öpmüştün.” deyince şaşkın, şaşkın yüzüme baktı! “Yani sen o yüzden hamile mi oluyorsun?” “Evet, neden olacağım sen ne sandıydın?” “Aman Allah’ım dakikalarca kahkahayla öyle gülmüştü ki hiç unutamıyorum.” Şükür ki, çocuklarımız bizim kadar saf aptal değil.” “Canım benim ya saflık, temizlik ve masumiyet bunlar güzel şeyler. Hem bilmemek senin suçun değil ki sana hiçbir şeyi anlatmayan ailenin hatası olabilir. Şimdi bu saflık nerede herkes her şeyi öyle biliyor ki utanma, sıkılma çoktan yitip gitti. Ağlanacak halimize gülüyoruz vallahi senin bu düşüncen de bayağı enteresanmış. Bence seni erkeklerden uzak tutmak için sana öğretilen aldatmaca bir söz olabilir. Yoksa öyle bir düşünce pek senin aklına gelecek bir şey değil bence.”

“Öyle işte, belki de senin dediğin gibi bizi öyle kandırmışlar. Bu arada beni evlendirmek için yaşımı büyütüp on sekiz yaptırdılar. Arkadaşlarla sokaklarda oynarken bir de baktım ki ben evlenmişim ve çile yolculuğum başlamıştı. Yetim günlerime şükrettiren tek hayatım on altı yaşımda büyük oğlum Selim’in doğmasıydı. O saf, tertemiz, masum bir çocuk, ben de eskisi kadar olmasa da hâlâ çocuktum ve anneydim. Doktorumuz bana “artık ikiniz birlikte büyürsünüz” demişti, öyle de oldu. Onun sevgisi beni her şeyden soyutlayıp anne olma gücünü vermişti. Küçücük bir bebekti, benden bir parça, canımdan kopan bir varlıktı. Gözlerine baktığımda sevgisi yüreğime işliyordu. Küçücük parmağıyla elimi sıktığında, benliğimi benden alıp kendinde hapsediyordu. Bu nasıl bir duygu diye bağrıma basıp saatlerce ağlarken ona söz vermiştim. ‘Ne olursa olsun oğlum asla yetim kalmana izin vermeyeceğim. Yaşadığım acıları sana yaşatmayacağım’ diyerek ona söz vermiştim. Bu arada çevredekiler adımı küçük anne koymuşlardı.”

“Ah canım Saliha bu arada aradığın babalığı kayınpederinde buldun mu ben asıl onu merak ettim.” “Nerdeee yok, kuzum yok adamdan dayak yedim, küfrün her türlüsünü duydum. Elin babasından adama baba olur mu? Kocam olacak adamdan da aynı şekilde çok dayak yedim. Annem kefenle çıkacaksın dedi ya! Ona da bir şey diyemedim bana kızar diye. Kendi kendime dedim ‘zağar evlilik dedikleri böyle bir şey…’ Yedim dayağı işittim küfürleri, yutup, yutup oturdum.’ Kendimi oğlum Selimle avuttum. Sonra ikinci bebeğim kızım Şeyda doğdu. Sonra üçüncü çocuk Salih doğdu. Salih çok değişik bir çocuktu. O bebekken bir kuş gelip her sabah gagasıyla cama vuruyordu. Bir gün dedim ‘her gün gelip vuruyor hele bir açayım bakayım ne yapacak.’ İnan camı açtığım gibi geldi Salih’in göğsüne yattı, hepimiz hayret ettik. Kuş artık her sabah gelip Salih’in göğsünde yatıp gidene kadar bekliyordum. Kuşun ismini Süleyman koymuştuk. Evimizin etrafında evliya mezarı vardı ondan mı bilmiyorum. Ama bu evde bizden başkası da oturamamıştı. Herkes rahatsız olup gitmişti fakat biz çok huzurluyduk. Benim adam tır şoförüydü. O aralar yine uzaklara gidince Salih çok hasta olmuştu. Kuş resmen gitmiş babasına haber vermeye, adeta tırın önüne kendini atmış. Adam karanlıkta görmeyince kuşa çarpmış ve kuş ölmüştü. Tırdan çıkıp, neye çarptığına bakınca Süleyman’ı görüp tanımış ve çok üzülmüştü. Beni arayıp, ‘Süleyman buraya gelmiş, arabaya çarptı öldü çok üzüldüm’ deyince “Salih’im çok hasta onu haber vermeye gelmiş demek vah vah ben de diyorum bu sabah niye gelmedi.” dediğimde üzüntümüz bin kat arttı. Ölen kuşun Süleyman olduğuna hepimiz karar vermiştik.”

“Çok enteresan Saliha yani hayretler içinde dinliyorum seni.” “Öyle işte Meleğim, sence bütün bunları saflıktan mı yaşıyorum, bilmiyorum ama yaşıyorum işte. Daha sonraları dördüncü çocuk olan küçük kızım Şeyma’yı da dünyaya getirdim. Artık dört çocuklu bir anneydim. İşim çok zordu çünkü adam gidiyor aylarca gelmiyordu. Çalışıyordu ama doğru düzgün para görmüyorduk, üstelik beni aldatıyordu. Bu zor durumdan kurtulmak için ben de bir işe girip çalışmak istedim. Büyük oğlum Selim hayır anne olmaz sen ancak çocukları bakarsın. Ben çalışıp sana destek olacağım deyip, okulunu bıraktı. O küçük evladım çalıştı masraflarımızı karşıladı kardeşlerini okuttu onlara babalık etti.”

“Ah canım maşallah, hiç olmasa evlattan gülüyordun Salihacığım.” “Evet, o zamanlar öyleydi kuzum Meleğim. Sonra acısı katlanır gibi olmadı tabii neyse bölmeden gideyim. Çocuklar büyüdü okudu meslek sahibi oldular. Büyük oğlan okuyamadığı için babası gibi tır şoförü oldu. Onu evlendirdim, ikide çocuğu oldu. İkinci çocuğum olan Şeyda’yı da evlendirdim. Bir çocukta onun oldu. Sonra kocasını bırakıp kaçıp başkasına gitti. Bir de gittiği adamın çocukları varmış. Kendi çocuğunu bıraktı elin çocuklarına analık etmeye başladı. Yüreğim nasıl yanıyor anlatamam. O damadım başka bir kadın aldı, çocuğuna anne olsun diye evladına vurduğunu görünce kadını hemen kapıya attı. Bana geldi “anne ne olursa olsun affediyorum evladımın kendi annesi gelsin kabulümdür ben Şeyma’mı istiyorum” dedi. Yok, kıza ne oldu, ne yaptılarsa oradan vazgeçip gelmiyor.” “Ah canım ne çileymiş be Salihacığım, böyle bir şey nasıl olur? İnsan kendi evladını bırakıp başkasının evladını nasıl sarar. Onu cezbeden nedir acaba daha mı zengin daha mı yakışıklı? Yoksa büyümü yapıp aileden koparıyorlar veya bir şey mi içiriyorlar inan çok şaşkınım. Bence bunları araştır çünkü böyle bir şey olmaz en azından bir anne için olamaz. Hani kısa süren bir evlilik, kocasını sevmedi desek çocuğunu hiçbir anne ret edemez değil mi?”

“Bilmiyorum kuzum inan bilmiyorum. Bu arada Salih de gemi kaptanı oldu, gemilerde çalışmaya başladı. Ancak âlemci biri olmuştu, kadınlarla kızlarla eğlenip geziyordu. Çok acı çektim nihayet bir öğretmen kız çıktı karşısına onu çekip toparladı evlendiler. Şimdi ikinci çocuk yolda o huylarından vazgeçti çok şükür. En küçük kızım da öğretmen oldu, ben başaramadığım her şeyi onların başarmasını sağlamıştım. Küçük kızımı da evlendirdim. İki yıl sonra boşanmak istediğini söyledi. Mutlu olmadığını evlilikten tiksindiğini söyledi. Ben annem gibi evladımı nara atmadım, ne kadar zor olduğunu biliyordum. Hemen çekip aldım kızımı şimdi yanımda, çok şükür çalışıyor hayatını devam ettiriyor. Sıkıntım evini terk eden büyük kızımla ayrılan küçük kızım Şeyma ve büyük oğlum Selim’deydi.”

“Ah canım o fedakâr çocuğa bir şey mi oldu Salihacığım?” “Ne olmadı ki? Ne olmadı ki? En büyük yaram o şimdi kuzum. Kendine bir tır aldı. Borca girdi. Çalışıyor çocuğum iki evlat yetiştiriyordu. Bir arkadaşı yanına gelmiş dertleşip ona çok çalıştığını, çok yorulduğunu, borcu olduğunu söyleyince, arkadaşı; ‘oğlum sana bir vitamin vereyim zımba gibi olursun bir hafta dinlenmeden çalışırsın, borç morç dayanmaz sana vallahi.’ Benimki de duyunca durur mu saf saf ne olduğunu bilmeden “ver” demiş. İşte olay oradan başlamış benim oğlan hakikaten demir gibi olmuş bir hafta dinlenmeden çalışmış. Haftaya arkadaşını çağırıp “o ne vitaminiyse yine o vitaminden bana ver arkadaşım. Aynen dediğin gibi zımba gibi oldum. Böyle çalışırsam var ya borç dayanmaz bir tane daha tır alırım oğlum.” deyince o başlayış vitamin dediği şey meğer uyuşturucu taş dedikleri bir şeymiş.”

“Neee inanmıyorum Saliha inanmıyorum! Nasıl olur, nasıl olur o kadar akıllı, o kadar fedakâr bir çocuk nasıl kandı?” “Öyle işte, şimdi o fedakâr, cefakâr çocuk, ellerin namusuna ırzına çok önem veren oğlan gitti. Günah sevap bilmez, laf dinlemez, hiçbir şeyi takmayan, aldırış etmeyen biri geldi. Her türlü bataklığın pisliğin içine girip çıkan biri oldu. Evlatlarını karısını terk etti, sonra kaza yaptı o tır bağlandı. Ben acılara dayanamayıp, kan kanseri oldum.” “Vah, vah Saliha ya, ağlattın beni, bu nasıl bir kadermiş? Canım ya kıyamam sana, seni çok seviyorum inan acını yüreğimde duyuyorum.” “Öyle işte, ben de seni çok seviyorum canım, bir dünya arkadaşım var fakat tek sırdaşım, tek dostum sensin. Hastalığımdan sonra dört yılım hastanede tedaviyle geçti. Dediler ki bu işten kurtulmak için moral çok önemli, mutlu ol üzülme. Ben de aldım bir oyun havası, hem tedavi oldum hem çaldım, profesörleri bile kendimle oynattım. İki kere kanımı değiştirdiler. Dört yıl bitince tedavin bitti taburcu olacaksın dediler yalnız doktorlar hep ağlıyor. Dedim kesin şifa bulamadım öleceğim bu doktorlar ondan ağlıyor. Meğer ben gidince hastanemizin delisi gitti biz şimdi kiminle oynayacağız diye ağlıyorlarmış. Artık dört senede akraba gibi olmuştuk.”

“Ah canım benim, hayat doluymuşsun. Demek şifanı bulup hastalığı yendin, buna çok sevindim. Şimdi üzülmemen gerekirken, yine üzüntünün içindesin hem de katmerlenmiş şekilde… Rabbim kimseyi evladıyla sınamasın şimdi onların imtihanıyla çırpınıyorsun Allah yardımcın olsun. Dilerim kanser gibi onu da yenersin ancak bu senin bedeninle alakalı değil ki…” “Aynen kuzum, hele oğlumun derdi tüm acılarımı solladı gayri. Bir ara yine rahatsızlandım ve doktoruma kontrole gittim. Kanım olmadığını yatmam gerektiğini söylediler. Ben bir düşüneyim sonra gelirim dedim çıktım geldim yatmadım. Baktım bu kadar acı var ne için tedavi olup, yaşayayım. Öleyim de kurtulayım artık dayanamıyorum dedim. İnan ben gitmedim diye, doktorlar buna bir şey mi oldu düşüncesiyle oyun kasetini de almışlar kapıyı çaldılar. Ana! Görünce bir şaşırdım, bir şaşırdım. Dediler ki ‘sen gelmeyince sana bir şey oldu sandık o yüzden biz geldik madem iyisin hadi oynayalım.’ İnanılır gibi değil çocuk gibi oynamak için gelmişler. Dedim kırmayayım aldım salona, koyduk mezdeke kasetini bir güzel oynadık sonra ‘a sen iyisin iyisin çok güzel oynadın’ deyip gittiler.”

“Maşallah ne güzel doktorların varmış ancak bir konuda kızdım sana. Kimin için yaşayacağım demek senin gibi mücadelelerini tek başına vermiş ve kazanmış bir kadına yakışmamış. Sen önce kendin için yaşamayı bileceksin, iyi olacaksın ki sana ihtiyacı olan evlatlarına yine koşasın. Artık koşamam yoruldum der kendini bırakırsan, ölsen bile toprağın altında yüreğin acır, gökyüzünde ruhun acır, acır oğlu acır. Yani ne yerde ne gökte annelikten kurtuluş yok Salihacığım.” “Haklısın kuzum haklısın da işte sabrımız taşıyor candan bile bıkılıyor. Seni çok yordum, üzdüm, istersen başka bir gün devam edelim ne dersin?” “Yooo, ben sıkılmadım, yorulmadım da çünkü o kadar güzel anlatıyorsun ki, bir de acılarına şerbet gibi komedileri katıyorsun. İnsanı hem ağlatıyor hem güldürüyorsun. Hele şu kuzum demen yok mu beni benden alıyor… Öyle yaşatıyorsun ki insan ne tam üzülüyor ne de kahkahayla gülebiliyor. Vallahi telefonda megafonu açtım masanın üstüne koydum. Sanırsın ki radyo tiyatrosu oynuyor ve ben heyecan içinde yüreğimle seni dinliyorum. O yüzden sabaha kadar anlatsan seni usanmadan dinlerim.”

“Peki, o zaman sana komik bir hikâyemi anlatayım; bulmuşum böyle dinleyiciyi kaçırır mıyım?” “Hadi bakalım inşallah canımız acımadan güleriz.” “Sanırım doksan sekiz yıllarıydı. Kayseri Yahyalı’dan Manisa Soma’ya taşınmıştık. İki tane kafama uygun bayan arkadaşım olmuştu. Artık komşuyduk ve birbirimizi çok seviyorduk. Neredeyse içtiğimiz su ayrı gitmiyordu. Kahvaltıyı ben de yapıyorduk. Öğle yemeğinde bir arkadaşta, akşam yemeğinde diğer arkadaştaydık. Günlerimiz çok güzel geçiyordu. Bir gün markete gidip geri döndüğümde manzara inanılmaz derecedeydi. İki arkadaşım saç saça, baş başa tutuşmuş kavga ediyordu. Şaşkınlıktan neredeyse gözlerim yerinden fırlayacaktı. Elim kolum bağlanmış, şok olmuştum. Adeta kıpırdayıp, bir şeyde yapamıyordum. İkisi de canciğer arkadaşım. Mecbur yalvar yakar olup güç bela bunları ayırdım. Meğer çocukları kavga etmiş, onlarda bu yüzden birbirlerine girmişler. Kavganın sonunda ikisi de birbirlerinden şikâyetçi olunca beni de şahit yazmışlardı. Ne yapacağım korkusu içimi sarmıştı. Kime şahitlik edeyim, ikisi de canciğer arkadaşım. Kendi kendime dedim ‘kızım sen Kayserilisin, çalıştır şu saksıyı.’ Neyse karakoldan çağrılınca gittik. Önce onların ifadesi alındı, sonra içeriye beni aldılar. İfademi alacak polis benden on yaş küçük gibi duruyor. Oturdum karşısına, başladı ifadeye…

“Evet, Saliha Hanım olay nasıl gelişti, anlatır mısın? dedi. Sesimin tonunu yükselterek “Abiii” diye bağırdım. Polis şaşkın, şaşkın yüzüme baktı ve aynı tonla “hıh” dedi. Sonra devam ettim “hani ben kocaman kocaman kız olmuştum ya…” “E… ne var bunda? Herkes kocaman kocaman oluyor” dedi. “Ama kocaman kız olduğumda annem ne dedi biliyon mu?” “Nereden bileyim kızım, aklın yerinde mi senin? Kimseyle fazla konuşma sonra akıl dereceni anlarlarsa, alan olmaz maazallah, başıma da bela kalırsın.” dedi. “Yaa, anam dedi ki, ‘kim ne sorarsa sorsun, ben bilmem anam bilir de geç’ dedi. O günden sonra hep anam biliyor yoksa beni kim alırdı?” dedim. Polis başını önüne eğdi. “Hay seni alanın aklına tüküreyim.” dedi. “Memur bey yalnız mı tüküreceksin?” dedim. “Yok, beraber gidip tüküreceğiz.” dedi. “Neyse biz işimize dönelim Saliha Hanım. Sen olayı gördün mü nasıl gelişti?” “Abi ben dedim ya, ben bilmem anam bilir diye.” “Yahu bacım Allah aşkına, bir de ananla mı uğraşayım? Anan nerede yakın mıdır?” “Yok, o çok uzaklarda Kayseri de” dedim. Polis artık dayanamadı ayağa kalktı. “Hay Allah bulduk belayı bir de yitiremezsek ne yapacağız?” dedi. Kapıya yöneldi ve kapıyı açıp içeriye seslendi. “Amirim bu gelen bayan normal biri değil bunun şahitliği geçersiz olur.” Amir seslendi “nasıl yani?” Polis cevap verdi. “Amirim ne sorarsam sorayım ben bilmem anam bilir diyor” “hadi ya… dur bakayım bir de ben sorayım” dedi. Karşıma geçip sorguya başladı.

“Evet, Saliha Hanım şu olayı bana anlatır mısın, neler oldu, nasıl gelişti?” Ben de sözüm ona saf, saf yüzüne baktım. Yani tiyatro oynasaydım kesin ödül almıştım. Ne kadar gerçekçiydim ki, normal olmadığıma polisler bile inanmıştı. Bir de ben söylüyorum siz anlamıyorsunuz edasıyla amirin yüzüne bakıyordum. Amir “Hadi ama seni dinliyorum. İşimiz gücümüz var bizim, seninle uğraşamayız ki!” “Amirim dedim ya, ben bilmem anam bilir diye, hepiniz sorsanız ben yine bilmem, bilmediğim şeyi nasıl diyem? .” “Allah alla, yahu ananda orada mıydı, o da mı gördü olayı?” Ben cevap vermeden, ifademi alan polis araya girdi. “Nerdee… Amirim bir de anası taaa, Kayseri’deymiş.” “Nasıl yani, yahu dalgamı geçiyorsun bizimle?” “Vallahi amirim bir saattir soruyorum aynı cevabı aldım, normal değil bu kadın.” Bense başımı öne eğmiş olacakları safa yatmış şekilde bekliyordum. Sonra içeriye birkaç polis daha girdi, hepsi bana acıyan gözlerle bakıyor kendi aralarında konuşuyorlardı. Biri diğerine şöyle diyordu: “Yazık ya, çok güzel kadın ama neye yarar? Allah birini vermiş diğerini almış. Güzelliği var akıldan şinanay olmuş yazık…”

Bu arada Melek Hanım, telefonun diğer ucunda kahkahaya boğulmuştu. Saliha sözünü sürdürdü: “Ah, konuşurken senin kahkahanı atmamak için kendimi nasıl zor tuttum bir bilsen! Sonunda bir şey öğrenemeyince beni dışarı çıkardılar. Polis, arkadaşlarımın yanına gelip kızgın bir sesle, ‘Hem kavga ediyorsunuz hem de elin delisini şahit diye getiriyorsunuz,’ dedi.” Arkadaşlarım şaşkın şaşkın, bir bana bir polise bakıp cevap verdiler: “Yok vallahi komiserim, deli falan değil; gayet akıllı, çoluk çocuk sahibi bir kadın. Biz biliyoruz, gayet sağlıklıdır kendisi.” Polis bu kez daha da kızgın konuştu: “Hanımefendi, çoluk çocuğu olduğunu biz de biliyoruz. Zavallı evlenebilmek için hiç konuşmamış; kimse ne olduğunu anlamadan evlenmiş bununla. Bizimle dalga geçer gibi bir de şahitlik yapması için getirmişsiniz, yazık! Hemen uzaklaşsanız buradan iyi edersiniz. Polisin çok daha mühim işleri var; sizin saçmalıklarınıza ayıracak vaktimiz yok. Meselenizi kendi aranızda halledin, hadi size iyi günler.” Arkadaşlar şaşkın ördek gibiydiler; biz de kibarca kovulmuştuk. İkisi de benim bir dümen çevirdiğimi hissedip bana küsmüştü. Neyse, iyi ki öyle yapmıştım. “Ben bilmem, anam bilir” bayağı işe yaramıştı. Bir ay sonra ikisi de hata yaptığını anlayıp barışmış; sonra da benden özür dilemeye gelmişti. Böylece arkadaşlığımız kaldığı yerden devam etmişti. Eğer şahitlik etseydim, üçümüz de dağılmış olacaktık. “Harikasın Salihacığım; inceliğine, zekâna hayranım… Ne güzel kadınsın sen.”

“Teşekkür ederim canım senin güzelliğindir bana yansıyan. Bu arada birkaç yıl sonra biz ailece Ordu, Ünye’ye taşındık. Dört yıl orada kaldık yapamayınca bu kez Çorum’a taşındık. Arkadaşlarla yaşanan olayın üzerinden altı yıl geçmişti. O ara rahatsızlanıp hastaneye gittim. Sıramı aldım oturdum bekliyorum. Aman Allah’ım bir de ne göreyim? Manisa, Soma’da ifademi alan polis de orada değil mi? Yanında yaşlı bir kadın sanırım annesiydi. Selamlaştık yanlarına oturdum. Yaşlı kadın bana sordu. “Nerelisin kızım, şiven Çoruma hiç benzemiyor.” “Çorumlu değilim teyzeciğim Kayseriliyim, ya siz nerelisiniz?” “Malatyalıyız kızım, oğlum burada karakolda görevde onun yanına geldim. Havasından mı suyundan mı bilmem hastalandım.” “Geçmiş olsun teyzeciğim” dedim. O arada Sohbetimiz bayağı koyulaşmıştı. Arada bir polis de sohbete dâhil oluyordu sonra bana bakıp “Ya abla yanlış anlama ama sanki seni bir yerden tanır gibiyim, yüzün hiç yabancı gelmiyor. Çok tanıdık geliyor ama bir türlü çıkaramıyorum. Daha önce Manisa da karakolda görev yaptım, orada otururken hiç karakola falan geldiniz mi?” Ben hemen cevap verdim “ben bilmem anam bilir.” dedim. “Tabii ya! Sen o ablasın ama nasıl olur çok aklı başında biriymişsin.” deyip şaşkın gözlerle bana bakıyordu. Bu fırsatı kaçırmamam lazımdı, deli damgasını üzerimden kaldırmam gerekiyordu çünkü o gün herkes benim deli olduğuma karar vermişti. “Memur bey aslında olay şöyleydi; o gün o cevabı bilinçli olarak vermiştim, çünkü ikisi de çok iyi arkadaştı ve benim de en samimi dostlarımdı. Onları kaybetmemek için bu formülü bulmuştum. Bir konuda sizi tebrik ederim, günde yüzlerce kişiyle karşılaşıyorsunuz beni unutmamışsınız.”

“Nasıl unutalım abla? Sanma ki diğer arkadaşlar da unuttu, siz oradan ayrıldıktan sonra biz arkadaşlarla sizin sözü pelesenk ettik dilimize. Aylarca birbirimize, ben bilmem anam bilir dedik.” Oh sonunda rahatlamıştım, deli damgasından kurtulmuştum. Şimdi tüm arkadaşlarını hatta amirini arayıp, benim deli olmadığımı bildirecek diye seviniyordum. Deliye çıkan adım nihayet yerini akıllıya devredecekti. Artık rahatlamıştım derken, sıram gelmişti adım çağrılınca, iyi günler deyip ayrılmıştım. Eh, böylece şanımız kurtulmuştu kuzum Meleğim.” “Vallahi ömürsün Salihacığım. Bunca derdin arasında gülecek, güldürecek şeylerde yaşatıyorsun ya, seni yürekten tebrik ederim, hayat dolusun. Zaten şu tarafın olmasa yıkılır gidersin. Maşallah aklını yerinde kullanmayı da başarıyorsun. dışarıdaki sorunları güzel yöntemlerinle çözmeyi de biliyorsun, en önemlisi ve en güzeli de bu zaten. Keşke kendi mutsuzluklarına acılarına da bir çözümün olsaydı. İnan bu konuda birbirimize çok benziyoruz. Ben de başkasının tüm olumsuzluklarını olumluya dönüştürmeyi, sorunlarını çözmeyi başarsam da kendi sorunlarımı çözemediğim zamanlar çoktur. İmtihan bu olsa gerek bazen aşarsın bazen şaşarsın, en iyisi sabretmek.” “Maalesef kuzum Meleğim biz anneyiz, kadın anne olunca her fedakârlık onun omuzlarına biniyor. Bu cihette belki baba olmak daha kolay oluyor çünkü kadın kâinatın anası her şeyi dişi doğuruyor. Her evladı için sevgiyle çırpınıyor ve yorulmak nedir bilmeden, usanmadan seviyor, seviyor. Canını verircesine uykusuz gecelerde yavrusu için nöbet tutuyor. Baba evin ihtiyacı için çalışırken, anneler artık hem dışarıda hem içeride çalışıyor. Oysa kadın inceydi, narindi, hassas ve latifti. Bunca yükü kaldırması içten bile değildi. Yine de kadın her zorluğu aştıkça daha çoğunu yüklendi fakat yine hak ettiği değeri bulamadı. İnsanlık için kadın çok önemli çok değerli ancak bu değeri sadece Allah biliyor.”

“Çok haklısın Salihacığım çok… Cahiliye devrinde kız çocuklarının çektiği acılar bizi nasıl üzmüşse, bugün kadının düştüğü hallerde aynı şekilde üzmekte. Kadın bir türlü hak ettiği yerde olamadı be gülüm… İnan haber dinlemek istemiyorum. Her tarafta kadın cinayeti, çocuk cinayeti duymaktan yoruldum. Biz böyle değildik, bize ne oldu böyle? Çocukluk başka, gençlik başka, insanlık bambaşka, inan eskiyi arar olduk. Merhametimiz, insanlığımız, dostluklarımız vardı. Bir birimizi sever, sayardık, korurduk, aşımızı ekmeğimizi paylaşırdık. Şimdi ne insana acır olduk ne hayvana merhamet duyduk. Varsa yoksa maddeye tapar olduk. O kazanmasın ben kazanayım, o yemesin bana versin, o yükselmesin yerle bir olsun, hep ben yükseleyim, hep bana hep bana bir dünya olduk. Bencil, egoist, doyumsuz, hissiz, acımasız ve sevgisiz bir toplum olduk. Aile bağlarımız çözüldü parça pençik olduk. O değer verilen evlatlar ana babaya, eşine, çocuğuna kıyar oldu. Biz peygamberin sünnetini unuttuk, Rabbin oku emrini unuttuk. O dedi ki Âdemoğluna “Ben seni çok değerli kıldım ve kadını sana bir hediye yarattım. Hediye zarar görmesin diye nasıl gözün gibi korursan, kadını da öyle koruyacaksın. O narindir, naiftir, sevilsin diye kaburga kemiğinden kalbe yakın yerden yarattım ki değer görsün sevgiyle korunsun. O benim sana emanetimdir, verdiğim gibi almak isterim, kırıp dökmeden incitmeden sev” dedi. Oysa o narin kadın aslan gibi koç yiğitler doğurdu da kıymeti bilinmedi. O narin kadın hem sevdiğini hem katilini doğurdu yine kendi elleriyle çilesini yoğurdu. Hayatı hep öz sevgiye hasret kalıp güçlü bir omuzun varlığını duyamadan ömür bitirdi. Belki bir kaçı gerçekten sevildi mutlu oldu ancak sevgi diye zulmü kucaklayan çok oldu.”

“Ne güzel dedin be kuzum… Dünya döndü döneli bu kader pek değişmedi. Oysa istediğimiz çok değildi bu âlemden. Biraz sevgi, biraz ilgi, biraz, hoş tutulmak yeterdi bize. Zaten ömür dediğin kaç yıl ki göz açıp kapayana kadar yaşlanıyorsun. Değer miydi bu kısa hayatta bunca hırpalanıp çile çekmeye? Keşke kıymetimiz bilinseydi hayatımız ziyan olup gitmeseydi.”

“Ah Salihacığım altının değerini sarraf bilir bizim değerimizi Allah bilir. Bu da benim hayata koyduğum noktalı söz oldu. Haydi, sağlıcakla kal bitmeyen sevgiler senin olsun tekrar görüşmek dileğiyle. Ben seni öz sevgiyle, yüreğimden, karşılıksız seviyorum unutma! Seni daima gerçekten seven, anlayan bir dostun olduğunu aklından çıkarma ve her zaman yanındayım bunu bil olur mu?” “Cansın kuzum Meleğim, iyi ki varsın ben de seni kardeşimden daha çok seviyorum. Dert ortağım, sırdaşım, dostum, biricik arkadaşım. İnşallah mutlu hikâyelerde

buluşmak dileğimle, sevgiyle kal…

Aydan Yıldız

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir