ÖYKÜ.. YUNUS ÜZERİME GELİYOR.. İBRAHİM ŞAŞMA

Belli ki yeryüzüne gökten indirilmiştim, Hızır ile Lokman’ın kifayetsiz kaldığı demlerde, “ben çalayım o kapıları” diyerek.  Ben olayım en çaresiz demlerinde yanlarında olan.  Kurumuş dudaklara o ilk katreyi ben süreyim istedim. Yanan yüreklere o merhemi ben götüreyim. Ve bende açsın gözlerini çocuklar. Benim koynumda tutunsunlar yaşama. Ben böyle söz vermiştim köyüme, ben böyle söz vermiştim Kemal Paşa’ma. Ben zoru bilmedim. Zor yoktur lügatimde.  Acıyı bal eylemek, ateşi kül eylemek, dikeni gül eylemekti kerametim. Yeryüzünde can taşıyan her cana sevdalanabilmekti maharetim. Bir insana verilebilecek en güzel armağan yürekti ve bir insanı sevebilmek yürek işiydi. O yüzden sevdim işimi. Ve o yüzden sevda bırakmadı peşimi…

                  YUNUS ÜZERİME GELİYOR

Şehrin arka sokaklarında rutubete meyilli küçük bir evin iki göz odasında şekillenmişti hayatım. Duvarlarında suya inmiş geyikli halıların çakılı olduğu bu ev bitimsiz sevdalarımın, hicranlarımın, vuslatlarımın, firkatlerimin şahidi olagelmişti. Ayda altı yüz lirayı kira bedeli olarak değil de, mutluluğun bedeli olarak veriyordum ev sahibesine.  Onca ev görmüş, onca ev sahibi değiştirmiş, sonunda bu küçük hanede huzuru yakalamıştım. Pencere pervazlarına koyduğum peynir tenekelerine reyhan dikmekti mutluluk. Akşamüstleri bir yer minderini kapı önündeki eşiğe atıp çay içmekti mutluluk.  Bahçedeki ceviz ağacına bir kendir atıp salıncak yapmaktı mahallenin çocuklarına. Kelebeğin kanadı gibiydi yüreğim. Bu yürek böyle çarparken şekillendi her şey. Üç güzelliğim vardı benim. Kadın oluşum, şair oluşum bir de hemşire oluşum. Kendime göre sıkıntılarım da vardı. Çözemediğim düğümler. Aşamadığım dağlar vardı. Her şeye rağmen yaşamımda umudu hiç eksik etmemiş, onunla uçurumların kenarından dönmüştüm. Şükretmesini bilirdim. Devlet dairesinde çalışmak benim için bir ikramdı, bir izzetti ve bir erdemdi. Her ne olursa olsun tebessüm farz kılınmıştı yanaklarıma. Umutsuzluk ise haram. Böyle bir minvalde başlamıştı her şey. Bazen üzerime üzerime geldiğine inandığım bu şehrin sokaklarını özlemişken.  Kapımızın önündeki sarı kediyi özlemişken. Komşunun homurdanarak çalışan arabasının kuru gürültüsünü. Mahalle bakkalının o çatık kaşlarını özlemişken. Nedense beş yaşında bir çocuğun bir şeker aşkına bakkala koştuğu gibi ben de koşmak istiyordum aynı heyecanla. Dışarıdan hayata dair sesler duymak istiyordum yine. Eskiler alırım diye avazı çıktığı kadar bağıran eskicinin sesini, “Hanımların dikkatine! Overlok makinesi ayağınıza geldi. Halı, kilim, paspas, yolluk kenarına, halıfleks kenarına overlok yapılır. Beş dakikada yapılır, hemen teslim edilir.” diye aynı nakaratı tekrarlayan overlokçuları bekliyordum. Hiç aklıma gelmezdi mahallenin haşarı çocuklarının sesini bile özleyeceğimPenceremizin pervazından umutla aşkla ve yarınlara özlemle bakıyordum dışarı.  Evde kal diyordum kendime. Umudun gözlerinde kal. Bir kalbin  yürek sıcaklığında kal. Hiç görmediğin güzellikleri, zaman törpüsünde aşınan güzellikleri, mazide kalan güzellikleri yakasından yeniden yakalamak için evde kal.  Kalabilmek için huzurun gölgesinde, kal diyordum kendime,  severek kal, sev de kal….  Sabır yüreğim sabır, ey yüreğim evde kal…

Balkon penceremizin altını bekleyen o sarı kediyle arkadaşız birkaç gündür.  Beton bloklar arasında kalan arka bahçemde baharın düşlerini kuruyordum. İnsanların maskelerinin ardında saklı kalan tebessümlerini özlüyordum. Baharsız bir bahçede hayallerimdi beni ayakta tutan. Gözlerimi her kapatışımda sağlığa ve bir marazla olan savaşta galibiyetimize dair hayaller kuruyordum.  İlk kez gönül gözümde nehirler akıyordu bir avuç bahçemde.  İlk kez suyun serinliğini duyuyordum. Her hayal kuruşumda bahar, ince ince filizleniyordu hayallerimin avuçlarında. Anladım ki en yakıştığım yerdeydim en yakışanımdaydım, hayallerimdeydim. Hüsn-ü Yusuf çiçekleri ekiyordum hayallerimde peynir tenekelerine. Her sabah kulağımıza yaşamın güzelliğini fısıldasınlar diyerek. Ne garip düşlerim oldukça hiç umutsuz kalmamıştım hüzün coğrafyasında, umudun o kadife libasını giyerek. Hele o sobamın üzerinde kaynayan çaydanlık yok mu, cümle mutluluklarımın gizli öznesiydi sanki. Çok değişmiştim bu karantina günlerinde. Artık evimdeki her zerrenin şahidi ve dengiydim ben. Köhne bir kapının tokmağı, on iki dilimli örme paspasımızın yedi rengiydim ben. Penceremin pervazına ekmek kırıntıları koyuyordum. Gümüş pelerinli bir güvercinin tebessümü için.  Tutunabilmek için bir sabah usulca kanadına. Cümle serçelerin karın tokluğu adına. Her geçen gün eksilmeyen bir aşkla ve inadına inadına.

Yarım saatten beni fokurduyordu kömür sobasının üzerindeki çaydanlık. Yarı beline kadar islenmiş olan bu yorgun çaydanlık yıllanmış bir yalnızlığımın tek şahidiydi. Zaten bu saatlerde demli bir çay içmeden yapamazdım. Önce birkaç bardak çay içilecek ardından yorgun dizlerimi kanepeye uzatarak o çok sevdiğim dizinin akışına bırakacaktım kendimi. Akşam geceye gebeydi.  Köhnemiş tahta kapımı çoktan kapamış, ardını sürgülemiş ve kendimi kendime yoldaş olan yalnızlığıma teslim etmiştim. Günün ağırlığı da yorgun dizlerime çoktan çökmüştü zaten. Yüzümdeki derin çizgiler mazide kalan birçok acının hüznün, kederin izdüşümüydü. Yaşım neredeyse elliyi geçmiş ve ömrünün son baharına merdiven dayamıştım. Yüzü pörsümüş bir örtüyle kaplı divana ağır adımlarla geçerek oturdum. Sararmış perdenin bir ucunu kaldırarak pencereden geceye ve dışarıya bir göz attım usulca. Bugün de kimselere bir şey olmasın Allah’ım, bugün de anneler çocuklarından, çocuklar annelerinden ayrılmasın. Ey gözyaşı, bugün şehre düşme ne olur diye mırıldanıyorum. Telefonumu şarja sokuyorum. İki gün olmadan boşalıyor bu meret. İcapçı olmasam var kapansın umurumda değil. Genelde mutlaka vaka çıkıyordu son nöbetlerimde. Uykuyla uykusuzluk arası bir demdeydim. Bir yandan takipçisi olduğum diziyi seyrediyor, bir yandan da çayımdan o ilk yudumu alıyordum. Yine sulu gözlerime laf dinletememiştim. Kime ne için ağlıyordum bilmiyordum ki.   Penceremin pervazından öylesine bakıyorum sokağa. Meğerse yürümek güzelmiş. Meğerse göz göze gelmek güzelmiş, adını bilmediğim komşularımla. Rukiye Teyze’nin her sokağa çıkışımda; balkondan bana bozuk para uzatarak “iki ekmek alıver yavrum” demesi güzelmiş. Gökyüzüne bakmak güzelmiş. Dışarıda üşümek güzelmiş. Şehrin yokuş yukarı sokaklarda yorulmak güzelmiş. Yaşarken farkına varamadığım güzelliklerin şimdi farkına vararak, tüm yaşanmışlıklarımı koynuma sararak.

Bizim telefonumuz hep acı acı çalar. Ve hep bir çocuk ağlar karşı telefonun başında. Santral görevlisi ile konuşurken düş dünyamdaki o çocuğun ağıdı karışır konuşmalarımıza hep. Yine öyle oldu. Vaka varmış, acil bir ameliyat için hastaneye çağrılıyordum. Santral görevlisinden durum hakkında bilgi alarak kendisine on dakikaya kadar köşe başında hazır olacağımı dile getirerek şoförün beni almasını söylüyorum. Hızlı bir şekilde bardağımdan bir yudum daha alıyorum ve bir yudum daha. Apar topar hazırlanıyorum. Kömür sobamı kapatıp köşe başına çıkıyorum. Gecenin sessizliğini hastaneye ait resmi aracın sesi yırtıyordu. Hizmet aracımızın şoförü bıkmadan usanmadan dile getiriyordu, kırk beş yaşındayım ama bu yaşa kadar böylesi günler görmedim diyerek. “Geçecek diyor, yine o sağlık ve huzur dolu sabahlara uyanacağız” diyordu. “En çok sarılmayı özledim” diyordu. “En çok annemin çatlamış derili ellerinden öpmeyi özledim” diyordu. Diyorken görüyordum o yorgun gözlerinden bir damla gözyaşının akmaya meyilli olduğunu. Sahi uzun zamandır bakmamıştım şoförümüzün gözlerine  böyle dikkatli dikkatli.

Hastane koridorlarındayım yine. Ne vakit bu koridorlara adım atsam yeni bir dünya başlıyor dünyam içerisinde. Ameliyathane tarafına yöneliyorum. Önce Saffet Abi çıkıyor karşıma.  Bazıları Saffet Efendi der kendisine.  İşi yokuşa sürmeyen birisi. Kliniğin yükünü taşır neredeyse.  Vakur ve sessiz bir kişilik. Zemin kattan altınca kata tomografileri ve diğer filmleri karın tokluğuna taşıyan adam. Göz göze geliyoruz ve selam veriyoruz.  Ameliyathanenin şifreli kapısında galoşlarımı giyip içeri giriyorum. Hastanenin en güzel ve en bakımlı katı burası. Upuzun bir koridorda yan yana dizilmiş ve kapıları olmayan odalardan birisi bekliyor beni. Hazırlanıp altı numaralı odaya geçiyorum. Ameliyat masasına yöneliyorum. Tepemde güçlü bir lamba ve çevremde göz ucuyla baktığım mesai arkadaşlarım. Aldığım bilgilere göre trafik kazası. İç kanama mevcut. Hasta oldukça kritik.  Bu yeşil örtünün altında yatan hasta ve hastanın üzerindeki yeşil örtü. Yeşil hiç yakışmıyor insana. Bu duygularla yaklaşıyorum hastanın yanına ve yarı kanlı, yarı sararmış yüzünü görüyorum hastanın.  Bir an sendeler gibi oldum, bir an düşecek gibi oldum ve ameliyat masasının kenarına tutundum. Genel Cerrahi Uzmanı bir rahatsızlığımın olduğunu düşünerek maskesinin altından;

—“Hayırdır Aysel Hanım ” dedi.

—“İyiyim doktor bey” diyebildim sadece. “İyiyim”

Ama boş bir çuvala döndüğümü hissediyordum. Bu o değil miydi? Sokağına bir daha uğramadığım adam. Tüm sıkıntıları üzerime salan adam, hayat kalitemden fazlasıyla ödün vermeme sebep olan adam. Ben hayat çarkının arasında ezilirken, keyif çatan adam. Hiç mi sızlamamıştı yüreği. Hiç mi yanmamıştı acaba. Yüreğimdeki tüm kahırı bir tükürükle sunmak istiyordum. Gözlerimi diktim gözlerine. Soğuk bir kış günü bisikletle yirmi kilometre yol çekip ona gittiğimi gördüm. Köy yerinde pişen tandır ekmeğini, buğusu ve sıcaklığı eksilmeden ona götürdüğümü. Oysa bu zalim adam ne çok severdi tandır ekmeğini. Beraber bölmekti ortadan muradımız. Katıksız yemekti. Dostlukla. Kardeş gülüşlerle. Bu muydu kardeşlik. Bu muydu dostluk. Emek vereceksin. Yorulacaksın. Üşüyeceksin uğruna.   “Sen benim ekmeğimi elimden alan adam. Oysa karşılaşma yeri burası değildi. Bir başka cihana atmıştım bu davayı. Gözlerimi kırpmadan bakıyordum saçlarına ak düşen orta yaşlı bu adama.  Sabit ve küt bakışlarla devam ediyordu bu süreç. Değişmiş dedim içinden. Çok değişmiş. Saçları daha da beyazlamış. Sol yanağında bıçak yarası da yoktu. Şimdi karşımda boylu boyunca yarı canlı bir biçimde uzanan bu adam şu halimle benden daha diriydi. Bir insanın sağlığı için çağrıldığım bu odada ona müdahale etmek her ne kadar asli görevim olsa da iç dünyam buna müsaade etmiyor, nefsimle vazifem arasında gelip gidiyordum.  Sustum sadece. Sustuk. Bir an nefsim galip geliyor bu vazifeyi yapmak istemiyordum. Zira ben bu adama değil dost olarak, bir kamu çalışanı olarak hizmet vermeyi bile çok görüyordum kendime. O bunu hak etmiyordu bana göre. Beni kapısından küfürlerle kovuşu. Borcun ve yokluğun içinde boğuşu. Beni öyle bir yere hapsetmişti ki zamanında. Adı umutsuzlar koğuşu. Bir yandan da görevime aidiyet duygusu ağır basıyordu. Yaşadıklarım üç beş saniyelik bir zaman dilimine sığsa da bu üç beş saniye beni gerçekten çok yormuştu.  Bir yandan da ben böyle yemin etmemiştim diyerek işimle nefsim arasındaki savaşı körüklüyordum. Bu duygu sarmalında şu ana kadar cerrahın talimatlarına harfiyen uymuş, ameliyat ekibine yardım görevimi bütünüyle yerine getirmiştim. Ameliyat masasında yatan adam 3–4 yerinden ciddi kesici metal darbesi almıştı dolayısıyla yoğun miktarda kanamayla karşılaşmıştık. Bariz bir şekilde kanaması olduğu için kan merkezinden kan talebi yapılmış ancak ellerindeki stokun tükendiğinin öğrenilmesi üzerine çevre illerden kan yardımı talebinde bulunulmuştu.  Hastaneye ait iki aracın yakın iki ilden kan almak için yola çıktığı bilgisi de ekibe ulaşmıştı. Ancak bu hasta için geç kalınacağı aşikârdı ve acil olarak kan anonsu yapılmıştı.  B Rh Negatif.

“Hastanın kan grubu B Rh Negatif. Benim gözümde o kansızın kanı B Rh Negatifti. Ameliyat ekibi hastayı kurtarmak için bütün imkânlarıyla çaba sarf ediyordu.  Hasta bariz bir şekilde kan kaybediyordu. Cihazların sesi bile değişmişti artık. O esnada bir iki saniyelik de olsa düş dünyamın kapılarını aralamıştım. Yüzünde yüzünden büyük bir maske takılı olan bir  çocuk sarılıyordu bacaklarıma ve titreyen sesiyle babam ölecek mi diyordu bana. Gülümsüyordum umut tadında. Babam gelecek mi diyordu.  Bir anne ameliyathanenin önünde oğlum diye haykırırken üşüyordum. O gönül yangınının içine çekiyordu beni duyduklarım, düşüyor düşüyor düşüyordum. Benim kan grubum da bu, doktor bey diyecek oldum. Cümlelerim hazırdı ve beynimden emir bekliyordu dilim. Ne beynim emir verebiliyor, ne de dilim verilecek emre itaate hazır hissediyordu kendisini. Bu ben değildim, hele bu bendeki ben, ben değildim. Damarlarıma ne zerk edilmişti böyle, neyi solumuştum da zehirlenmiştim. Adeta uyuşmuştum.  Bu kadar zor olmamalıydı bu. Ne ettimse, ne yaptımsa beceremedim. İçimdeki nefreti vuramadım dışıma. Aman Allah’ım, bu da mı gelecekti başıma. Yunus hiç bu kadar üzerime gelmemişti. Mevlana Konya dergâhından el sallıyordu. Köşeye sıkıştığımı hissettim, yorulduğumu, vurulduğumu ve durulduğumu.

—“Doktor Bey,  ben kan verebilirim bu hasta için”

—“B Rh Negatif değil mi senin de?”

—“Evet, doktor bey.”

Yerime bir personel bırakarak kan alma birimine hızlı adımlarla yöneldiğimi hatırlıyorum. Gözlerimden sessiz sedasız bir damla yaş akıtarak kan alma sedyesine yattığımı.  Ve gözlerimi kapattığımı. Sımsıkı kapatmıştım hem de. En yakıştığım yerdeydim, en yakışanımda. Barışa ve kardeşliğe şiirler yazıyorum şimdi gözlerim kapalı bir şekilde. Ben doğacak güneşe, şavkını vuracak aya onları ısmarlamıştım.  Huzur ve sağlık olsun dünya yüzünde. Dudaklarım kıpırdıyordu belli belirsiz. Sevginin cümle renkleri olsun. Bir ışıkken bin bir renge bürünelim ve Yunus gibi olup Yunus gibi görünelim. Kekik kokusu düşsün ve çiçekler yürüsün her dem taşa toprağa dağa. Ben huzurun ve sağlığın renklerini ısmarladım şafağa.  Damarlarımdan çekilen her bir katre kan adeta siliyordu olanca günahı ve yüreğimi çepeçevre kuşatan âhı. Avuçlarımı her sıkışımda ve bırakışımda bir Yunus geçiyordu ufkumdan bir de hoşgörü diyarının seyyahı.

 

İBRAHİM ŞAŞMA

 

 

 

 

.

 

 

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir