SİNAN BAYRAM: İpler Kimin Elinde?

Gözlerinizi kapatın ve kahve mi yoksa çay mı içeceğinize karar verdiğiniz o anı düşünün. Derin bir nefes aldınız, biraz duraksadınız ve “Kahve,” dediniz. Tebrikler, az önce tamamen kendi özgür iradenizle bir seçim yaptınız… mı acaba?

Modern bilimin, özellikle de nörobilimin her geçen gün yüzümüze daha sert çarptığı bir gerçek var: O kahveyi siz seçmediniz. Sadece, beyninizin bilincinizden saniyeler önce verdiği kararın kağıda dökülmüş halini okudunuz. Kendimizi hayatımızın başrolü, kararlarımızın mutlak hakimi sanıyoruz. Oysa gerçek şu ki, bizler biyolojinin, genetiğin ve geçmiş deneyimlerin muazzam bir hassasiyetle yönettiği birer seyirciyiz.

Hür irade, insanlığın kendine söylediği en konforlu yalandır.

Karar Bizim değilse, Kimin?

Benjamin Libet’in 1980’lerde yaptığı ve o günden beri gelişmiş cihazlarla defalarca tekrarlanan meşhur deneylerini hatırlayalım. Bir düğmeye basmaya karar verdiğiniz andan tam yarım saniye önce, beyninizde “hazırlık potansiyeli” adı verilen bir elektrik sinyali oluşuyor. Yani siz “Ben şimdi sağa döneceğim” demeden çok önce, nöronlarınız zaten rotayı çizmiş oluyor. Bilincimiz, beynin mutfağında çoktan pişmiş bir yemeği, masaya servis edildiğinde “Bunu ben yaptım!” gururuyla sahiplenen şımarık bir şef gibi.

Üstelik mesele sadece laboratuvar deneyleri de değil. Bugün her birimiz;

Doğduğumuz coğrafyanın,

İçine gözümüzü açtığımız ailenin,

DNA’mıza kodlanmış mizaç özelliklerinin,

Ve maruz kaldığımız milyarlarca dış uyaranın birer yan ürünüyüz.

Öfkelendiğinizde bunu “hür iradenizle” seçmiyorsunuz; beyninizdeki amigdala bölgesi, geçmiş travmalarınız veya o anki kan şekeriniz öyle gerektirdiği için o tepkiyi veriyorsunuz. Karşınıza çıkan iki seçenekten birini seçerken, arka planda çalışan devasa bir algoritma geçmiş verilerinizi tarıyor ve tek bir mantıklı (ya da dürtüsel) sonuç üretiyor.

Bu Bir Trajedi mi, Yoksa Özgürlük mü?

Hür iradenin olmadığını kabul etmek ilk başta korkutucu, hatta nihalist bir distopya gibi gelebilir. “Madem iradem yok, o zaman suçluyu neden cezalandırıyoruz?” ya da “Madem her şey önceden belirlendi, neden çabalayayım?” soruları akla düşebilir.

Ancak madalyonun diğer yüzü muazzam bir hafifleme sunuyor. Hür iradenin yokluğu, mutlak bir anlayış ve şefkat doğurur.

Bir insanın hatalarını, kötü kararlarını ya da başarısızlıklarını “kendi özgür seçimi” olarak görmeyi bıraktığınızda, öfkenin yerini derin bir felsefi kabulleniş alır. Kimse kötü bir genetik mirasa, travmatik bir çocukluğa ya da yanlış kararlar verdiren bir beyin kimyasına sahip olmayı “seçmemiştir.”

Bu durum suçluları sokakta serbest bırakalım demek değil; tıpkı mekanizması bozulan bir saati tamir etmek veya tehlikeliyse karantinaya almak gibi, adaleti intikam duygusuyla değil, toplumu koruma ve rehabilitasyon mantığıyla kurgulamamız gerektiği anlamına gelir.

Son Söz: Kuklanın Farkındalığı

Hür irademizin olmaması, hayatın tadını çıkaramayacağımız anlamına gelmez. Harika bir filmi izlerken, karakterlerin repliklerini kendilerinin seçmediğini bilirsiniz; yine de ağlar, yine de güler, yine de heyecanlanırsınız.

Bizler evrenin kendi kendini deneyimleme biçimiyiz. İplerimizin genetiğin, fiziğin ve zamanın elinde olması, bu muazzam oyunun güzelliğinden hiçbir şey eksiltmiyor. Belki birer kuklayız, evet; ama en azından iplerini görebilen ve bu sayede dansın tadını çıkaran farkındalıklı kuklalarız.

Şimdi bu yazıyı beğenip beğenmemek, paylaşmak ya da sayfayı kapatmak tamamen “sizin” kararınız… Tabii nöronlarınız aksini söylemediyse.

Sinan Bayram

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir