AYŞEGÜL KUM:KALBİN RIZKI: Aynı Kaba Uzanan Ellerin Sırrı

Kalbin Rızkı: Aynı Kaba Uzanan Ellerin Sırrı

​Modern zamanların insanı, mukaddes olan ne varsa hayatın dışına ittiğinden beri, en çok da kalbinin açlığından muzdariptir. Gövdeyi besleyen sofralar lüks otellerin, porselen tabakların şatafatıyla donatıldıkça, ruhun sofrası olan o samimi meclisler bir bir dağıldı. Bizler, “bireyselleşme” adı altında sunulan o kibirli yalnızlığı konfor zannettik. Oysa tasavvufi neşvede iyi bilinir ki; sofra sadece mîdeyi doyurma mekânı değil, fânilik hırkasını giyip nefsini bir kardeşinin nefsinde eritme, yani “fena” mertebesinin en asgari talimgâhıdır.

​Eski tekkelerin, derviş sofralarının ortasına konan o tek kap, alelade bir tahta sahan değildi. O sahan, kesretin (çokluğun) içinde vahdeti (birliği) arama cehdiydi. Kalplerin cilası, o kaba beraberce uzanan ellerde saklıydı. Nitekim Cihanın Serveri (s.a.v.), ashabının “Yiyoruz ama doymuyoruz” feryadına karşılık, derdin reçetesini bizzat o vahdet kapısında aramıştı:

“Herhalde siz ayrı ayrı kaplarda yiyorsunuz? Yemeği toplu halde yiyiniz ve üzerine besmele çekiniz. Allah o yemekte sizin için bereket halk eder.” (Ebû Dâvûd)

​Ayrı kaplara bölünen her lokma, bereketi eksilttiği gibi insanı sinsi bir kibrin pençesine itti. “Benim tabağım, benim rızkım, benim alanım” diyen insan, mülkün asıl sahibini unutup kendi gölgesine tapınmaya başladı. Halbuki Fahr-i Kâinat Efendimiz, bereketi ve muhabbeti çoğaltmanın sırrını ne güzel beyan buyurmuştu: “Bir kişinin yiyeceği iki kişiye, iki kişinin yiyeceği dört kişiye yeter…”

​Çünkü tasavvuf hırkasına bürünen bilir ki, rızık maddeden ibaret değildir; rızık, Allah’ın kulun kalbine indirdiği sekinedir ve o sekine ancak paylaşıldıkça genişler.

​Ortak Kâsede Eriyen Kibir

​Aynı kaptan yemek, dervişçe bir terbiyedir. Tabağın ortasına uzanmamak, hep önünden yemek, sabretmek ve yanındakini nefsine tercih etmek (îsar)… İşte bu adaplar, insanı çiğlikten kurtarıp pişiren manevi birer ocaktır. Lokmasını kardeşinin lokmasına denk gören, onun kaşığının değdiği yerden rızıklanmayı şeref sayan bir gönülde kibir barınabilir mi?

“Yemeklerin Allah’a en sevimli olanı, üzerinde ellerin en çok olanıdır.”

​Buyuran Efendimiz, aslında bizlere kalplerin rabıtasını işaret ediyordu. O kaba her el uzandığında, nefsin o kalın ve karanlık duvarlarından bir taş daha yıkılırdı.

​Katılaşan Kalpler, Kuruyan Bağlar

​Fakat biz bugün, “hijyen” maskesi takmış o batılı ve mesafeli nezakete aldandık. Çocuğumuzla, eşimizle, kardeşimizle aramıza porselen tabaklardan, parlak çatal bıçaklardan barikatlar kurduk. Herkes kendi tabağının sınırları içine çekildi; gözler tabaklara gömüldü, gönüller birbirinden fersah fersah uzaklaştı. Sofrada “biz” olmayı beceremeyenler, hayatın fırtınalı yollarında nasıl bir ve beraber kalabilirdi? Tabakları ayıranlar, farkında olmadan kaderlerini de ayırdılar.

​Şimdi durup, kalbini dünya telaşıyla kirletmemiş o eski dervişlerin ferasetiyle sorma vaktidir:

​Bugün seninle aynı kaptan yemek yemeyi zül sayan, senin lokmanla hemhal olmaktan imtina eden, tabağını ve mesafesini senden titizlikle ayıran o aile efradı; yarın sen feleğin sillesini yiyip, tenin toprağa yaklaşınca, o dermansız yatağa düştüğünde sana bakar mı?

​Senin yaralarına merhem sürer, o çökmüş avurtlarına muhabbetle su verir mi?

​Vermez… Çünkü sen, zamanında onunla aynı tabağı paylaşmayarak, o sofradaki kutsal harcı, aradaki o can bağını kendi ellerinle kuruttun. Muhabbeti kendi ellerinle katlettin. Unutma; sofrada kaşığı bir olmayanın, musalla taşında gözyaşı bir olmaz. Kalplerin harcı aynı kaptan yenen lokmayla karılır; o harcı kuruttuysan, bilesin ki düştüğünde seni saracak bir ten, seni anlayacak bir can bulamazsın.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir