GİZEM GÖKMEN:Senaryo Hayata mı Ait, Yoksa Bana mı?

Senaryo Hayata mı Ait, Yoksa Bana mı?

Gizemli bir senaryo verilmişti elime; önceden okuma fırsatım bile olmamıştı. Doğaçlama yapsam dışlanıyordum. Tam metni oynamak gibi katı kuralları olan bir sahneydi bu. Kelimelerden birini değiştirmek istesem izin verilmiyordu; noktasından virgülüne kadar metne sadık kalınmak zorundaydı. Bense tüm kalıplara inat, kendi sahnemi oynamak istiyordum.

Önce iki kişilik bir oyunun içinde buldum kendimi. İkimizden biri etrafı dağıtmalı, kalpleri kırmalı ve en acıtan sözleriyle yaralamalıydı. İçimi ürperten bir oyundu bu ama sahnelerin karşılıklı olarak değiştirileceğine tüm kalbimle inanmak istemiştim. Roller aramızda böyle dağıtılmıştı. Kimin haklı, kimin haksız olduğu önemli değildi; hangimizin hangi rolü seçeceğini bilmiyorduk. Daha doğrusu, ben bilmiyordum. Oysaki oyunun sonunu bildiğim halde, sırf karşımdasın diye bana biçilen o rolü kabul etmiştim. Sen karanlığın en koyu, en acımasız halindeydin; bense duyguların en beyazını canlandırıyordum. “Belki,” dedim, “belki senin siyahlarında da benimki gibi beyazlar vardır ve bir kuşun kanadında sonsuzluğa uçarız.”

Perdeler açıldı ve oyun başladı. Ellerimde duran senaryoya baktım. Sen tüm siyahlığını yüzüme haykırırken ben, beyazlarımdan bile korkup saklanmak istedim. İki perde arasında seni affetmek için bir sürü sebep buldum, bahanelerin arasında kayboldum. Yine de sana zarar gelmesin ya da beni terk etme diye gizlice rolümün içinde kalmaya çabaladım.

İkinci perdede, bana karşı duyulan öfkeyi ilk defa o derin, koyu gözlerinde gördüm. Sevildim zannetmiştim, ama asla sevilmemişim. Bu sefer hayatın oyunu bana çok ağır geldi. Oyunun ortasında sahneyi terk ettim; söylenenlerin ve eleştirenlerin karşısında dimdik durmak istedim. Perdelerim kapalıydı artık hayatın ve insanların oyunlarına karşı. Tüm senaryoyu o kalın perdelerin arasından seyretmeye karar vermiştim. Fakat sen, buna rağmen öldürmüştün beni finalde.

Bir kadın yere düştü, perdeler üstüne kapandı, tüm renkler soldu tek tek. Kadının kalbini kimse kurtarmak istemedi; çünkü onun yok olmasını bekleyenler, final sahnesini coşkuyla alkışlıyordu. Yaşamın kendisine uymak istemedik; hayalimizdeki hayatı yaşamak istedik ama izin vermeyip hayatlardan vefasızca gittiler. Arkalarına bile bakmadılar, bıraktıkları enkazı görmemek için.

Sadece bir kâğıt düştü kadının ellerinden; içerisinde yazılanlar rüzgârla uçuştu taş sokaklarda…

Sevgili Kadın,

Sessizliğin kollarında kalemler kâğıtlara ağlıyordu. Bazen bir acı, bazen de bir hüzün tadı yakıyordu dudakları. Ağlamak yoruyordu artık tüm benlikleri. Duyguların özgürce dışarı akması öylesine zordu ki… Bu yüzden dolunay şahit olurdu tüm hayal kırıklıklarına, sabah doğan güneş ise yalan gülümsemelere kucak açardı.

Acaba yalan gülümsemeleri gören güneş de mi kandırıyordu bizi? Yoksa mucizeler gerçekten vardı da biz mi görmek istemedik? Kalpler kırık ve gözler nemliydi her zaman. İyileşmeye bile korkuyordu insan, yeniden kırılmamak için. Bu yüzden kapatıyorduk gözlerimizi en güzel dakikalara.

Her kırık kalbin adına ağlattım kalemimi. Kendini unutanlara kim olduklarını yeniden hatırlatmak için; değersiz hissettirilenlerin aslında ne kadar değerli olduklarını kanıtlamak için. En önemlisi de kadın oldukları ve var oldukları için… Kimsenin esiri olmadan, özgürce kahkaha atan kadınlara katılmaları için.

Doğan güneşler aslında dışarıda değil, bizim içimizden doğan mucizelerdi. Kendimizi unuttuğumuz için farkına varamamıştık. Şartların esiri olduğumuzu zannettik, oysaki şartlar bizim elimizdeydi. Bunları kullanmayı unutturmuşlardı bize. Şimdiyse uyanma zamanı geldi. Yarım bıraktıklarımızı ya da yarım bırakmak zorunda kaldıklarımızı tamamlama, hayatımızın direksiyonunu elimize alma zamanı.

Sen hangisisin? Hayatı şekillendiren mi, hayatın şekillendirdiği mi?

Beni kendimle buluşturacak sözlere sahipti bu kâğıt. Belki de yüzleşmek istemediğim ya da çok özlediğim “ben” ile ilgiliydi tüm bu satırlar. Bu yüzden hem herkese tanıdık hem de bir o kadar yabancı geliyordu. Sakinliğin ve huzurun kapılarını açacak anahtarımdı o ve sonunda kendime kavuşacaktım. Yolculuğun tadını çıkararak, yavaş yavaş ilerlemeye devam edecektim. Acelem yoktu artık. Önüme çıkan her durakta dinlenerek hayatın o güzel tadına varmak istiyordum. Yeniden başlamak için hazırım. Ben, hayatın kendisiyim.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir