DİL CANLI BİR VARLIKTIR
Dil, canlı bir varlıktır. Doğar, zamanla gelişir, kullanılmaya devam edilmezse ölür. Onu, toplumların kültürel yapısı ve ihtiyaçlarına göre değişen, büyüyen, yaşam şartlarına ve teknolojiye ayak uyduran bir canlı olarak tasavvur edebiliriz. Ölümü, biyolojik ölüm gibi tamamen yok olma süreci değildir, aksine gelecek kuşaklara aktarılır ve farklı bir versiyonu ile yaşamaya devam eder. Nitekim Osmanlıca ölü bir dildir fakat kültürümüze yerleşen kelimeler ile dilimizde varlığını sürdürmeye devam etmektedir.
Bir kültürün koruyuculuğunu ve taşıyıcılığını yapan temel varlık; dildir. Nesiller arasında köprü vazifesi görür. Toplumların geçmişini anlaması ve geleceğini inşa etmesi için onlara hizmet eder. İnsanlık, var olduğundan beri, yazı ortaya çıkana kadar geçmişin delillerini dil sayesinde geleceğe aktarabilmiştir. İslam’da Tevkif teorisine göre; insanlığın ilk dili Allah tarafından öğretilmiş, zamanla toplumsal ihtiyaçlar ve göçlerle yeni dillere bölünmüştür. Kur’an-ı Kerim’de Rûm Suresi’nin 22. ayetinde “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin farklı olması Allah’ın delillerindendir. Bunda bilginler için dersler vardır.” şeklindeki açıklama bu teoriyi doğrular niteliktedir. Bu ayet, varoluşu sadece fiziksel bir yaratılış olarak değil, aynı zamanda kültürel ve biyolojik bir zenginlik olarak ele alır. Farklı dillerin varlığı, insanların ayrışma sebebi değil, ilahi bir zenginlik ve mucizedir. Ayrıca burada “dil”in faziletini herkesin idrak edemeyeceği, sadece aklını ve bilgisini kullanan bilgin ve sağduyu sahiplerinin bu ilahi özeni fark edebileceği bildirilmiştir.
Günümüzde dil kavramı, eski halinin yüceltilip, yenisine yer açmayı yeren bir anlayış hakimdir. Oysa dil, yapısı ve varoluşu gereği sürekli yenilenmeye muhtaçtır. Özellikle teknolojinin baş döndürücü bir hızla geliştiği asrımızda dil unsurunun ona ayak uydurması kaçınılmaz bir durumdur. Topluma ayak uyduran dil, kültür ve günlük yaşama hizmet etmek adına yeni kelimeleri alır ve kabullenir. Burada önemli nokta dil gelişirken onu deforme etmemektir. Kullandığımız kelimelerin kalitesini düşürmemek, zamana ayak uydurmak adına geçmişimizi yok saymamaktır. Özellikle genç neslin, sonraki nesillere aktarılacak olan “yeni dil”i yozlaşmadan, özünü koruyacak şekilde aktarılması konusunda daha duyarlı davranması gerekmektedir. Yabancı kelime özentisi, sosyal medyanın bozuk kullanımı ve eğitimde yabancı dil baskısı gibi etkenler dildeki yozlaşmanın temel unsurlarındandır. Özellikle sosyal medyada kelimelerin eksik yazılması ve kısaltmalar konuşma diline yansımaya başlamıştır. Nesiller arasındaki iletişimin ana unsuru olan “dil”deki bu bozulma, onu yaşatmak bir yana, tabir-i caizse adeta hasta etmiştir.
Her canlı gibi dilin yaşamaya devam edebilmesi için, onu yaralamadan, büyümesine ve gelişmesine imkân tanımalıyız. Bu konuda bize yardımcı olabilecek en önemli unsur edebiyattır. Edebiyat dilin en etkin koruyucusudur. Sadece dili korumakla da kalmaz, onu işler, genişletir ve sanatsal bir boyuta taşır. Şairler ve yazarlar dili kullanma konusunda hem topluma örnek olur hem de dilin farklı kullanımlarıyla (mecaz ve yan anlam) ona adeta nefes aldırırlar. Edebiyat kelime hazinesini geliştirir, unutulmaya yüz tutmuş sözcükleri canlandırır ve topluma yeniden kazandırır. Ayrıca dile akıcılık ve ahenk kazandırarak hafızada kalıcı hale getirir. Eğitim sistemi içinde gençlerimize dilin önemini kavramaya ve doğru kullanımını sağlamaya yönelik çalışmaların artırılması gerekir. En çok sosyal medya yüzünden bozulan kelimeler için yine sosyal medya üzerinden bilinçlendirme projeleri yapılabilir. Dilimize sahip çıkmak, gençlerimize bu konuda rehberlik etmek ve eğitmek hepimizin toplumsal bir görevidir. Mustafa Kemal Atatürk “Türk demek, dil demektir” sözü ile dil bilincinin önemini açıkça ortaya koymuştur.
Biyografim: 38 yaşında, iki çocuk annesiyim. Devlet memuruyum. Dergilerde editörlük ve yazarlık yapıyorum.
