Hiç Olmadığımız İnsanlara Neden Yas Tutmayız?
İrem Oruç
Çocukken bize hep aynı soru sorulur: “Büyüyünce ne olacaksın?”
Sanki gelecekte bizi bekleyen tek bir sabit durak, tamamlanmayı bekleyen tek bir insan varmış gibi.
Oysa çocuk, tek bir kişi değildir. İçinde birbirinin varlığından habersiz yüzlerce farklı hayat taşır. Bir ihtimale tutunursa başka bir ülkede, dili hiç bilinmeyen bir şehrin küçük bir dairesinde yalnız yaşar. Bir başkasında üç çocuğun gürültülü neşesine karışır. Birinde sahne ışıklarının altında bir kalabalığa seslenir, birinde bir hastane koridorunun soluk ışığında sabahlar, bir diğerinde ise hiç evlenmez; sessiz bir kütüphanenin tozlu rafları arasında yaşlanır. Çocukluğun en büyük ve belki de tek gerçek zenginliği, geleceğin henüz hiçbir tercih tarafından daraltılmamış olmasıdır.
Sonra hayat başlar ve zaman, ihtimalleri teker teker budayan bir makasa dönüşür.
Her karar, bir kapıyı açarken diğerlerini sessizce, sürgüleyerek kapatır. Yirmi iki yaşında müzik okulunun kapısı önünde durup yönünü tıp fakültesine çeviren biri, yalnızca bir meslek seçmiş olmaz; o yağmurlu günde, kemancı olacak o diğer hâlini de o kapının önünde geride bırakır. Bir şehirde kalmayı seçen, başka bir ülkenin sokaklarında adımlayacak olan o yabancı hâlinden vazgeçer. Evlenen, yalnız geçirebileceği o uzun, dingin yılları; çocuk sahibi olan ise sadece kendisine ait kalabilecek o özgür hayatı kaybeder.
Bu sessiz vedalar genellikle büyük kriz anlarında gerçekleşmez. Sıradan bir salı öğleden sonrasında kargo beklerken, kırmızı ışıkta durduğumuzda ya da hiç gitmeyeceğimiz bir rotanın otobüs tabelasına bakarken aniden zihne düşer. İçimizden bir ses, o tabelanın saptığı yolda başka bir ‘biz’ yürüdüğünü fısıldar.
Fakat biz bunlara topluca kayıp demeyiz. Günlük dilin konforuna sığınır, adına basitçe “seçim” deriz.
Çünkü kaybettiğimizi sandığımız o insanlar hiç kanlı canlı var olmamıştır. Bize hiçbir akşam sarılmamış, hiçbir hata yapmamış, bir doğum günü fotoğrafının köşesinde yer almamışlardır. Toprakta bir mezarları, taşta kazılı bir isimleri yoktur. Bu yüzden bir sabah uyanıp onları özlediğimizi söylemek bile kulağa tuhaf, hatta akıl dışı gelir.
Ama gerçek şudur: Her seçim, muhatabı olmayan, sessiz ve görünmez bir cenaze törenidir.
Hayat ilerledikçe, unvanlar kazandıkça veya yeni anılar biriktirdikçe çoğaldığımızı zannederiz. Oysa gerçekte, elimizdeki haritalar teker teker eksilmekte, yürüdüğümüz yol giderek daralmaktadır. Çocukken yüzlerce kişiyizdir; otuzlarımızda bu sayı onlarca ihtimale düşer. Kırk yaşında içimizde hâlâ filizlenebilecek insanların sayısı parmakla sayılacak kadar azalmıştır. Yetmişimizde ise geriye yalnızca tek bir kişi kalır: O güne kadar olmayı başardığımız, ya da kabullenmek zorunda kaldığımız o nihai insan.
Belki de yaşlanmak dediğimiz şey, takvim yapraklarının birikmesi değil; içimizdeki o kalabalık ihtimallerin yavaş yavaş eksilmesidir.
Bu yüzden ölüm, sandığımızdan çok daha geniş bir yıkımdır. Yalnızca bugün nefes alan, o an var olan insanı durdurmaz. O insanın henüz dönüşmediği, yarın olabileceği bütün o potansiyel insanları da tek bir hamlede susturur. Artık fikrini değiştirmeyecek, bir zamanlar kırıldığı birini affetmeyecek, hiç beklemediği bir yaşta yeniden âşık olmayacak veya yıllardır sırtında bir yük gibi taşıdığı o öfkeyi nihayet bir kenara bırakmayacaktır.
İnsan öldüğünde yalnızca bugünkü somut hâli ölmez. Yarın başka biri olma ihtimalinin tamamı da onunla birlikte toprağa girer.
Asıl trajik olan, bizim bu devasa kayba hiçbir zaman yas tutmayışımızdır.
Çocukluğumuzun geçtiği o eski evin yıkılmasına günlerce üzülürüz. Sokağımızdaki ağaç kesilince içimiz sızlar. Hayatımızdan çıkan insanları yıllarca özlemle veya kırgınlıkla anarız. Ama hiçbir sabah pencereden dışarı bakıp, “Artık asla olamayacağım o insan için, hiç yaşayamadığım o hayat için üzgünüm,” demeyiz.
Çünkü yas, hafızanın dilidir. Hafıza ise yalnızca yaşanmış olanı, dokunulanı, kaydı tutulanı tanır. Hiç doğmamış ihtimaller için bir mezar taşı dikilmez; adı konmamış, varlığı belgelenmemiş kayıplar için ağıt yakılmaz.
Yine de bütün kapıları açık tutmak mümkün değildir. Hiçbir ihtimalden vazgeçmek istemeyen insan, hiçbir hayatı gerçekten yaşayamaz. Seçtiğimiz yol, vazgeçtiğimiz o hayaletlerin gölgesiyle biçim kazanır; sunduğumuz bu bedel sayesinde derinleşir.
Ne var ki zihnimiz ne kadar mantık yürütürse yürütsün, insanın en derin kayıpları bazen hiç yaşamamış olanlardır. Belki bir gün daha sabırlı biri olacaktın. Seksen yaşında, bir ömür taşıdığın o sertliği ilk kez kırıp bir çocuk gibi hafifleyecektin. Nefret ettiğini sandığın bir şehrin ara sokaklarında âşık olacak, gençlik korkularına gülüp geçecektin.
Bunların hiçbirini öğrenemeyeceğiz. Çünkü o insanlar hiç doğmadı.
Ölümün ve zamanın gerçek trajedisi belki de tam olarak burada saklıdır: Hayat yalnızca bir hikâyeyi bitirmez; dünyada eşi benzeri olmayacak onlarca dönüşümü de yarıda keser. Senden yalnızca bir kişi yaşamıyordu; senden olabilecek yüzlerce insan da seninle birlikte sessizce yok oluyordu.
Ve belki de en ağır yas, adı konmamış, mezarı olmayan o insanlar için tutulandır.
