Çünkü anlaşılmayı beklemek, çoğu zaman başkasının zihnine sığınmaktır. Kendi duygularını, kendi gerçeğini, bir başkasının kelimelerine emanet etmektir. Oysa kimse senin içinden geçenleri, senin hissettiğin yoğunlukta hissedemez.
İnsan, en çok da bu yüzden yorulur. Anlatmaya çalıştıkça eksilir, anlaşılamadıkça içine kapanır. Sonra bir gün susmayı öğrenir. Ama bu suskunluk zayıflık değildir; aksine, insanın kendi içine dönmeye başladığı o güçlü andır.
Çoğu kişi kendi gücünün farkında bile değildir. Hayatın içinde savrulurken, başkalarının onayını beklerken, aslında içinde taşıdığı değeri görmez.
Bir istiridyenin kabuğu kırıldığında içinden o mükemmel inci çıkar ya… İşte insan da böyledir. Kırılmadan, sarsılmadan, kendi değerini çoğu zaman anlayamaz.
Sen, o kabuğun içinde sıkışmış bir inci gibisin. Belki uzun zamandır karanlıktasın, belki kendini küçük ve önemsiz hissediyorsun. Ama bu, senin değersiz olduğun anlamına gelmez. Tam tersine, bu senin henüz kendini keşfetmediğini gösterir.
Ve bir gün…
Gerçekten bir gün, kendi değerini fark ettiğinde, o kabuğun içinde kalmanın sana ne kadar dar geldiğini anlayacaksın. Seni küçülten düşüncelerden, seni anlamayan insanlardan, seni olduğun gibi görmeyen bakışlardan uzaklaşmak isteyeceksin. Çünkü artık biliyor olacaksın:
Sen, kimsenin tanımlamak zorunda olmadığı kadar değerlisin.
Sen, başkalarının anlayışıyla var olacak biri değilsin.
O an geldiğinde, artık anlaşılmak için çabalamazsın.
Anlaşılmamak seni incitmez, çünkü kendini anlamışsındır.
Ve işte tam o noktada, gerçek güç ortaya çıkar.
Başkalarının seni görmesinde değil, senin kendini görmende.
Başkalarının seni anlamasında değil, senin kendini kabul etmende
Çünkü asıl güç, hep oradaydı.
Senin yüreğinde.
