
Eser sahibi kimdir? Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?
İstanbul’da doğdum. Halka ilişkiler eğitimi aldım, ancak iletişimin farklı alanlarında uzun yıllar çalışarak deneyim kazandım. Açık Radyo ile başlayan ve muhtelif kuruluşlarda iletişim ve koordinasyon görevleriyle devam eden kariyerim, zamanla sivil toplum alanıyla kesişti, insan hikâyelerine duyduğum ilgi profesyonel yaşamımın merkezinde yer aldı.
Radyo geçmişim ve yaklaşık on yıl boyunca verdiğim yayıncılık eğitimleri, anlatılarımda sesin ve ritmin önemini keşfetmeme katkı sundu.2013 yılında yayımlanan “Kadın Öyküleri” adlı derleme eserde ve 2015 yılında yayımlanan “Kadın Sesleri” adlı eserde de öykülerimle katkıda bulundum.
Bu kapsamda, çocuk ve genç odaklı çalışmaların yanı sıra kültürel projelerde de aktif roller üstlendim.
Hayatınızın dönüm noktaları, yazarlığa yönelmenizde etkili olan olaylar nelerdi?
Yazma serüvenimin başlangıcı, sadece bakmayı bırakıp gerçekten görmeye başladığım zamandır. Kalabalıkların içinde yalnız kalan, hikayesi dinlenmemiş insanları fark ettim. O ‘görülmek istenmeyen’ kahramanların hikayelerini anlatma sorumluluğu, benim için yazarlığın kapısını aralayan anahtar oldu.
Yazarlık serüveninizde kaleme aldığınız ilk eser mi? İlk eseriniz neydi?
Kadın Öyküleri ve Kadın Sesleri derlemelerinde öykülerim yer almıştı, ancak başka yazarlarla yan yana olmanın getirdiği güvenli bir alandı. Şimdi tamamen kendi sesimle kendi dünyamı anlattığım ilk kitabım başka Bir Dünya Değil. İki bölümden ve toplam 16 öyküden oluşan bu kitapla, okurun karşısına ilk kez tek başıma çıkıyorum.”
Başka Bir Dünya Değil, benim için yalnızca öykülerimi bir araya getirdiğim bir kitap değil; kendi sesimin ağırlığını, tonunu ve sınırlarını keşfettiğim bir alan oldu.
Bu ilk adım size ne hissettirdi?
Bir eşikten geçmek gibi… Hem çok savunmasız hissettiriyor çünkü artık kelimelerimle okur arasında bir perde yok; hem de çok güçlü hissettiriyor. Uzun zamandır zihnimde ve kalbimde taşıdığım o yükü, o hikayeleri nihayet okura teslim etmenin verdiği büyük bir hafiflik var.
Eserlerinizde tekrar eden temalar ya da sizi yansıtan karakterler var mı?
Evet, eserlerimde tekrar eden çok net bir tema var: Kadınlar ve onların öyküleri, onların iç dünyaları. Yazmak, benim için bir ifade biçimi olmanın ötesinde, çoğu zaman susturulmuş ya da duyulmaz kılınmış seslere yer açmak anlamına geliyor. Farklı konulara dokunsam da, ağırlıklı olarak bu ‘ses çıkarma eylemi’ ana eksenimi oluşturur. Yansıtan karaktere gelince; illaki şudur diyemem ama yazdığım her karakterin bir noktasında mutlaka benim gözlemim, vicdanım ve hayata dair arayışım gizlidir.
Kendinizi yazdığınız karakterlerde bulduğunuz olur mu?
Direkt olarak ‘evet, bu benim’ dediğim bir karakterim yok. Ben kendimi, o dünyanın içinde yaşayan değil, o dünyayı tasarlayan bir mimar gibi görüyorum. Bir yapbozun parçası gibi farklı birçok kişi bazen bir bedene sığabiliyor, ama onlar benden bağımsız, kendi nefesi ve sesi olan bireyler.
Yazarken size ilham veren şey nedir?
İlhamımın ana kaynağı, aslında bahsettiğiniz gibi, görünmeyene ayna tutma arzusudur. Beni yazmaya iten şey; büyük olaylardan çok, insanların günlük yaşamlarında fark edilmeyen o küçük detaylar, susturulan o anlar ve onların ardındaki derinliktir. Beni yazmaya iten en büyük güç, duyulmayan o sessiz hikâyelerin ağırlığıdır. Toplumun görmek istemediği alanlara eğilmek, o kişilerin hayatlarına bir pencere açmak ve onların sesine tercüman olmak…
Bir fikri yazıya dönüştürmeye iten duygu ya da an nedir?
Beni harekete geçiren şey, bir rahatsızlık anıdır. Toplumda görmezden gelinen, üzeri örtülen bir gerçeği veya bir çelişkiyi fark ettiğim o keskin an. Zihnimde bir soru işareti belirir ve bu soru, beni rahatsız edip cevabını yazı aracılığıyla aramaya iter. Duygu, keşfetme ve çözülmemiş bir düğümü çözme arzusudur.
Bir yazar olarak üretim rutininiz nasıldır?
Açıkçası, profesyonel hayatımın yoğunluğu nedeniyle ‘her sabah 9’da masanın başındayım’ gibi katı bir disiplinim yok. Benim üretim rutinim, rutinsizliğin ta kendisi. Yazma eylemi, işten ve hayattan arta kalan her boşluğa sızmak zorunda. Bu yüzden bir toplu taşıma yolculuğunda ya da gecenin geç saatlerinde; ne zaman bir fırsat yakalarsam o zaman yazarım. Disiplin yerine esnekliğe ve o anı yakalamaya odaklanıyorum.
Belirli bir yazma saatiniz ya da ritüeliniz var mı?
Hayır, belirli bir yazma saatim maalesef yok. Fırsat bulduğum anları değerlendiriyorum. Fakat olmazsa olmaz tek bir ritüelim var: Müzik. Müzikle yazmak. Müzik, benim için dış dünyayla arama bir perde çekiyor ve hikâyenin atmosferine kolayca girmemi sağlıyor. O doğru melodi, sadece bir arka plan değil, aynı zamanda karakterlerin duygusal derinliğine ulaşmam için bir anahtar görevi görüyor.
Yazma sürecinde sizi en çok zorlayan şey neydi?
Yazma sürecindeki en büyük zorluk, hikâyenin temposunu ve tutarlılığını korumaktı. Tek tek öyküler güzel olabilir; ancak Başka Bir Dünya Değil ‘deki gibi 16 öykülük bir kitabın, iki farklı bölüm arasında bile olsa, bütünlük içinde akmasını sağlamak, yani o kurgusal yapıyı ayakta tutmak, en çok enerji tüketen şeydi.
Hiç vazgeçme noktasına geldiğiniz oldu mu?
Evet, özellikle yapısal bir zorlukta tıkandığımda ya da hayat temposu ağır bastığında vazgeçme noktasına geldiğimi hissettim. Genellikle ‘Acaba bu hikâye anlatılmaya değer mi?’ sorusuyla gelen büyük bir kendine şüphe anı var. O anlarda kendime sadece kısa bir mola verip, hikâyenin beni tekrar çağırmasını bekledim.
Eserlerinizin ana fikirleri ya da vermek istediğiniz temel mesajlar nelerdir?
Kadın öyküleri yazmak, çoğu zaman susturulmuş ya da duyulmaz kılınmış seslere yer açmak anlamına geliyor. Yazmak, benim için hem bir ifade biçimi hem de bir ses çıkarma eylemi. Bazen fısıltıyla, bazen çığlıkla. Kadınların deneyimlerini, kırılganlıklarını, öfkelerini, hayallerini söze dökmek; görünmez kılınanı görünür yapmak anlamına geliyor. Bu da başlı başına politik, toplumsal ve insani bir duruş.
Okuyucunun metnin sonunda zihninde neyle kalmasını istersiniz?
‘Başka Bir Dünya Değil’ kitabımda anlattığım dünya, bizim her gün içinden geçtiğimiz, tanıdık bir gerçeklik. Bu cümle hem kadın olma hâlini hem de insan olma hâlini kapsıyor. Kadınların yaşadığı adaletsizlikler, baskılar, suskunluklar elbette bu dünyanın bir parçası; ama aynı zamanda umut, dayanışma, sevgi ve direnme gücü de burada. Yani bu dünya ne tamamen karanlık ne de tamamen aydınlık.
Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
Bu kitap, hayatın sadece bizden ibaret olmadığını hatırlatıyor. Eğer okur, bir kitabı bitirdiğinde daha derin bir empatiyle ve dünyaya karşı biraz daha keskin bir bakış açısıyla ayrılmak istiyorsa, bu hikâyeler onu bekliyor demektir. Çünkü anlattıklarım, adından da anlaşıldığı gibi, başka bir dünya değil, tam da bu dünya.
Sizi diğer yazarlardan ayıran şey ne olabilir?
Beni diğer değerli yazarlardan ayırdığını iddia etmek büyük bir iddia olur; hepimizin kendine has bir sesi var. Çoğu yazar gibi ben de gözlem yapıyorum, sadece görünmek istenenlere değil, özellikle üzeri örtülmeye çalışılan detaylara ve o susturulmuş kadın seslerine eğilmek. Bu benim için vicdani bir zorunluluk ve o sesi duyurma gayretimdir.
Son olarak, edebiyat yolculuğunda olan genç yazarlara veya yazar adaylarına ne söylemek istersiniz?
Sabırlı olun ve asla vazgeçmeyin. Çünkü yazarlık, hızlı sonuç veren bir iş değil, uzun ve meşakkatli bir maratondur. İkinci olarak; bol bol okuyun.
Yazmaya yeni başlayanlara bir tavsiye mektubu yazacak olsanız, ilk cümlesi ne olurdu?
Hikâyenizi anlatma zorunluluğunu hissettiğiniz sürece, masayı terk etmeyin.

