Gecenin Sırrı.. Gizem Gökmen

Gecenin Sırrı

Gün, yorgun bir işçi gibi, aletlerini toplayıp ufuk çizgisinin ardına çekildiğinde başlar her şey. Işığın keskin ve buyurgan saltanatı biter; gölgeler, mahcup çocuklar gibi saklandıkları köşelerden çıkıp yavaşça dünyaya yayılır. İşte o an, gece, o usta terzi, milyarlarca yıldızla işlediği ağır ve kadife kumaşını, dünyanın yorgun omuzlarına serer. Bu, sadece bir karanlık değil, bir örtüdür. Gündüzün tüm yaralarını, telaşını ve sahteliğini örten, teselli dolu bir sığınaktır.

Gece, kendi dilini konuşur. Bu dil, kelimelerden değil, sükûnetin farklı tonlarından oluşur. Rüzgârın eski bir çatıda gezdirdiği parmakların çıkardığı çatırtı, uzaktan geçen bir aracın asfalta sürttüğü tekerleklerin uğultusu ve kendi kalbimizin göğüs kafesimize vuran tok sesi… Gündüzün anlamsız gürültüsü, bu karanlık elekten geçince geriye sadece hakikatin fısıltısı kalır. Bu fısıltıyı duyabilenler için gece, bir sırdaştır artık.

O vakit, gündüzleri zihnimizin en ücra köşelerine hapsettiğimiz ne varsa hepsi serbest kalır. Korkular, duvarların dibinden sızan isli bir duman gibi odaya dolar; dokunulabilir, solunabilir bir hal alırlar. Onlar artık soyut birer endişe değil, odanın köşesindeki koltuğa oturmuş, size bakan somut birer varlıktır. Pişmanlıklar ise paslı bir makas olup ruhunuzun en ince ipliklerini kesmeye başlar. Her “keşke”, o makasın çıkardığı ve sadece sizin duyabildiğiniz acı bir sestir.

Fakat gecenin sırrı, sadece karanlığı ve korkuyu somutlaştırmasında gizli değildir. Asıl mahareti, umudu da ete kemiğe büründürmesidir. Umut, pencerenin pervazına konmuş ve içeri bakan bir ateş böceğinin titreşen ışığıdır. Hayaller, masanın üzerindeki su bardağında titreyen ay ışığının suyun dibinde çizdiği desenlerdir. Sevgi ise odanın içini aniden dolduran, kaynağını bilmediğiniz bir yasemin kokusu olur. Gece, en savunmasız anımızda, ruhumuzun haritasını önümüze serer ve der ki: “İşte busun sen. Bu duman kadar gerçek, bu ateş böceği kadar canlısın.”

Gecenin sırrı, bir kelime değil, bir ayna oluşudur. Gündüz, başkalarının bize tuttuğu binlerce kırık aynada kendimize bakmaya çalışırken, gece, tek parça, pürüzsüz ve dürüst bir ayna sunar. O aynada ne rütbeniz vardır ne de maskeniz. Sadece siz, en çıplak, en yalın halinizle… Bu yüzleşme zordur, sancılıdır. Ama aynı zamanda arındırıcıdır. Çünkü ancak o zifiri karanlıkta, kendi içimizdeki ışığı, o sönmeye yüz tutmuş közü fark edebiliriz.

Ve şafak söktüğünde, gece, o kadife örtüsünü yavaşça üzerimizden toplarken, artık aynı insan değilizdir. Gecenin sırrına vakıf olanlar, korkularını birer eski dosta, umutlarını ise ceplerinde taşıdıkları birer parlak çakıl taşına dönüştürerek uyanırlar yeni güne. Dünya, yine o bildik gürültüsüne başlar. Ama kalbinizin derinliklerinde, geceden kalma o kutsal sessizlik, size fısıldamaya devam eder: “Unutma, en büyük hakikat, en derin karanlıkta saklıdır.”

Ödül, işte o fısıltıyı duyabilmektir.

Gizem Gökmen

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir