Vakit, gece ile gündüzün birbirine el verdiği, ışığın eşyadan elini eteğini çekmeye hazırlandığı o belirsiz alaca karanlıktı. Eskilerin vuslat dedikleri o telafisiz eşikte duruyordu. Bir yanıyla geçmişin görkemli şölenlerine bağlı, diğer yanıyla geleceğin belirsiz karanlığına mahkûm bir ruhun son çırpınışıydı bu. Göğüs kafesinde ağır bir taş gibi taşıdığı kalbi, artık sadece bir ritmi değil, koca bir ömrün yorgunluğunu dövüyordu. Zihninin dehlizlerinde, harfleri dökülmüş eski bir lügat gibi sahipsiz ve darmadağın gezinmekteydi. Her adımında ayağına bir hatıra takılıyor, her nefesinde ciğerlerine bir unutulmuşluk tozu doluyordu. Kendi zihninin yabancısı olmuş, bir zamanlar ezbere bildiği o koridorlarda şimdi el yordamıyla yolunu bulmaya çalışıyordu.
Anlamıştı ki; uzaklık yalnızca kilometrelerin, yolların ölçülebileceği bir sığlık değildi. Coğrafya, kalbin yanında ne kadar da aciz kalıyordu. Haritalar, bir insanın bir diğerine olan mesafesini ölçmeye yetmiyordu. Asıl uzaklık, insanın kendi kalbine giden yolları unutması, o patikaların üzerini yabani otların kaplamasına seyirci olarak kalmasıydı. Kendi içindeki o eski, tanıdık şehre giden köprüler yıkılmış; geriye sadece dumanı tüten bir enkaz kalmıştı. İnsan, en çok kendine geç kalıyordu. Kendinden uzaklaşan insan için dünya, ne kadar küçük olursa olsun, aşılamaz bir çöle dönüşüyordu. Kendi sesini duyamayacak kadar uzağa düşmek, gurbetlerin en acısıydı.
Penceresinin önünde boynu bükük duran ıhlamur ağacı, rüzgârla her raks edişinde ona o eski, mağrur yalnızlığını fısıldıyordu. Ağaç, sanki onun sessiz ortağıydı. Mevsimler geçmiş, yapraklar dökülmüş ama o ağacın köklerindeki o kadim hüzün hiç değişmemişti. Rüzgârın dallar arasından geçip gidişi, sanki kaybedilen bir sevgilinin hıçkırığı gibi odaya sızıyordu. Masanın üzerinde duran, zamanın rengini çaldığı sararmış mektup kâğıtları anıların merdivenlerinden aşağı yuvarlanmış bir enkaz gibi mahzun ve sessizdi. Bir zamanlar üzerine ateşten cümleler kurulan o kâğıtlar, şimdi soğumuş birer kül yığınıydı. Mürekkep, kâğıdın liflerinde can çekişirken, yazılan her harf bir vedanın mührüne dönüşmüştü. Artık kelimeleri feveran etmiyor, isyan bayrağını çekmiyordu; aksine, dilsiz bir kabullenişin soğuk sularında yavaş yavaş sönüyordu. Kelimeler, anlamlarını yitirdikçe hafifliyor, hafifledikçe de unutuluşun rüzgârına kapılıp gidiyordu.
Bir müddet sonra içindeki fırtına dinmiş, yerini uçsuz bucaksız bir ıssızlığa bırakmıştı. O fırtınanın kopardığı kıyametler, yerini bir mezar sessizliğine terk etmişti. Gürültülü acılar yerini, derinden gelen ve asla dinmeyen bir sızıya bırakmıştı. Oysa ne çok kelime biriktirmişti onun için; her biri bir inci tanesi gibi dizilmeyi bekleyen ne çok cümle… Dudaklarının ucuna kadar gelip de söyleyemediği, boğazında düğümlenen o kutsal kelimeler, şimdi birer dilsiz günah gibi ruhunu ağırlaştırıyordu. Söylenmemiş her söz, sahibine en ağır yük olurmuş; o bu yükün altında ezilmeyi çoktan kabul etmişti.
Şimdi hepsi, unutulmuşluğun karanlığına gömülmüş birer gölgeydi. Feramuş… Kelimenin kendisi bile bir yok oluşu fısıldıyordu. Bir zamanlar gün ışığında parlayan hayaller, şimdi o karanlık mahzenin tozlu raflarında uykuya dalmıştı. Âdeta gözlerin sürgünü yaşanıyordu; mesafe, aralarına giren o tozlu yollar değil, gözlerinin ferinde yavaş yavaş sönen son kıvılcımdı. Bakışlarındaki o eski pırıltı, yerini kederin gri dumanına bırakmıştı. Bir insanın gözlerine baktığınızda oradaki dünyayı göremezseniz, işte o zaman gerçek ayrılık başlamış demektir. O gittiğinden beri uzaklık, onun için bir terim olmaktan çıkıp, tüm benliğini kuşatan bir ruh hali haline gelmişti. Artık her şey uzaktı; tuttuğu kalem, içtiği su, hatta kendi bedeni bile ona yabancı bir diyar gibi geliyordu. Geçmişe duyduğu o özlem, boğazında düğümlenen paslı bir hıçkırıkta saklıydı. Çıkamayan o hıçkırık, gırtlağını bir hançer gibi kesiyor, ama dışarıya tek bir ses bile sızmıyordu.
Bakışları, odanın en karanlık, en unutulmuş köşesine ilişmiş eski bir fotoğrafa takıldı. O fotoğraf, odanın geri kalanından farklı bir zamana aitti, sanki. Etrafındaki toz tabakası, onu dünyadan yalıtmış, bir fanusun içine hapsetmişti. Orada, zamanın dondurduğu o sihirli lahzada her şey ne kadar canlı, ne kadar yakındı. Gülümsediklerinde dişlerinin arasındaki o küçük boşluk, saçlarının rüzgârla dalgalanışı, bakışlarındaki o sarsılmaz güven… Hepsi oradaydı. Şimdi ise o an, ulaşılması imkânsız bir hayal kadar ırak, bir serap kadar silikti. Elini uzatsa dokunacakmış gibi hissettiği o yüz, aslında milyonlarca yıl uzaktaki bir yıldızın ışığı gibiydi; vardı, ama aslında çoktan sönmüştü.
Fotoğraftaki gülümsemeler, artık başka bir evrene, başka bir insana aitti, sanki. O iki yabancı, şimdiki bu yorgun bedenin içinde nasıl barınabilmişti? İnsan, zaman içinde kaç defa ölür ve kaç defa yeniden doğardı? Zaman, aradaki köprüleri sadece yıkmamış, yerlerini de belirsizleştirmişti. Artık geriye dönecek bir yol, yaslanacak bir duvar kalmamıştı.
Kirpiklerinin ucunda titreyerek asılı kalan o son nem, aslında koca bir ömrün hülasası, uzun bir hikâyenin son noktasıydı. O küçük damla, bütün bir hayatın acısını, sevincini, hayal kırıklığını ve umudunu içinde barındıran bir dünyaydı. Bir yanda veda ve sükût hüküm sürerken, müjgânında tutunmaya çalışan o son damla, yere düşmemek için son gücüyle direnen bir mağrur gibi vakur, ama o kadar da çaresizdi. Kirpik (müjgân), bu son kaleydi. Eğer oradan da düşerse, savaş bitecek ve teslimiyet başlayacaktı. O ufak damla, bir insanın kendisiydi; kaybettiklerine rağmen hala ayakta durabildiğinin son kanıtıydı.
Biliyordu ki; eğer o damla düşerse tüm barajlar yıkılacak, biriktirdiği tüm hatıralar azgın bir sele kapılacak ve o, bu sonsuz uzaklığın içinde kimliğini kaybedecekti. Anılar, sadece onları tutan bu son bağlar koptuğunda birer kâbusa dönüşecekti. Onları zihninde hapsetmeye çalışan o set bir kez çatladı mı, geriye kalan her şeyi silip süpürecekti. Uzaklık bir gönlün erişilmezliğiydi. Birine ulaşamamak değil, birine ulaşma isteğinin artık ölmesiydi gerçek trajedi. Gönül kapıları bir kez kilitlendi mi, anahtarı okyanusun en derin yerine fırlatılmış bir mahzen gibi kalırdı insan.
Güneş yavaş yavaş ufuktan yükselirken, oda cılız ışıklarla aydınlanmaya başlıyordu. Yeni bir gün, yeni bir umut vaat ediyordu, sanki dünyaya. Ama onun penceresinden sızan o ışık, sadece tozu ve kederi belirginleştiriyordu. Ama ruhundaki o koyu gri sis tabakası dağılmadı. Güneş dışarıyı aydınlatabilirdi, ama insanın içindeki geceyi bitirmeye gücü yetmezdi. Müjgânında bekleyen o son damla, yorgunluğuna yenik düştü. Yer çekimine değil, hayatın ağırlığına yenildi. Kirpiklerinden süzülüp yanağına düştüğünde, çıkardığı sessiz çığlık odanın her köşesinde yankılandı.
Artık ne sığınılacak bir geçmiş vardı, ne de hayal kurulacak bir gelecek. Geçmişin kapıları mühürlenmiş, geleceğin yolları ise dumanlarla kaplanmıştı. Sadece sonu görünmeyen bu uçsuz bucaksız, insafsız uzaklık kalmıştı geriye… Şimdi her şey bittiğinde, o son damla da toprağa karıştığında, insan sadece bir isimden, bir gölgeden ibaret kalıyordu. Uzaklık, sonunda zaferini ilan etmişti.
Ek:
Yazar Hakkında:
Güç kaynağınız nedir? Benim güç kaynağım, kelime can verdiğim hikayelerim. Her bir yazıda bir nefes, bir can ve bir ruh var.

1 Comment