Bitik yalnızlıkların şekersiz tadıdır ismin
Topraktaki ellerin çatlaklarındaki resmin
Yücelen cümlelerden mısralara akıtırken
En derûnî yaraların rüzgârındadır cismin
Hırsın dik yokuşlarında yol alışı bir devin
Cücenin boynuna sus payı takılmış incinin
Derin kuyularda aranan haklılık sesiyle
Yok oluşunu masalla izler olmuş bir neslin
Sen ki sevdalarını açık çayla tüketirken
Ben ki seni ten yorgunu hâllerinle severken
Telvenin kıvrımlarında görürken ihaneti
Yol üstü sevdalardı durağımız sen gelirken
Gözlerinin en mavi tonuyla yolculuk eden
Hikâyelerini hesapsız çalmış oysa giden
Küflenmiş öfkenin kıyısında soluk alınca
Nefessiz kalıyor hikâyede yokluğu seven
Gözyaşı sığmaz olunca yanaklarıma o an
El tutuşu gelir kapıma anılardan kalan
Bir engin deniz bir çölde yok oluşun sesiyle
Yazılmayan hikâyelerinden göz kırpar zaman.
Sesimi yerleştirdiğim mısralarıma bakan
Boynumun düştüğü mekanda küflü iğne kokan
Gözleri eskimiş dağ lalelerinin göğsünde
Hiç emzirilmemiş bir çocuktu benim babam.
Şimdi kırışmış gökyüzüne ediyorken kelam
Saklanılmış oyunlarda saklı en derin anlam
An’a eğilen devrik zamanın ellerindeki
Keşke cümlelerinin edilgenliğidir yaşam.
Beşikte başlayan hayat yarışındaki selam
Altında ömür konuşan mezar taşıyla tamam
Kafa tutan geçmişe sessiz çığlık bu şiirin
Tek on dörtle bitirilmiş mısrasındadır sevdam.
