MURAT ILGIN:MEYVE SOKAKLARI

MEYVE SOKAKLARI

Yarımadanın girişinde küçük bir bekçi kulübesi vardı. Ana yol oradan geçer, plaja, markete, karşısındaki mantıcıya ve kırtasiyeye uzanırdı. O yol güvenliydi. Anneleriyle babaları hep oradan yürürdü.

Ama güvenli yollar çocuklara dar gelir.

Biri beş, biri dört yaşındaydı tanıştıklarında. Kapı komşusuydular. Yazlık evlerin balkonları birbirine bakardı. Büyük olanın adı Aras olsun. Küçük olanınki Mert.

Aralarında yalnızca bir yaş vardı; ama o bir yaş, çocuklukta koca bir mesafeydi.

Mert içine atardı. Haksızlığa uğradığını düşündüğünde yüzü kızarır, bir anda patlayabilir, yumruk atabilir, tırmalayabilirdi. Sonra da hıçkıra hıçkıra ağlardı. Aras ise daha sakindi. Elleri çalışkandı. Midye kabuğundan figür yapar, çubuklardan küçük iskeleler kurar, pavurya kıskaçlarından kolyeler tasarlardı. Hatta onları satardı. Gofret parası kadar ederdi belki ama onun için birer sanat eseriydi.

Bir gün Mert aldığı kolyeyi geri getirdi.

“Beğenmedim.”

Aras’ın yüzü gerildi.
“Satılan mal geri alınmaz.”

Üç gün konuşmadılar.

Üç gün sonra iskelede yan yana balık tuttular.

Çünkü bazı küslükler, deniz kokusuna dayanamaz.

Yarımadanın ara sokakları meyve isimleri taşırdı: Erik, Nar, İncir, Ayva… İkisi de o sokakları merak ederdi. Ana yolu ezbere biliyorlardı. Oysa asıl sır, kıvrılan dar yollardaydı.

Bir akşamüstü keşfe çıktılar.
Aras toprağa bir dal parçasıyla şekiller çizdi.
Mert eğildi, çizgileri karelere böldü, köşelere küçük işaretler koydu.
“Burası Erik Sokağıysa, Nar sağda kalır,” dedi.
Mert’in zihni harita kuruyordu. Aras’ın eli dünyayı yeniden yapıyordu.
Güneş alçaldı. Meyve sokakları birbirine karıştı. Aynı çeşmenin önünden beşinci kez geçtiklerinde ikisi de sustu.
Ada küçük değildi; ama çocukken dünya hep büyüktür.
Mert’in alt dudağı titremeye başladı.
“Kaybolduk.”
Nar Sokağı, Ayva Sokağı’na çıktı. Ayva, Erik’e. Erik yine Nar’a.
Koşmaya başladılar. Hava mora döndü.
Sonunda bir tabela gördüler: bankanın emekliler için yaptığı dinlenme tesisi. Havuzun mavi fayansları uzaktan seçiliyordu.
“Buraya gelmiştik,” dedi Aras. “El oltasını düşürmüştük denize.”
Mert başını kaldırdı. Hatırladı.
Balık tutarken ipin suya karıştığı o günü.
Yolu buldular.
O akşam iki ayrı evde iki ayrı fırtına koptu. Aras uyarıldı, bir hafta iskele yasağı aldı. Mert daha ağır bir cezayla karşılaştı; bir ay sokağa çıkmak yoktu.
Ceza bazen korkudan değil, sevgiden gelir. Ama çocuk bunu hemen anlayamaz.

Yıllar geçti.
İskelede Aras iğneye midye takmayı öğretti. Küçük balıklar geri bırakıldı.
“Büyüsünler,” dedi.
Mert pavurya kıskaçlarından yapılan kolyeleri ilk alan oldu. Sonra kavga ettiler, sonra güreştiler, sonra yine birlikte yüzdüler.
Aras’ın ağabeyi dövüşçüydü. Öğrendiklerini Mert’e aktardı. Başta boğuşma gibiydi. Sonra kontrollü hareketlere dönüştü. Mert daha az zarar verdiğinde aslında daha çok güçlendiğini anladı.
Gerçek güç, karşısındakini incitmemeyi seçebildiğin yerde başlar.
On altı yaşında hayatlarına kızlar girdi. Sırlarını paylaştılar. İstanbul’da buluşup bira içtiler. Sigara erken geldi; kalıcı oldu.

Üniversite zamanı yollar ayrılmadı, sadece uzadı.
Mert inşaat mühendisliğine gitti.
Aras güzel sanatlara.
İlk baş başa tatillerinde Marmaris’ten Bodrum’a geçtiler. Paraları azdı. Nerede kalacakları belli değildi. Terminale yakın sinekli bir pansiyonda sabahladılar. Çarşafların renkleri birbirini tutmuyordu; ama gençlik uyum aramazdı.

Geceleri rock çalan bir kafede The doors şarkılarına eşlik ettiler.
People are are strange çalınca gözlerini kapattı.
Hotel california başladığında Mert masaya ritim tuttu.
Bir çiftle tanıştılar. Gece yarısı karanlık barlara sürüklendiler. Bir şey olacak gibi oldu; olmadı. İçlerinde küçük bir alarm hep açık kaldı.

İki gün sonra para azaldı. Sahilde kayalıklarda el oltası atan esmer bir kızla karşılaştılar. Kaynana dili kaktüsünün meyvesini nasıl soyacaklarını anlattı. Dinlemediler. Ellerine diken battı.

İkisi de kıza tutuldu.
“Ben aşığım,” dedi Mert.
“Ben daha çok,” dedi Aras.
Uzun bir sessizlik indi aralarına.
Ertesi gün Gümbet’te küçük havuzlu bir motelde makarna yüzünden kavga ettiler. Yatakta güreştiler. Pancar gibi kızardılar. Sonra traktör kasasına atlayıp koylara gittiler. Rüzgâr yüzlerini yaktı. Sigaralarını estire estire içtiler.
O tatil, eksikleriyle birlikte mükemmeldi.
Deprem yılı geldi.
Aras’ın bulunduğu şehir sallandı. Yakın yerler yıkıldı. Korku saç diplerine kadar yürüdü; başında boşluklar açıldı. Uzun saçlarının arasında küçük adacıklar belirdi.
Mert yanındaydı.
Zaman aktı.
Mert yüksek lisans yaptı, şirket kurdu, villalar inşa etti. Ayvalık’ta denize bakan bir dublekste yaşamaya başladı. Çilleri hâlâ yüzündeydi; ön dişlerinin arasındaki boşluk hâlâ gülüşünü genişletiyordu.

Aras sergiler açtı. Öğrencilerine resim öğretti. Büyük paralar kazanmadı; ama her tuvalde başka bir kapı araladı.
Elleriyle biri beton yükseltti, diğeri renk.
Ellili yaşlarına geldiklerinde hâlâ tartışıyorlardı. Hâlâ barışıyorlardı. Hâlâ birbirlerini kolluyorlardı.
Ve ne zaman meyve isimli bir sokak görseler, içlerinden biri mutlaka şunu düşünürdü:
Kayboldukları o akşam olmasaydı, birbirlerini bu kadar iyi bulamazlardı.

Murat ILGIN 2026

İlgili Yazılar

1 Comment

Avarage Rating:
  • 0 / 10
  • Murat Strat , 2 Ekim 2026 @ 14:46

    Nefis… Çok samimi ve derinlikli bir öykü.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir