ZİNCİRLERİ KIRAN ÇOCUK
Siyah Kalem
Yazan: Nazmiye Yılmaz
Bazı insanlar sessizliği sever.
Bazılarıysa sessizliğin içinde kaybolur.
Denizin kıyısında, martıların gökyüzünü doldurduğu eski bir ev vardı.
O evde bir kadın yaşardı.
Adını bilen azdı.
Hayatını bilen ise hiç yoktu.
Kadın her sabah martıların sesiyle uyanırdı.
Pencerenin önüne oturur, uzun siyah saçlarını omuzlarının üzerine bırakır ve denizi seyrederdi.
Üzerinde her zaman siyaha yakın elbiseler olurdu.
Evinde yüksek sesle konuşulmazdı.
Televizyon çoğu zaman açılmazdı.
Kapısı pek çalınmazdı.
Kadın yalnızlığıyla kavga etmeyi yıllar önce bırakmıştı.
Artık yalnızlık onun için bir misafir değil, evin bir parçasıydı.
Bir sabah yine martıların çığlıklarıyla uyandı.
Pencereye yaklaştı.
Bir martı havada süzülüp denize doğru indi.
Kadın onu gözleriyle takip etti.
Tam o sırada kapıdan bir ses geldi.
Tık.
Kadın başını çevirdi.
Bir süre bekledi.
Sonra…
Tık… tık… tık…
Kapı yeniden çalındı.
Kadın yavaşça ayağa kalktı.
Evin içinde attığı her adım sessizdi.
Kapının önüne geldi.
Elini tokmağa uzattı.
Kapıyı açtı.
Karşısında küçük bir çocuk duruyordu.
Üstü başı dağınıktı.
Ayakkabılarının üzerinde kurumuş çamur vardı.
Saçları rüzgârdan karışmıştı.
Fakat en çok gözleri dikkat çekiyordu.
Bir çocuğun gözlerinde olmaması gereken kadar büyük bir korku vardı.
Kadın eğildi.
“Merhaba.”
Çocuk bir süre sustu.
Sonra:
“Merhaba.”
“Yolunu mu kaybettin?”
Çocuk denize baktı.
“Galiba.”
“Evin nerede?”
Çocuk düşündü.
Uzun uzun düşündü.
Sonra başını salladı.
“Hatırlamıyorum.”
Kadının yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Annen nerede?”
Çocuk sustu.
“Baban?”
Yine sustu.
“Adın ne?”
Çocuk gözlerini yere indirdi.
“Bilmiyorum.”
Kadın şaşırdı.
“İnsan kendi adını nasıl bilmez?”
Çocuk çok küçük bir sesle cevap verdi:
“Bana isimle seslenmezlerdi.”
Kadının kalbi sıkıştı.
“Nasıl seslenirlerdi?”
Çocuk cevap vermedi.
Kadın onun eline baktı.
Bileğinin üzerinde ince, kırmızı bir iz vardı.
“Bu ne?”
Çocuk hemen kolunu çekti.
“Hiç.”
Kadın daha fazla soru sormadı.
Çocuğun elini tuttu.
“Gel.”
“Nereye?”
“Önce seni güvenli bir yere götürelim.”
Kadın kapıyı kapattı.
Çocuğu yanına alıp karakola gitti.
Karakoldaki görevli çocuğu karşısına oturttu.
“Adın?”
“Bilmiyorum.”
“Kaç yaşındasın?”
Çocuk omuzlarını kaldırdı.
“Nerede oturuyorsun?”
“Bilmiyorum.”
“Annenin adı?”
“Bilmiyorum.”
“Babanın adı?”
Çocuk bu kez cevap vermedi.
Görevli kadına baktı.
“Bu çocuk sizin mi?”
Kadın başını salladı.
“Hayır. Sabah kapımı çaldı. Benim kapıma gelmiş. Kaybolmuş.”
Görevli yeniden çocuğa döndü.
“Bak evlat, korkmana gerek yok. Sana kimse zarar vermeyecek.”
Çocuk başını kaldırdı.
“Emin misin?”
Görevli sustu.
Çünkü çocuğun bu soruyu neden sorduğunu anlayamamıştı.
Kadın ise anlamıştı.
Bir çocuk, güvenli bir yerde olduğunu anlamak için neden defalarca güvence isterdi?
Görevli yumuşak bir sesle sordu:
“Sana kim zarar verdi?”
Çocuk dudaklarını birbirine bastırdı.
Uzun süre konuşmadı.
Sonra:
“Ben konuşursam…”
Sustu.
“Ne olur?”
Çocuk gözlerini kapattı.
“Beni bulurlar.”
Karakolun içindeki hava bir anda değişti.
Kadın çocuğun yanına oturdu.
“Kim bulacak seni?”
Çocuk cevap vermedi.
Kadın onun elini tuttu.
“Bak,” dedi. “Burada yalnız değilsin.”
Çocuk ilk defa kadının elini geri sıktı.
Sonra çok küçük bir sesle:
“Ben kaçtım.”
“Nereden?”
Çocuk gözlerini kapıya çevirdi.
“Bir evden.”
“Kimlerin eviydi?”
Çocuk başını eğdi.
“Benim evim değildi.”
Kadın şaşkınlıkla baktı.
“Peki senin evin neresiydi?”
Çocuk gözlerinden akan yaşı sildi.
“Bilmiyorum.”
“Annen seni arıyor olabilir.”
Çocuk başını salladı.
“Annem yok.”
Kadın sustu.
“Baban?”
Çocuk yine başını salladı.
“O da yok.”
“Peki seni kim büyüttü?”
Çocuğun yüzündeki ifade değişti.
Korku geri geldi.
“Onlar.”
“Kim onlar?”
Çocuk cevap vermedi.
Sonra bileğindeki izi gösterdi.
“Beni burada tutuyorlardı.”
Kadın izlere baktı.
“Nasıl?”
Çocuk fısıldadı:
“Kapıyı kilitliyorlardı.”
“Sen ne yapıyordun?”
“Bekliyordum.”
“Neyi?”
“Bir gün kapının açılmasını.”
Kadının gözleri doldu.
Çocuk devam etti:
“Sonra bir gün kapı açıldı.”
“Sen de kaçtın.”
“Evet.”
“Nereye gideceğini bilmiyordun.”
“Hayır.”
“Peki benim kapımı nasıl buldun?”
Çocuk bu kez kadının yüzüne baktı.
“Martıları takip ettim.”
Kadın şaşırdı.
“Martıları mı?”
Çocuk başını salladı.
“Onlar denize gidiyordu.”
Sonra çok küçük bir gülümsemeyle ekledi:
“Ben de özgürlüğe gitmek istedim.”
Kadın o anda çocuğun neden kendi kapısını çaldığını anladı.
Çünkü bazen insan adres aramazdı.
Bir çıkış arardı.
Ve bazı çocukların kaybolduğu yer sokaklar değildi.
Bazıları insanların içinde kaybolurdu.
O gün karakolda bir dosya açıldı.
Bir çocuk bulundu.
Ama henüz kim olduğu bulunamadı.
Kadın çocuğun elini bırakmadı.
Çünkü çocuk adını unutmuştu.
Geçmişini unutmuştu.
Evini unutmuştu.
Ama bir şeyi unutmamıştı:
Özgür olmak istediğini.
Ve belki de o küçük çocuk, hayatında ilk defa bir kapıyı korkudan değil…
Kendi isteğiyle çalmıştı.
O kapı açıldığında yalnızca bir kadın karşısına çıkmamıştı.
Hayatının geri kalanı karşısına çıkmıştı.
Ve o çocuk henüz bilmiyordu…
Kırdığı ilk zincirin ardından, geçmişindeki bütün zincirlerin tek tek ortaya çıkacağını.
