01 Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?
Eser sahibi, benim inancıma göre, şüphesiz Allah’tır. Kitabın kapağında benim adım vardır; fakat kitaptaki eksiklikler, yanlışlıklar ve kusurlar bana aittir.
Ben kimim?
Rabbimin yarattığı bir kulum. 27 Haziran 1954’te Batı Trakya’nın İskeçe şehrinde dünyaya geldim. Annemin adı Ayşe’ydi. On üç yaşında evlenmiş, on dört yaşında beni doğurmuş. Kendisi de daha çocuktu. Benimle daha çok babaannem ilgilendi, beni o büyüttü diyebilirim.
Yunan vatandaşı olarak doğdum ve bir azınlık mensubu olarak büyüdüm. “Azınlık” kelimesinin ne anlama geldiğini çocuk yaşta hayatın içinde öğrendim. Seni yönetenler başka bir milliyetten ve başka bir dinden olduklarında, farklılığını zaman zaman çok açık şekilde hissediyorsun.
Mesela annemin ve babamın köyü Demircik’e gidebilmek için, Yunan vatandaşı olduğumuz hâlde önce emniyetten, sonra askeriyeden izin almamız gerekiyordu. Ayrımcılığın ne olduğunu anlatmak için bazen tek bir örnek yeterlidir.
Ama çocukluğumun İskeçe’sinin başka bir yüzü de vardı. Dinî hayatımız son derece canlıydı. İskeçe o yıllarda âdeta Osmanlı’nın devamı gibiydi. Camiler, minareler, medreseler, Türk okulları vardı. Sokakta Türkçe konuşulurdu. İnsanların kıyafetlerinden günlük hayatlarına kadar çok güçlü bir kültürel devamlılık hissedilirdi.
Ben işte böyle bir dünyanın içinde yetiştim.
Belki de yazarlığımın tohumu, gördüğüm haksızlıklara ve insanların yaşadığı acılara kayıtsız kalamamamla atıldı.
02 Yazarlığa adım atmanızdaki asıl kırılma noktası ne oldu?
Ben hayatımda “Yazar olmaya karar verdim” demedim.
Dert beni yazar yaptı.
Daha ortaokul sıralarında şiir, hikâye, röportaj ve araştırma yazıları yazmaya başlamıştım. Bunlar Batı Trakya’daki azınlık basınında yayımlanıyordu. İnsan genç yaşta yazdığının basıldığını görünce elbette teşvik oluyor.
Ama yazmamın asıl sebebi yayımlanmak değildi.
Bir haksızlık görüyordum, içimde kalmıyordu.
Bir acı görüyordum, anlatmak istiyordum.
Bir halkın yaşadıklarının unutulduğunu görüyordum, kayda geçirmek istiyordum.
Dolayısıyla benim için kırılma noktası tek bir gün değil; dert karşısında susamamaktı.
Bir de kaderin beni yazıya doğru ittiğini düşünüyorum.
İstanbul’da hukuk bürosu olarak bir yer kiralamıştım. O mekânda Garbi Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin genel sekreterlerinden Dr. Hikmet Feridun Arda’ya ait çok kıymetli orijinal belgeler, dosyalar ve fotoğraflar çıktı.
Ailesine ulaştım. Belgelerin kendilerine ait olduğunu söyledim. Osmanlıca bilmediklerini ve istersem atabileceğimi söylediler.
Düşünebiliyor musunuz?
Ben Batı Trakyalıyım. Memleketimin yakın tarihine ait belgeler, tesadüfen tuttuğum bir ofiste önüme bırakılıyor. Üstelik Osmanlıca okuyabiliyorum.
Bunu yalnız “tesadüf” diye geçip gitmek bana kolay gelmiyor.
03 Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?
Tek bir an söylemem zor.
İlk yıllarda beni kaleme götüren şey Batı Trakya’da gördüklerimdi. Ortaokul ve lise çağlarında yazmaya başladım.
Bir de hayatımın çok tatlı bir tarafı var. Bugün elli beş yıllık hayat arkadaşım olan eşimle ortaokul ve lise yıllarında aynı sıralarda okuduk. Karma bir okuldu. O yıllarda ona yazdığım pek çok şiir vardı.
Belki beni yazmaya biraz da o teşvik etti; kendisi farkında mıdır bilmiyorum.
Sonra hayatın kendisi kalemi elimden hiç bırakmamama sebep oldu.
04 Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?
Benim yazı dilimi yalnız okuduğum kitaplar değil, yaşadığım hayat oluşturdu.
Gençliğimde yalnız masa başında okumadım; insanı, köyü, sokağı, geleneği de okumaya çalıştım.
Lise döneminde gazetede “Kendimizi Tanıyalım” adında bir köşe açmıştım. Köylerden türküler, maniler, efsaneler ve halk kültürüne ait malzemeler topluyordum.
Daha sonra İstanbul’a geldiğimde, “Biz Batı Trakya’ya nasıl gitmişiz, nereden gelmişiz?” sorusunun peşine düştüm. Başbakanlık Arşivi’nde yaklaşık iki yıl Prof. Dr. Cengiz Orhonlu’nun gözetiminde çalıştım.
Bugünkü yazı anlayışımda bunun çok büyük etkisi vardır:
Duyduğunu hemen hükme çevirmemek; gidip bakmak, araştırmak, belgeyi görmek, insanı dinlemek.
Belki avukatlık mesleğinin daha sonra kattığı tahkik alışkanlığı da bunun üzerine oturdu.
05 İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir? Siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?
Kendimi “iyi yazar” diye nitelendirecek durumda görmüyorum. Hatta kendimi esas itibarıyla edebiyatçı olarak da görmüyorum.
Ben şahitlik yapıyorum.
Gördüğümü, yaşadığımı, düşündüğümü, araştırdığımı yazıyorum.
Benim yöntemimde birkaç şey önemli:
Görmek.
Hayret etmek.
Soru sormak.
Araştırmak.
Yanlışsam fikrimden dönebilmek.
Ve yazdığım şeyin bir insana faydası olup olmadığını düşünmek.
Bir kitap bir tek insanın bile bir hakikati fark etmesini sağlarsa, benim için yazılmaya değmiştir.
06 Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?
İlk dönem çalışmalarım doğrudan Batı Trakya’yla ilgilidir.
Kültür Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Emin Bilgiç’le yollarımız kesiştiğinde kendisine dış Türklerle ilgili bir yayın serisi oluşturulmasını teklif etmiştim. Bu teklif kabul edildi ve serinin ilk kitaplarından biri olarak Batı Trakya Türk Folkloru yayımlandı. Otuz bin adet basılması o dönem benim için ayrıca büyük bir teşvikti.
Sonrasında Batı Trakya tarihi, köyleri, kültürü, İlhanlı olayları ve Bulgaristan’daki Müslüman Türklerin yaşadıkları üzerine çalışmalar geldi.
Avukatlığa başladıktan sonra ise hayat önüme bambaşka insan hikâyeleri çıkardı. Hukuk, aile, adalet, insan, inanç, yaratılış, yapay zekâ, ölüm, kader ve günlük hayatın içindeki sıradan görünen hadiseler kitaplarımın konusu hâline geldi.
Bugün kitaplarımın isimlerini tek tek saymaya kalksam röportajın büyük bölümü yalnız isimlerden oluşur.
Ama ortak tarafları şudur:
Hiçbirini “Bir kitap yazayım” diye yazmadım. Bir olay beni yakaladı; ben de onu bırakamadım.
07 Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etken ya da etkenler nelerdir?
Her şey.
Bunu mecaz olarak söylemiyorum.
Gökyüzüne bakıyorum, bulut bana bir şey söylüyor.
Bir insanla karşılaşıyorum, söylediği tek kelime günlerce zihnimi meşgul ediyor.
Bir at kestanesi görüyorum; dışındaki dikenlerin niçin orada olduğunu düşünüyorum. Meyvenin önce yumuşak bir dokuya sarıldığını, sonra yüksekten düşerken zarar görmemesi için dış yapının âdeta amortisör görevi gördüğünü fark ediyorum. Bir anda önümde yeni bir düşünce yolu açılıyor.
Saçıma, sakalıma, kaşıma, kirpiğime bakıyorum. Hepsi kıl; ama biri durmadan uzarken diğerinin belli bir ölçüde kaldığını görüyorum. Sanki yaratılış bana konuşuyor.
Kur’an okurken bir kelime başka bir kelimeyi çağrıştırıyor ve yeni bir araştırma sorusu doğuyor.
Hatta tuvalete giriyorum, orada bile insan bedenindeki ayrılma, atık, ölüm ve dönüşüm üzerine düşünmeye başlıyorum.
Kısacası benim için ilham veren ve vermeyen şey diye bir ayrım yok.
Kâinat bana göre okunmayı bekleyen bir kitap gibi.
08 Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?
Benim kitaplarım bakımından bu sorunun cevabı biraz farklı.
Ben esasen hikâye kurgulamıyorum.
Anlattığım olayların büyük bölümü yaşanmış olaylardır. İnsanlar gerçektir, hadiseler gerçektir, ana konuşmalar ve sonuçlar gerçektir.
Romanesk bir anlatım gerekiyorsa ve hatıranın içinde küçük boşluklar varsa, bunları olayın hakikatini, kronolojisini ve karakterlerin özünü bozmadan, gerçeğe uygun çok sınırlı ayrıntılarla tamamlayabilirim.
Fakat yaşanmamış bir şeyi, olmuş gibi anlatmak istemem.
Karakterlerimin kaderini ben belirlemiyorum.
Çoğu zaman o kader zaten yaşanmış oluyor; ben yalnızca ona şahitlik ediyorum.
09 Size ilham veren şeyler nelerdir?
Bu soruya tek kelimeyle cevap verebilirim:
Hayat.
Bir çocuk, bir müvekkil, bir taksici, bir ağaç, bir yaprak, bir ayet, bir hastalık, bir hata, bir mahkeme dosyası…
Bazen de bir sabah pencereden içeri giren güneş.
Levent’teki evimizin yatak odası batıya bakıyordu. Bir sabah uyandım, baktım güneş batıdan doğmuş!
Şaka değil.
Işığıyla, sıcaklığıyla odamdaydı.
Bir an şaşırdım. Aklıma güneşin batıdan doğmasına dair kıyamet rivayetleri geldi. “Ne oluyor?” diye doğuya bakan salona koştum.
Güneş oradaydı.
Tekrar yatak odasına gittim.
Orada da güneş!
“Allah iki tane güneş mi yarattı?” diyecek hâle geldim.
Sonra meseleyi araştırınca anladım. Güneş, karşıdaki İş Kuleleri’nin camlarına vuruyor; oradan yansıyarak benim yatak odama giriyordu.
Mesele çözüldü.
Salona döndüm. Bu defa güneş ışığının cam sehpanın üzerine düştüğünü ve oradan yeniden yansıdığını gördüm.
Orada yansıma üzerine düşünmeye başladım.
Kendi kendime güneşle konuşuyormuş gibi oldum.
Sanki bana şöyle diyordu:
“Ben karanlık bir nokta bırakmamak için nerede parlak bir yüzey bulursam oradan yansırım.”
Bu düşünce çok hoşuma gitti.
Ben de güneşe, “Öyleyse sen de benim düşüncelerimi yansıt.” dedim.
Çocuklarıma doğrudan nasihat ettiğimde çoğu zaman dinlemediklerini düşünüyordum. O zaman dedim ki:
“Ben söylemeyeyim, güneş söylesin.”
Böylece ailemizin WhatsApp grubunda Güneş Nasihatleri başladı.
Her gün kısa, çoğu zaman bir paragraflık düşünceler yazıyordum.
Bir süre sonra baktık ki sayı binleri geçmiş.
Kızlarım bunları toplayıp kitap hâline getirdi. Önce ince bir kitaptı. Sonra büyüdü, büyüdü; bugün yüzlerce sayfaya ulaşan bir külliyata dönüştü.
Hatta bazen insanlara şöyle diyorum:
“Bir sayı söyle.”
Kitabı rastgele o sayfadan açıp oradaki Güneş Nasihati’ni okuyorum.
Geçenlerde 587 dedim. Karşıma miraç üzerine bir nasihat çıktı.
İşte benim için yazarlık böyle bir şey.
Bir sabah güneş, yanlış pencereden doğmuş gibi görünür.
Bir yansıma fark edersiniz.
Sonra o yansıma yıllarca süren bir yazı serisine dönüşür.
Bu yüzden bana neyin ilham verdiğini sorarsanız cevabım hâlâ aynı:
Her şey.
10 En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?
Şu anda hayatımın belki de en üretken dönemindeyim.
Hukuk işlerinin önemli kısmını oğluma, diğer günlük yüklerin önemli bölümünü aileme bıraktım.
Şaka yollu söylüyorum:
Parasız, pulsuz, dertsiz bir adama dönüştüm.
Benim esas işim artık düşünmek ve yazmak.
Sabah namazından sonra başlarım. Çoğu gün yatsı namazına kadar düşünür, okur, araştırır ve yazarım.
Yetmiş yaşından sonra yazma hızımın olağanüstü arttığını ben de hayretle seyrediyorum.
Beni motive eden “kitap sayısını artırmak” değil.
Bir soru yakaladığımda onu bırakamıyorum.
11 Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
Evvela okuyucuyu bulalım da sonra niçin okuması gerektiğini konuşalım!
Bugün insanların okumayışından gerçekten üzülüyorum.
Kur’an’ın ilk emri “Oku” diye başlıyor; fakat insanlar Allah’ın kitabını bile yeterince okumuyor. Ben kalkıp “Mutlaka benim kitabımı okuyun” diye nasıl söyleyeyim?
Benim kitaplarım kime ulaşırsa, kim zahmet edip okursa, çok defa onlardan şu tür cümleler duyuyorum:
“Ben böyle düşünmemiştim.”
“Bakış açım değişti.”
Benim için önemli olan budur.
Çünkü bakış açısı değiştiğinde bazen insanın hayatı da değişiyor.
Sonsuz Senfoni adlı kitabımla ilgili yaşadığım bir olay bunun çok çarpıcı örneğidir.
Bir müvekkilimin eşi boşanma davası açmıştı. Mahkemeden tedbirler alınmış, mallara şerhler konulmuştu. Adam eşine karşı zina iddiasıyla dava açmış; eşi de onu MASAK’a şikâyet etmişti.
Yani dışarıdan bakıldığında köprülerin tamamen yıkıldığı bir evlilik vardı.
Müvekkilime kitabımı verdim. O okudu. Sonra eşi okudu.
Bir süre sonra sulh oldular.
Aylar sonra bir akşam beni görüntülü aradılar. Çocuklarıyla birlikte lokantadaydılar.
“Bugün bizim 22. evlilik yıldönümümüz. Bu günü kutlayabilmemize sen ve kitapların vesile oldunuz. Sensiz kutlamak istemedik.” dediler.
Benim için bir kitabın niçin okunabileceğinin cevabı budur.
Bir kitabım yalnız bir ailenin yeniden aynı masaya oturmasına vesile olmuşsa, bana yeter.
12 Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?
Ben yazmanın zor tarafını pek yaşamadım.
Çünkü kendimi hiçbir zaman zorla masaya oturtup “Bugün şu kadar sayfa yazmalıyım” diye sıkıştırmadım.
Bir dert, bir soru, bir olay beni zaten masaya götürüyor.
Dolayısıyla yazmak benim için görev gibi değil; çoğu zaman nefes almak gibi.
Zorluk belki yazmaktan ziyade, gördüğünüz şeyi yeterince doğru ifade edip edemediğinizde başlıyor.
Orada da tekrar bakıyorum, araştırıyorum, düzeltiyorum.
13 Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?
Hiç yazar tıkanıklığı yaşamadım.
Çünkü zoraki bir şey yazmaya çalışmadım.
Yazacak bir şey yoksa yazmam.
Ama benim açımdan asıl problem şu: Yazacak şey o kadar çok ki hangisine yetişeceğimi bilemiyorum.
Kâinata baktığınızda konu tükenmiyor.
İnsan tükenmiyor.
Kur’an’a dönüyorsunuz, soru tükenmiyor.
Kendi hayatınıza bakıyorsunuz, orada da tükenmiyor.
Benim sorunum tıkanmak değil; bazen taşmak.
14 Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz ve keşfetmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?
Benim proje listem yok.
Hatta muhtemelen hiç olmayacak.
Çünkü ben proje üretmiyorum.
Hayat önüme ne getirirse onu inceliyorum.
Bazen sabah Kur’an okurken bir kelime önümde yeni bir akademik araştırma açıyor.
Bazen yürürken gördüğüm bir kestane kitap oluyor.
Bazen bir insanın söylediği tek cümle günlerce süren araştırmaya dönüşüyor.
Bu yüzden bana “Bundan sonraki projeniz nedir?” diye sorulduğunda gerçek cevabım şudur:
Bilmiyorum.
Belki de yarın sabah pencereden baktığımda göreceğim bir şeydir.
15 Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?
Biraz önce anlattığım, boşanmanın eşiğinden dönen çift benim için çok özel örneklerden biridir.
Ama benzer çok hadise yaşadım.
İnsanlardan “Kitabınızı okuduktan sonra eşime başka türlü baktım”, “Bu meseleye yıllardır yanlış yerden bakıyormuşum”, “Zihniyetim değişti” türünden geri dönüşler aldığımda çok mutlu oluyorum.
Çünkü benim aradığım şey alkış değil.
Bir insanın içinde küçük bir pencerenin açılması.
Bazen bir tek insanın “Ben bunu hiç böyle düşünmemiştim” demesi, binlerce kitabın satılmasından daha değerli geliyor.
16 Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Bu soruya cevap vermekte zorlanıyorum.
Çünkü ben kendimi edebiyatçı olarak görmüyorum.
Benim yaptığım, gördüklerime şahitlik etmek.
Yaşadıklarımı, düşündüklerimi ve hissettiklerimi kâğıda dökmek.
Ama yine de kendi tecrübemden bir şey söylemem gerekirse şunu söylerdim:
Yazar olmaya çalışmayın; önce görmeye çalışın.
İnsanları görün.
Kendinizi görün.
Kâinatı görün.
Bir ağaca gerçekten bakın.
Bir çocuğu gerçekten dinleyin.
Size ters gelen insana bile “Acaba onun gördüğü ve benim göremediğim ne var?” diye sorun.
Bilmediğiniz zaman “Bilmiyorum” diyebilmekten korkmayın.
Ve yalnız kitap yazmış olmak için kitap yazmayın.
Sizi gerçekten rahatsız eden, sevindiren, hayrete düşüren veya peşinizi bırakmayan bir şey varsa onu yazın.
Benim yolculuğum böyle oldu.
Hatta belki hâlâ kendime “yazar” demememin sebebi de budur.
Ben yazar olmaya çalışmadım.
Hayatı seyrettim.
Hayat bana anlattı.
Ben de duyabildiğim kadarını yazdım.
ÖNE ÇIKAN ESER
Aile Huzurunun İnşası:
SONSUZ SENFONİ Röportajda kitabın, boşanmanın eşiğindeki bir çiftin yeniden bir araya gelmesine vesile olan hikâyesi anlatılıyor.





DEDE YAYINLARI
