RÖPORTAJ:DENİZ ELDEK

1- Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?
Ben Deniz Eldek. İstanbul’da doğdum ve eğitim hayatımı İstanbul’da tamamladım. Edebiyatla
kurduğum ilişki yalnızca yazmak üzerine değil; okumak, gözlemlemek, insanı ve hayatın görünmeyen
taraflarını anlamaya çalışmak üzerine kurulu.
Şiirle başlayan yazarlık yolculuğum zaman içerisinde öykü ve romana uzandı. Bunun yanında Edebiyat
Magazin Gazetesi’nde aktif olarak köşe yazarlığı yapıyorum. “Zilzâl – Kalb-i Vâveylâ” adlı eserimin
senaryo sunumunu da kaleme aldım.
Çeşitli kitap fuarlarında, imza günlerinde, söyleşi ve şiir dinletilerinde okurlarla bir araya gelme fırsatı
buldum. Her buluşmada şunu daha iyi anladım: Bir kitap, yazarının masasından çıktığı anda artık
yalnızca ona ait değildir; okurun kalbinde başka bir hayata başlar.
2- Yazarlığa adım atmanızdaki asıl kırılma noktası ne oldu?
Benim için yazarlık bir anda verilmiş bir karar değildi. İçimde uzun zamandır biriken duyguların,
gözlemlerin ve anlatma ihtiyacının zamanla edebiyata dönüşmesiydi. Asıl kırılma noktası, yazmanın
benim için bir uğraştan çok bir ihtiyaç olduğunu fark ettiğim andı. Bazı şeyleri konuşarak
anlatamıyorsunuz. Bazı duyguların ise gündelik dilde karşılığı olmuyor. İşte o zaman insan kelimelere
sığınıyor. Ben de zamanla şunu fark ettim: Yazmak, benim için dünyayı anlamlandırmanın ve içimde
birikenleri başka hayatlara ulaştırmanın en güçlü yollarından biri.
3- Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?
Çocuklukta başlayan güçlü bir okuma ve kelimelerle kurulan bağ olduğunu söyleyebilirim. Fakat benim
için kalemi elime aldıran tek bir andan ziyade, zaman içerisinde biriken birçok duygu ve gözlem vardı.
İnsanları, suskunlukları, ayrılıkları, kayıpları, sevinçleri ve hayatın küçük ayrıntılarını gözlemledikçe
bunların zihnimde cümlelere dönüştüğünü fark ettim. Birsüre sonra yazmamak mümkün değildi. Çünkü
bazı hikâyeler insanın peşini bırakmıyor. Ben de onları susturmak yerine kâğıda emanet etmeyiseçtim.
4- Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve
üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?
Okuduğumuz her kitap, farkında olmasak da dilimizin bir köşesine yerleşiyor. Benim yazarlık
anlayışımda da okuma geçmişimin önemli bir yeri var. Özellikle edebiyatın insan ruhunu merkeze alan
tarafı beni her zaman etkiledi. Bu nedenle yazarken yalnızca olayları anlatmaya değil, karakterlerin iç
dünyasını, suskunluklarını ve söylemediklerini de görünür kılmaya çalışıyorum.
Şiirle başlamış olmamın da üslubuma önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Öykü ve roman
yazarken bile cümlenin ritmine, kelimenin taşıdığı duyguya ve atmosferin gücüne önem veriyorum.
Benim için güzel bir cümle yalnızca anlam taşımaz; aynı zamanda bir duygu da bırakmalıdır.
5- Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?
Aslında “yazar olmaya karar verdim” demekten çok, zaman içerisinde yazarlığın beni bulduğunu
düşünüyorum. Şiirle başladım, ardından öyküye ve romana geçtim. Her tür, bana insanı ve hayatı başka
bir pencereden görme imkânı verdi. Yazdıkça kendimi daha iyi tanıdım; kendimi tanıdıkça anlatmak
istediğim dünyanın sınırları genişledi.
Bugün geriye baktığımda görüyorum ki yazarlık benim için bir meslek unvanından çok daha fazlası.
Biriktirdiklerimi kelimelere dönüştürme, yaşananları anlamlandırma ve okurla ortak bir duygu alanı
oluşturma biçimi.
6- İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir, siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?
Bence iyi bir yazar olmanın ilk şartı, iyi bir okur olmaktır. Bunun yanında gözlemlemek, dinlemek,
insanı anlamaya çalışmak ve kendi sesini bulabilmek gerekir.
Ben bu yolda kendimi herhangi bir kalıba sokmadan ilerlemeye çalıştım. Şiirle başladım, öyküyle
anlatım alanımı genişlettim, romanla birlikte karakterlerin ve hikâyelerin daha derinlerine inmeye
başladım. Daha sonra yazının farklı alanlarını da keşfederek köşe yazarlığı ve senaryo sunumu gibi
çalışmalar gerçekleştirdim.
Yazdıkça öğrendim, okudukça eksiklerimi gördüm. Hâlâ öğrenmeye devam ediyorum. Çünkü bana göre
yazarlık, “oldum” denilebilecek bir yol değil; insanın kendisini ve kalemini sürekli yenilediği uzun bir
yolculuk.
7- Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?
Edebiyat yolculuğumun ilk kitabı şiir türündeki “Zemheri” oldu. Ardından öykü türündeki “Anka –
Postalanmamış Mektuplar” geldi. Daha sonra “Zilz âl – Kalb-i Vâveyl â” adlı eserimi okurla
buluşturdum. Dördüncü kitabım olan “Babamdan Sonra – Sanrı” ise şu anda basım aşamasında. Bu
romanın yazım sürecinde üzerinde uzun süre çalıştım ve benim için diğer eserlerimden çok daha özel bir
yerde duruyor. Şiirden öyküye, öyküden romana uzanan bu yolculukta her kitabım bana başka bir
anlatım biçimi öğretti.
8- Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etken ya da etkenler nelerdir?
Beni en çok insanın görünmeyen tarafı ilgilendiriyor. Bir insanın sustuğunda ne hissettiği, geçmişinden
taşıdığı yükler, kayıpları, özlemleri, söyleyemediği cümleleri ve bazen yalnızca kendisinin bildiği
mücadeleleri… Bunun yanında hafıza, zaman, aşk, yalnızlık, bekleyiş ve kayıp gibi kavramlar da
eserlerimin dünyasında önemli bir yer tutuyor. Toplumsal kırılmaların insan hayatında bıraktığı izleri de
önemsiyorum. Çünkü büyük olayların tarih kitaplarında yazılan yüzünden çok, sıradan insanların
hayatlarında bıraktığı sessiz izler bana daha güçlü hikâyeler anlatıyor.
9- Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım
sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?
Bir hikâyeye başlarken genel bir yol haritam mutlaka oluyor. Ancak karakterlerin tamamını o yol
haritasına mahkûm etmiyorum. Çünkü karakteri gerçekten tanımaya başladığınızda bazen sizin
başlangıçta düşündüğünüzden farklı davranabiliyor. Ben de buna izin veriyorum. Özellikle roman
yazarken karakterlerin zaman içerisinde kendi seslerini bulduklarını hissediyorum. Yazarın görevi
bazen karaktere ne yapacağını söylemekten çok, onun ne söylemek istediğini duyabilmek. Bu nedenle
benim için yazmak biraz da keşfetme süreci.
10- Size ilham veren şeyler nelerdir?
Bazen bir insanın yüzündeki ifade, bazen yarım kalmış bir cümle, bazen bir şarkı, bir sokak, eski bir
fotoğraf ya da geçmişten kalan bir hatıra… Aslında ilhamın nereden geleceğini önceden bilmiyorum.
Fakat özellikle insanın duygusal dünyası beni çok besliyor. İnsanların birbirlerine söyledikleri kadar
söylemedikleri de ilgimi çekiyor. Bazen tek bir kelime zihnimde bir hikâyenin kapısını açabiliyor. O
kapı açıldıktan sonra gerisi kelimelerin ve karakterlerin yolculuğuna kalıyor.
11- En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey
nedir?
Benim için yazmanın belirli bir mevsimi ya da saati yok. Daha çok içimde anlatma ihtiyacının
yoğunlaştığı dönemlerde üretken oluyorum. Bir duygu, bir düşünce ya da zihnimde büyüyen bir hikâye
beni yazmaya ittiğinde kendimi kalemin başında buluyorum.
Beni en çok motive eden şey ise yazdığım bir cümlenin bir başkasına ulaşabileceğini bilmek. Bir okurun,
“Bu kitapta kendimden bir şey buldum” demesi, yazmaya devam etmek için başlı başına büyük bir
motivasyon.
12- Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
Bir kitabın “okunmalıyım” diye kendisini dayatmasını doğru bulmuyorum. Okurla kitap arasında
doğal bir bağ kurulması gerektiğine inanıyorum. Benim kitaplarımı okuyanların; insanın iç dünyasına,
kırılganlıklarına, aşkına, yalnızlığına, kayıplarına ve hafızasına başka bir pencereden bakabileceklerini
düşünüyorum. Ben okura yalnızca bir hikâye vermek istemiyorum. Kitabı kapattıktan sonra içinde bir
cümle, bir duygu ya da bir soru bırakmak istiyorum. Eğer bir kitap okurun zihninde yaşamaya devam
ediyorsa, bence asıl yolculuk o zaman başlamıştır.
13- Kitap ya da kitaplarınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?
Kitaplarımın tek bir mesaj etrafında şekillendiğini söylemek zor. Fakat hepsinin altında insanın
kendisiyle, geçmişiyle ve hayatla kurduğu ilişki var. Kayıplarımızın bizi nasıl değiştirdiği, sevginin
insan hayatındaki yeri, yalnızlığın bazen kalabalıklardan daha yüksek sesle konuşması, geçmişin
bugünün üzerine bıraktığı gölgeler… Ben okura hazır bir cevap vermekten çok, kendi sorusunu
sordurmayı tercih ediyorum. Çünkü edebiyatın görevi her zaman cevap vermek değildir. Bazen doğru
soruyu insanın kalbine bırakmak yeterlidir.
14- Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?
Yazmanın en zor taraflarından biri, insanın kendi içine dönmek zorunda kalması. Özellikle duygusal
olarak ağır konular üzerine çalışırken yazdığınız şey yalnızca kâğıtta kalmıyor; bir süre sizinle birlikte
yaşıyor. Bazen bir karakterin acısını anlatırken onunla birlikte susuyor, bazen onun yaşadığı bir
duyguyu kendi içinizde yeniden hissediyorsunuz. Ben bununla yazmayı bırakarak değil, yazarak
yüzleşmeyi öğrendim. Çünkü bazı duygular anlatılmadığında insanın içinde daha fazla büyüyor.
Kelimelere dönüştüğünde ise en azından bir anlam kazanıyor.
15- Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?
Kendimi zorlamıyorum. Bazen yazamamak da yazma sürecinin bir parçası. Cümlenin gelmediği yerde
saatlerce kâğıda bakmanın metne birfaydası olmadığını düşünüyorum. Birsüre uzaklaşıyor, okuyorum,
düşünüyorum, hayatın içine dönüyorum. Çünkü bazen hikâyenin devamını masanın başında değil,
hayatın içerisinde buluyorsunuz. Sonra yeniden döndüğümde çoğu zaman cümlenin kendiliğinden
geldiğini görüyorum.
16- Kitaplarınızı kitlelere ulaştırmak, kendinizi tanıtmak ve düşüncelerinizi insanlara anlatmak için ne
gibi organizasyonlar yapıyorsunuz?
Kitap fuarlarının yanı sıra imza günleri,söyleşiler ve şiir dinletileri benim için önemli. TÜYAP ve CNR
kitap fuarları başta olmak üzere farklı şehirlerde okurlarla bir araya gelme fırsatım oldu. Bu buluşmaları
yalnızca kitap tanıtımı olarak görmüyorum. Yazarla okurun aynı masada, aynı cümlelerin etrafında
buluşması edebiyatın en güzel taraflarından biri.
Bunun yanında Edebiyat Magazin Gazetesi’nde aktif köşe yazarlığı yaparak düşüncelerimi ve edebiyata
dair bakışımı okuyucularla paylaşmaya devam ediyorum. Yazarlığın yalnızca kitaplarla sınırlı
olmadığını; köşe yazıları, söyleşiler, şiir dinletileri ve farklı edebî çalışmalarla da okurla bağ
kurulabileceğini düşünüyorum.
Ayrıca “Zilzâl – Kalb-i Vâveylâ” adlı eserimi senaryoya uyarlamam da edebiyatın farklı anlatım
alanlarında kendimi geliştirmeye çalışmamın bir göstergesi.
17- Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarının sizin için önemi nedir?
Kitap fuarlarını yazarlığın en kıymetli taraflarından biri olarak görüyorum. Çünkü kitabın sayfalarından
çıkıp doğrudan okurun karşısına geçtiğiniz yerlerdir. TÜYAP ve CNR gibi kitap fuarlarında, farklı
şehirlerdeki imza günlerinde,söyleşi ve şiir dinletilerinde okurlarla bir araya gelmek bana şunu gösterdi:
Bir yazar için en büyük karşılık, yazdığı cümlenin başka bir insanın hayatında bir yere dokunmasıdır.
Okurla yüz yüze gelmek aynı zamanda yazarı da besliyor. Çünkü bazen bir okurun tek bir cümlesi,
kitabınızla ilgili uzun uzun düşünmenize sebep olabiliyor. Benim için fuarlar yalnızca kitap satılan veya
imza atılan yerler değil; edebiyatın yazarla okur arasında canlı bir bağa dönüştüğü alanlar.
18- Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz ve keşfetmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?
Şu anda en önemli gündemim, dördüncü kitabım olan “Babamdan Sonra – Sanrı”. Romanım
tamamlandı ve şu anda basım aşamasında. Bu eser benim için yalnızca yeni bir kitap değil; duygusal ve
edebî açıdan çok özel bir yolculuğun sonucunda ortaya çıkan bir roman. Bu nedenle okurla buluşacağı
günü ayrı bir heyecanla bekliyorum.
Bunun dışında yazarlığı tek bir türün sınırları içerisinde düşünmüyorum. Şiir, öykü, roman, köşe
yazarlığı ve senaryo çalışmaları benim için aynı edebî yolculuğun farklı durakları. Önümüzdeki
dönemde de insanın iç dünyasına, hafızaya, geçmişle bugün arasındaki bağa ve insan ilişkilerinin
görünmeyen taraflarına eğilen yeni çalışmalar üretmek istiyorum.
19- Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?
Bir okurun, yazdığım bir karakterde kendisinden bir parça bulduğunu söylemesi benim için en etkileyici
geri dönüşlerden biri. Çünkü yazar olarak masanın başında yalnızca kendi duygularınızla yazıyorsunuz.
Sonra bir gün hiç tanımadığınız bir insan gelip, “Bu cümle beni anlattı” diyor. İşte o anda edebiyatın
gerçek gücünü hissediyorsunuz. Bir insanın kendi yalnızlığında yazdığı cümle, başka bir insanın
yalnızlığına arkadaş olabiliyor. Bence bir yazarın alabileceği en büyük ödüllerden biri bu. Çünkü o anda
anlıyorsunuz ki yazdığınız kelimeler yalnızca sizin hikâyeniz olmaktan çıkmış, başka birinin hayatına
da dokunmuştur.
20- Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Öncelikle çok okumalarını ve acele etmemelerini tavsiye ederim. Yazarlık kısa sürede elde edilen bir
unvan değil, uzun bir yolculuktur. Kendilerine ait sesi bulmaya çalışsınlar. Başka yazarların dilinden
etkilenmek doğal ama bir noktadan sonra kendi cümlelerini kurabilmeleri gerekiyor.
Ve en önemlisi, yazmak için yaşadıkları her şeyi tüketmesinler; yaşadıklarını anlamlandırmayı
öğrensinler. Çünkü edebiyat yalnızca kelimeleri yan yana getirmek değildir. Bakmak, görmek,
hissetmek, sorgulamak ve bütün bunları kendine özgü bir dille dönüştürebilmektir.
Kendilerine güvenmelerini ama yazdıkları her cümleyi de sorgulamaktan vazgeçmemelerini öneririm.
Çünkü iyi bir yazar, yalnızca yazan değil; her gün yeniden öğrenmeye, yeniden okumaya ve kendi
kalemini yeniden keşfetmeye cesaret eden kişidir

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir