VATAN SAHİPSİZ DEĞİL
Yıldızların bile ümidini yitirdiği bu serin koyu karanlık Mayıs gecesinde kederli Akşehir, gündüzkü İtalyan zulümlerinden bitkin bir halde ümitsizce uykuya dalmıştı. Millet sahipsiz, halk perişandı.
15 Mayıs’ta İzmir’in işgali Akşehir’e ulaştığında Akşehir halkı tepki göstermekle gecikmedi. Başta Akşehir Müftüsü Hacı Mustafa, Belediye Başkanı ve Akşehir eşrafından Rüştü, Ömer, Hacı Mustafa, Şemsettin Ali, Abdullah Efendiler Akşehir halkı adına Sadarete işgali protesto eden telgraflar çektiler.
Küçük Sabri, Hıdırlık yamacındaki evlerinden yorgun bir şekilde uyandı. Sabaha kadar uyumamıştı. Tam dalmıştı ki annesi Habibe başucuna gelmişti.
— Oğlum, kalk haydi kalk!
Evlerinde bir ağabey, bir annesi bir de kendisinden başka kimse yoktu. Yıllarca süren savaşlarda babasının şehit haberi gelmiş, ağabeyi Mehmet Ali de savaşta bir ayağını yitirmiş olarak geri dönmüştü.
Birkaç Rum genci ellerindeki Yunan bayrakları ile bağırarak pencerenin önünden geçiyorlardı.
— Anaaaanaaa! Rumlar! Rumlar geçiyor be!
— Sabri oğlummm! Gel, pencereden bakma.
Ağabeyi Mehmet Ali de Rumların seslerine uyanarak diğer odadan gelmişti.
— Gel Sabri gel.
Diyerek çocuğun başını okşayıp pencerenin önünden aldı. Sabri başı önde üzgün bir şekilde pencerenin önünden ayrılırken savaşa bir türlü akıl erdiremiyordu. Savaş dedikleri babasını cephede şehit, ağabeyini gazi eden bir şey miydi?
Mehmet Ali:
— Hiç korkma Sabri hiç. Ne İzmir’e, ne güzel yurdumuza ne de Akşehir’e yapılan saldırılara hiçbir Müslüman evladının göz yummayacağını bilmelisin.
— Korkmuyorum ağabey.
— Ne Rum’u, ne İtalyan’ı, ne İngiliz’i, ne de Fransız’ı bu topraklarda barındırırız. Geldikleri gibi defolup gidecekler! Bu millet sahipsiz değil! Türk Milleti sahipsiz değil!
Çayın başında dört beş çocuk bir çocuğu aralarına almışlar dövüyorlardı. Sabri koşarak çocukların yanına gitti, dayak yiyen çocuğu kurtardı. Ağzı burnu kanayan çocuk:
— Sağ ol, sen olmasaydın bunlar beni öldürürdü.
— Tamam, tamam ağlama artık. Adın ne?
— Oriste.
— Rum musun?
— Evet.
— Annen baban?
— Ölmüşler.
Bu arada Sabri’nin ağabeyi Mehmet Ali de değneğine yaslanarak yanlarına kadar gelmişti.
— Ağabey biz kavga etmedik, ben Oriste’yi kendisini dövenlerin elinden kurtardım.
— Aferin sana Sabri… Bize de yakışan budur. Türkler kin tutmaz. Haydi, bize gidin; annem kalan çorbadan Oriste’ye de koysun, karnını doyursun.
Sabri ve Oriste’nin arkadaşlıkları böyle başlamıştı.
Akşehir İplikçi Camii’nde öğle ezanı okunuyordu. Aniden bir silah sesi duyuldu: “Pattt! Pattt!” Caminin kapısı önünde İtalyan subayı yanında askerleri ile duruyordu.
— Ateşşş! Ateş edinnn!
Askerler İplikçi Camii’nin avlusundaki asırlık çınara ateş etmeye başladılar.
Mehmet Ali:
— Ne yapıyorsunuz siz? Burası kutsal bir mekân!
Komutan pis pis sırıtarak:
— Atış talimi!
— Gidin başka yerde taliminizi yapın… Bizler sizin kilisenizin yanında atış talimi yapıyor muyuz?
Bu sırada Kahveci Hamdi, Terzi Kadir, Nalbant Mustafa ve Akşehir halkı da gelmişti.
Komutan:
— İstediğimiz yerde atış talimi yaparız, anladınız mı? Sizlerin yeni efendileriniz bizleriz. Şimdilik gidiyoruz, yarın yine geleceğiz. Sizleri ve yaptığınızı unutmayacağım. Hele o topalı asla!
Akşehir İstasyonu’na doğru gitmeye başladılar.
Ulu Cami’nin önünden geçerken askerler bir evin bacasına yuva yapmış leyleklere ve caminin kubbesine ateş etmeye başladılar. Akşehirliler askerlerin etrafını sararken Sabri komutanın önüne kendisinden beklenmeyecek bir cesaretle atılarak Rumca sordu:
— Ne yapıyorsunuz?
— Sen de kimsin? Adın ne senin çocuk?
— Oriste.
— Sevdim seni çocuk, yanıma gel bakayım. Ya annen, baban?
— Ölmüşler.
— Çocuğa şeker verin. Haydi Oriste! Haydi gidelim…
Sabri komutanı aldattığı için seviniyordu. Onların yanında İstasyona gidecek, planlarını öğrenecekti.
Mehmet Ali oturduğu sedirde Sabri’yi beklerken kapı hızlı hızlı çaldı. Gelen Ulu Cami imamı Süleyman Hoca’ydı.
— Sabri kendisini İtalyan subayına Oriste diyerek tanıtarak onlarla gitti.
Habibe Ana:
— Oğlummm… Ah oğlummm!
Mehmet Ali:
— Sabri diyebildi, Sabri…
Akşehir İstasyonu İtalyanların komutası altındaydı. Komutan ve Sabri komuta çadırındaydı.
Komutan:
— Akşehirlilerin cephaneliklerinin yerini biliyor musun?
— Bilmiyorum, fakat öğrenebilirim.
— Çok güzel. Yarın sabah yine Akşehir’e gireceğiz. Bu kez Türklerin hepsini keseceğiz, buraların yeni sahipleri bizler olacağız.
Sabri dışarı çıktı. Çadırların biraz uzağındaki büyük çadırı sordu. Asker:
— Ne olacak cephanelik çocuk. Bu cephaneyle Türkleri yok edeceğiz. Bu el bombaları ile Akşehirlileri nasıl yok edeceğiz yarın göreceksin.
Sabri elinde boya kutusuyla komutanın odasına girdi. Komutanın çoktan sızmış olduğunu gördü. Babası savaşta şehit, ağabeyi gazi olmuştu. Amcasını, dayısını da kaybetmişti. Hepsi bu vatan için ölmemişler miydi?
Uzunca bir süre dua etti ve el bombasının pimini çekti.
İstasyondaki patlama sesi ile Akşehir’i sarsan infilak sesleri duyuldu. İstasyondan gelen patlamanın ardından bıraktığı alevler Akşehir ve çevresinden görünüyordu. Akşehir İstasyonu’ndaki patlamaların sebebi anlaşılamadı.
Mehmet Ali:
— Şehit oldu kardeşim, şehit oldu anne, başımız sağ olsun, vatan sağ olsun, diyebildi.
O günün sabahında sağ kalan birkaç İtalyan askerinin Akşehir’i terk ettiği duyuldu.
