YIL İKİ BİN İKİ YÜZ
Yer: Mars ve derin uzay boşluğu. Bir dede ve torunu, yıldız kümelerinin arasında geçmişi yad ediyor…
Dede:
— Ahh Mehmet ah! Sen bilmezsin, ne güzeldi eskiden bizim hayatımız. Ninenle internette tanışmıştık. O zamanlar böyle havada uçarken kaşını kaldırmayla üç gezegen öteyle konuşamıyorsun tabii. Geçiyoruz akşamüstü bilgisayarın başına; o Ankara’da, ben Bursa’da…
Torun:
— Dede, Bursa neresi?
Dede:
— Doğru ya, sen bilmiyorsun Bursa’yı. Dünyada bir şehir, Osmanlı’nın başkenti. Sonradan Türkiye Cumhuriyeti kurulunca, Büyük Atatürk Ankara’yı başkent yaptı.
Torun:
— Başkent ne demek dede?
Dede:
— Başkent; bir ülkenin siyasi, ekonomik ve kültürel anlamdaki her türlü idaresinin yapıldığı şehir. Yani şimdi Mars neyse, o zaman da Ankara oydu.
Torun:
— Ninem Ankara’da mıydı?
Dede:
— Yaaa… Bir de babası var, ikide bir bizi bilgisayar başında yakalayıp kızıyor ninene. Neyse, bir yıl internette görüştük, sonra dedik ki: “Bu böyle olmayacak, evlenelim.” Daha birbirimizi hiç görmemişiz! O zamanlar annelerimiz görücü usulü evlenmişler diye kızardık; biz resmen “göremece” usulü evlendik.
Torun:
— Hiç görmeden mi?
Dede:
— Tabii! Ninenle görüşmek için Ankara’ya gittim, Kızılay’da bir kafede buluştuk. Ben bekliyorum ki karşımda bir afet; sarı saçlı, mavi gözlü, selvi boylu bir hatun…
Torun:
— Kafe ne dede?
Dede:
— Kafe; o zamanlarda bizim çay içtiğimiz, briç, bezik oynadığımız yerler. Neyse, nargileyi söyledim ben hava yapacağım diye. Ninen iki fırt çekti, öksürüğe boğuldu. Ben zaten taş gibi hatun beklerken karşıma kara kuru biri çıkmış diye kendimde değilim, bir an evvel kaçayım istiyorum.
Torun:
— Ninem güzel değil miydi?
Dede:
— O zaman da şimdiki gibi huysuz, aksinin biriydi.
Torun:
— Niye evlendin öyleyse?
Dede:
— Yazdıklarına aşık olmuştum; dünyaya bakışına, siyasi fikirlerine, kültürüne… Yani aslında ben bir yazara hayrandım da, kendimi ninene aşık zannediyordum.
Torun:
— Nargile ne dede?
Dede:
— Sigaranın sulusu… Bir kavanozun içinde su, üstünde ateş, ortasında tütün…
Torun:
— Sigara?
Dede:
— Şimdi senin baban akşamları bir hap içiyor ya kafa yapsın diye, o zamanlar biz bunu sigara denen şeyle yapardık. Hatta Dünyadaki son zamanlarımızda bazı yerlerde yasaklamışlardı da kaç sefer ceza yemiştim.
Torun:
— Peki buraya neden taşındık?
Dede:
— O zamanlar buralar hep boş tarla, sadece yıldız kümeleri falan… NASA buraya binalar yapmak için işçi alımı yapmaya başladı. Baban tutturdu: “Mars’ta inşaat işçilerine çok para veriyorlarmış, ben gideceğim” diye.
Torun:
— İlk babam mı geldi?
Dede:
— Tabii! O zamanlar böyle “ha” deyince ışınlanıp gelemiyorsun. Vize, pasaport vesaire… Bir de biletler çok pahalı. Füzeyle üç gün sürüyor. Uçakla nerden baksan üç ay sürer ki o zamanlar uçakla uzaya daha gelebilen olmamış.
Torun:
— Eeeee?
Dede:
— Esi, biz yalvarıyoruz “Gitme” diye; tutturdu “Mars’ın taşı toprağı altın” diye. Aldı ananı, geldi. İki sene burada boşluklarda, akımlarda yatmışlar. Sonra bir şekilde bir hemşehrimizin yardımıyla Kayserililer Mantı Salonu’nu kurmuşlar da rahat etmişler.
Torun:
— Mantı ne dede?
Dede:
— Mantı; hamurla yapılan bir Türk yemeği. Çok lezzetlidir. Hele bir de üzerine sarımsaklı yoğurdu döktün mü…
Torun:
— Sonra?
Dede:
— Sonrasını biliyorsun işte; sen oldun, kardeşin oldu, sonra beni de buraya çağırdılar.
Torun:
— Dede…
Dede:
— Söyle torunum.
Torun:
— Ben bir kızı seviyorum.
Dede:
— Yaaa, adı ne?
Torun:
— Alize.
Dede:
— Nereden?
Torun:
— Neptün’den… Çaycumalı.
Dede:
— Hııı, içinden mi?
Torun:
— Hı?
Dede:
— Yok bir şey… Nasıl tanıştınız?
Torun:
— Uzay-Net, arkadasinibul.com‘dan…
Yazar: Serhat Çalışkan
se.rhat2656
