Kendime Bir Dost Ararken
Yıllar sonra dostluk üzerine düşündüğümde, aslında neyi özlediğimi daha iyi anlamaya başladım.
Hayatımda insanlar oldu. Konuştum, dinledim, paylaştım. İnsanların hayatlarına dokundum, onlar da benim hayatımdan geçti. Fakat geriye dönüp baktığımda kendime itiraf etmek zorunda kaldığım bir şey vardı:
Ben hiç gerçek anlamda dostluk kurmamışım.
Bunu ilk fark ettiğimde yalnızca bir eksiklik sandım. Sonra eksikliğin ne olduğunu anlamaya çalıştım.
Birlikte kahve içeceğim, güleceğim, dertleşeceğim birini mi arıyordum?
Evet.
Ama yalnızca bunu değil.
Benim için dostluk, iki insanın birbirinin hayatını gerçekten merak etmesiydi. Birinin sürekli anlatıp diğerini dinleyici konumunda bırakmadığı; “Sen nasılsın?” sorusunun gerçekten sorulduğu bir ilişkiydi.
Birlikte düşünebilmekti.
Farklı düşündüğümüzde bunu birbirimizden saklamamak, gerektiğinde birbirimize itiraz edebilmekti.
Bir kitabı okuyup üzerine konuşabilmek, bir düşünceyi tartışabilmek, bazen de hiçbir şey söylemeden aynı masada oturabilmekti.
Belki de benim aradığım dost, yalnızca hayatımı paylaşacağım biri değil, zihnimi de paylaşabileceğim biriydi.
Sonra kendime başka bir soru sordum:
Hiç dostum yoksa, kendimle entelektüel bir dostluk kurabilir miyim?
İlk anda bu soru bana iyi geldi.
Çünkü insanın dışarıda bulamadığını kendi içinde kurabileceği düşüncesi teselli ediciydi.
Kitaplar vardı. Yazarlar vardı. Düşünceler vardı.
İnsan kendi kendine sorular sorabilir, kendi fikirlerini sınayabilir, hatta kendisine itiraz etmeyi öğrenebilirdi.
Fakat tam burada kendime itiraz etmem gerekti.
Gerçekten kendime itiraz edebilir miydim?
Yoksa itiraz ediyormuş gibi yapıp sonunda yine kendimi haklı çıkarmanın bir yolunu mu bulurdum?
Çünkü insan kendi düşüncelerinin hem sahibi hem de savunucusudur.
Kendi hikâyesini kendince açıklayabilir. Bir davranışını gerekçelendirebilir. Kırıldığı için karşısındakini suçlayabilir. Hatta kendisini o kadar ustaca savunabilir ki, kendi kör noktalarını göremez.
İşte burada kendi kendime kurduğum ilişkinin sınırına geldim:
Kendimi sorgulayabilirim; ama kendimi bütünüyle dışarıdan göremem.
Bunun için başka bir zihne ihtiyacım var.
Bir dost yalnızca beni dinleyen insan değildir.
Bazen bana:
“Burada yanılıyor olabilir misin?”
diyebilen insandır.
Benim kendim hakkında anlattığım hikâyeye hemen inanmayan; sözlerimle davranışlarım arasındaki çelişkiyi görebilen; fark etmediğim bir şeyi söyleyebilen biri…
Ve bunu beni küçültmek için değil, beni daha iyi görebildiği için yapabilen biri.
Çünkü insan kendisini ne kadar tanırsa tanısın, kendi gözünün göremediği bir açı vardır.
Belki dost, tam o açıdan bakabilen kişidir.
Bu yüzden kitaplarla kurduğum ilişkiyi de yeniden düşünmeye başladım.
Bir kitap beni yıllarca düşündürebilir. Bir yazar, hiç tanışmadığım hâlde düşüncelerimi değiştirebilir. Bir cümle, hayatımda yeni bir kapı açabilir.
Ama bir fark var:
Kitabı kapatabilirim.
Gerçek bir insanı ise kapatamam.
Bazen karşımda oturur ve duymak istemediğim şeyi söyler. Üstelik benim seçtiğim cümlelerden hareketle değil, beni tanıdığı için.
Bazen benim düşüncemden çok, o düşünceye tutunma biçimimi görür.
“Sen neden buna bu kadar ihtiyaç duyuyorsun?” diye sorabilir.
İşte bunu kendi kendime yapmak çok daha zor.
Çünkü insanın kendi zihninde kurduğu mahkeme çoğu zaman tarafsız değildir.
Bunu fark edince kendime bir soru daha sordum:
Ben nasıl bir dostum?
Benden beklediğim karşılıklılığı ben başkasına ne kadar veriyorum?
Beni merak etmesini beklediğim kadar onu merak ediyor muyum?
Bana soru sormasını beklerken onun söylemek istemediği şeylere gerçekten alan açıyor muyum?
Benim için önemli olan düşünsel yakınlığı, onun benden farklı olma hakkıyla birlikte kabul edebiliyor muyum?
Belki de dostlukta yalnızca nasıl bir insan aradığımızı değil, nasıl bir insan olduğumuzu da sorgulamamız gerekiyor.
Çünkü insan bazen dostluğu öylesine ayrıntılı tarif ediyor ki, karşısına çıkan gerçek insanları bu ölçülere göre değerlendirmeye başlıyor.
Oysa dostluk, bir insanın bizim için hazırlanmış bir role girmesi değildir.
Bir başkasının kendine ait bir dünyası olduğunu kabul ederek onunla yakınlaşmaktır.
Bu yüzden artık beni tamamlayacak birini aramak istemiyorum.
Hiçbir insan başka bir insanın eksik parçası değil.
Benim ihtiyacım olan; kendi hayatı ve kendi zihni olan, benimkinden farklı olsa da onunla karşılaşabileceğim biri.
Bazen bana katılacak.
Bazen karşı çıkacak.
Bazen beni anlayacak.
Bazen anlamayacak.
Ama merak edecek.
Ben de onu merak edeceğim.
Belki gerçek dostluk tam burada başlıyor:
İki insanın birbirini tamamlamasında değil, birbirinin dünyasına gerçekten yer açmasında.
Peki kendimle entelektüel bir dostluk kurabilir miyim?
Evet.
Ama artık bu soruya eskisi kadar kolay cevap vermiyorum.
Okuyabilirim. Düşünebilirim. Kendi düşüncelerimi sınayabilirim. Kendime zor sorular sorabilirim.
Fakat bütün bunlar bana başka bir zihnin beklenmedik itirazını bütünüyle veremez.
Kendimi ne kadar tanırsam tanıyayım, kendimden farklı bir insanın bakışına hâlâ ihtiyacım var.
Belki dostsuz yaşanabilir.
Ama bu, insanın başka bir zihne ihtiyaç duymadığı anlamına gelmez.
Ben bugün dostluğu biraz daha farklı görüyorum.
Dost, yalnızlığımı ortadan kaldıracak kişi değil.
Beni sürekli onaylayacak kişi hiç değil.
Belki dost, kendi düşüncelerimin içinde fazla rahat etmeye başladığımda beni rahatsız edebilecek kişidir.
Bana kendimi gösterebilecek, bazen beni savunmadan önce bana itiraz edebilecek ve benim de ona aynı özgürlüğü verebileceğim biri.
Belki yıllardır aradığım dost, beni yalnızlığımdan çıkaracak biri değildi.
Beni kendi düşüncelerimin sınırlarından çıkaracak biriydi.
Ve bu yazıyı yazarken fark ettiğim en zor şey belki de şu:
Kendimle entelektüel bir dostluk kurmak, gerçek dostluğun yerine geçmek zorunda değil.
Belki tam tersine, gerçek bir dostluğa daha hazır hâle gelmenin yolu.
Çünkü insan kendi zihninde yalnız kalmamayı öğrendiğinde, karşısındaki insandan kendisini tamamlamasını istemiyor.
Onu bir ihtiyaç olarak değil, bir karşılaşma olarak görüyor.
Belki dostluk, tam da o zaman mümkün oluyor:
İki eksik insanın birbirini tamamlaması değil; iki ayrı insanın birbirinin dünyasına merakla yaklaşması.
Belki benim yıllardır aradığım şey de buydu.
Birinin beni anlamasından önce,
benim de başka bir zihni gerçekten anlamaya hazır olmam.
Remziye Gönenç Koşar

