Sessiz Bir Miras — Anneden Kıza Kalan.     Halise Aydoğdu

.          Sessiz Bir Miras — Anneden Kıza Kalan.            

Helin, annesinin adını içinden söyledi. 

Songül. 

Bu adı yüksek sesle söylemekten hep kaçınmıştı. Çünkü bazı isimler çağrılmaz; söylenirse bir şey ister. Songül bu evde bir kelime değildi. Bir duruştu. Bir mesafeydi. Bir suskunluktu. Varlığıyla değil, eksikliğiyle hissedilen bir şeydi. 

Bu evde konuşmalar kısa olurdu. Sorular yarım kalırdı. Cümleler çoğu zaman söylenmeden biterdi. Helin büyürken annesinin sesinden çok sessizliğini tanıdı. Ne zaman konuşsa eksik kalacakmış gibi hissederdi. Ne zaman sussa, doğruyu yapıyormuş gibi. 

Fazla konuşursam yanlış anlaşılır, derdi Songül içinden. 

Az konuşursam idare eder. 

Sevgi bu evde yüksek sesle dolaşmazdı. Ama yok da değildi. Çayın altının kısık tutulmasında vardı. Geceleri üstü örtülürken elin bir an fazla kalışında. Helin ateşlendiğinde sabaha kadar başucunda bekleyişte. Ama bunların hiçbiri söze dökülmezdi. Çünkü Songül için sevgi, söylenirse zayıflayan bir şeydi. 

Helin, annesinin gözlerine bakarak büyüdü. Orada hep aynı şeyi aradı: Takdir. Küçük bir onay. Kısa bir “aferin.” Ama Songül’ün bakışları daha çok ölçer gibiydi. Eksik arar gibiydi. Helin ne yaparsa yapsın, hep biraz daha iyisi mümkünmüş gibi hissederdi. 

Yetmedi mi? diye sorardı içinden. 

Bir kere de “olmuş” deseydin. 

Songül kızını sevmiyor değildi. Ama sevgiyi göstermenin dilini bilmiyordu. Kendi annesinden hiç duymadığı kelimeleri, Helin’e vermeyi öğrenmemişti. Çünkü insan, kendisine öğretilmeyeni kolay kolay öğretemezdi. 

Masaya oturduklarında iki bardaktan biri çatlak çıktı. Songül onu kenara koymuştu. Sağlam olan masadaydı. Helin’in gözü çatlak bardaktaydı. Sanki kendini görür gibi oldu. İş görüyordu ama kusurluydu. Taşıyordu ama sızdırıyordu. 

Beni neden hep sağlam olanla kıyasladın? diye geçirdi içinden. 

Helin, annesiyle arasında duran görünmez mesafeyi düşündü. Ne çok kavga etmişlerdi ne de gerçekten konuşmuşlardı. Aralarındaki en büyük sorun buydu belki: İletişimsizlik. Birbirlerini kırmamak için susmuş, ama o suskunlukla daha çok incitmişlerdi. 

Songül, kızına nasihat vermekten çok örnek olmayı seçmişti. Dayanmayı öğretmişti. Devam etmeyi. Düşüp kalkmayı kimseye göstermemeyi. Ama Helin’in ihtiyacı olan bu değildi. Helin görülmek istiyordu. Duyulmak. Anlaşıldığını hissetmek. Bir kere sarılsaydın, derdi içinden. Bir kere “yoruldun” deseydin. 

Songül için hayat hep ciddiydi. Omuzlarında taşıdığı yük, yüzüne sinmişti. Kızına baktığında sevgiden çok endişe görüyordu. Onu hayata hazırlamak istiyor, farkında olmadan onu hayattan korumaya çalışıyordu. 

Güçlü olsun, derdi Songül. 

Benden beter olmasın. 

Helin büyüdükçe çabası arttı. Daha iyi notlar. Daha fazla sorumluluk. Daha az hata. Ama her çaba, yeni bir beklenti doğurdu. Takdir gelmedi. Sadece bir sonraki yapılması gereken söylendi. 

Helin bir ara annesini eksik sandı. Sonra anladı: Songül eksik değildi. Yorgundu. Ve yorgunluğunu konuşarak paylaşmayı hiç öğrenmemişti. Sessiz kalmayı erdem sanmıştı. Güçlü görünmeyi mecburiyet. 

Pencereyi açtı Helin. Soğuk hava içeri doldu. Ev bir anlığına nefes aldı. 

“Üşütürsün,” derdi Songül. 

Helin gülümsedi. Bu gülümseme bir başkaldırı değildi. Bir fark edişti. Üşüyebilirim, dedi içinden. Âmâ hâlâ buradayım. 

Helin, annesinin sessizliğini omuzlarından indirmeye çalışmadı. Çünkü bazı yükler indirilmez. İnsan onlarla yaşamayı öğrenir. Songül’ün sevgisini inkâr etmiyordu artık. Ama hâlâ, her bakışta bir şey beklediğini de kendinden saklamıyordu. 

Küçük bir baş işareti. 

Kısa bir “iyi.” 

Bir cümlelik takdir. 

Bunlar gelmediğinde bile, Helin içindeki kapıyı kapatamıyordu. Beklemek yorucuydu ama vazgeçmek daha ağırdı. Çünkü insan, en çok annesinden vazgeçmekte zorlanır. 

Masadaki çatlak bardak hâlâ oradaydı. Helin ona baktı. Kırık ama işlevli. Tıpkı kendisi gibi. Onu almadı, atmadı, düzeltmeye çalışmadı. Çünkü bazı şeyler olduğu hâliyle durur. İnsan onlara her gün yeniden bakar. 

Pencere açıktı. Soğuk hava içeri doluyordu. Helin üşüdüğünü fark etti ama kapatmadı. Üşümek, hâlâ beklediğini hatırlatıyordu. 

Songül’ün sesi gelmedi. 

Ama Helin kulak kesilmekten vazgeçmedi. 

Belki bir gün. 

Belki çok küçük bir anda. 

Belki hiç ummadığı bir cümlede. 

Helin, hâlâ annesinden bir takdir bekliyordu. Bu bir zayıflık değildi. Bir bağdı. Kopmayan, kopmak istemeyen bir yer. 

Ve bazı bağlar, insanı yorsa bile, tamamen çözülmez. 

Helin bunu biliyordu. 

Bildiği hâlde bekliyordu.

 Halise Aydoğdu

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir