Bizi Sayan Kıskaçlar
Akreple yelkovanın daralan çemberinde sıkışıp kalmış, kendi zamanını arayan ruhlarız. Sokak aralarında sessiz, belirsiz bir uğultu dolanıyor. Şehrin kalabalığına karışan her insan, iki amansız uç arasında bocalayarak nefes almaya çalışıyor: Kalmak mı yoksa gitmek mi? Zamandan hepten kurtulmak mı yoksa onun sessiz iradesine teslim olmak mı? İki yakamızdan birden çekiştiren bu düzende, yavaş yavaş ve hiç fark ettirmeden tükeniyoruz.
Aklımız, duygularımız, hatta sokağa attığımız adımlar bile gün geçtikçe mekanikleşti. Yine de kendi hayatımızın direksiyonunda oturduğumuzu, kararlarımızı özgürce verdiğimizi sanıyoruz. Oysa bir rüzgârın meçhul bir yöne sürüklediği kuru yapraklardan pek farkımız yok. Bizi yöneten şey kendi irademiz veya arzularımız değil; dev rakamların ardına saklanmış saniyeler, dakikalar ve saatler.
Gün, daha doğduğu andan itibaren üzerimize kapanan o görünmez kıskaçlarla başlıyor. Uyandığımız anı belirleyen keskin bir alarm sesi, sabahın erken saatinde yetişmemiz gereken bir yer, geciktiğimizde suçluluk duyduğumuz bir randevu… Hepsi ama hepsi birer sayının soğuk gölgesinde yaşanıyor.
İçimizde bir yerlerde kendi doğal akışını, kendi ritmini arayan bir ruh var; bu doğru. Ama o ruh, her gün aynı saatte aynı adımları atmaktan, aynı sıkıcı rutinin içinde dönüp durmaktan son derece yorgun. Bir yerlere yetişme telaşı; yol kenarında açan küçük bir çiçeğe bakmayı, rüzgârın sesini dinlemeyi ya da bir dostun yüzündeki derin kırışıklığı fark etmeyi engelliyor. Zamanı ölçmeye ve yönetmeye çalışırken, aslında farkında olmadan kendimizi ölçüyoruz: Kaç yaşına geldik, ne kadar kazandık, hayatın neresinde geç kaldık, neleri kaçırdık?
Oysa bu zaman zinciri sadece kolumuzdaki saatlerde değil, zihnimizin kuytu köşelerinde paslanıyor. Esaret tam da burada başlıyor işte: Gerçekten yaşadığımızı zannederken, sadece saatin kurulduğu yöne doğru sessizce sürüklenmekte… Bu yüzden kalmak da gitmek de bir süre sonra içi boş bir hayalden ibaret oluyor. Nereye kaçarsak kaçalım, o metalik tıkırtıları ve zaman baskısını zihnimizde taşımaya devam ediyoruz. Belki de tek gerçek kurtuluş; bir an olsun o rakamlara bakmayı reddetmek, saatlerin kurulan ritmine değil, göğsümüzün ortasındaki kendi kalbimizin atışına kulak vermektir.
