1
Bazı insanlar var, kendi ışığı yanmadığı için başkasının ışığını söndürmeye kalkıyor. Oysa bilmiyor ki, birinin parlaması senin karanlığını büyütmez; aksine o ışığın altında senin yolun da görünür hale gelebilir. Ama kıskançlık, insanın kalbini kör ediyor. Gözü başkasının başarısına takılıyor, kendi adımlarını göremez oluyor. Destek olmak şöyle dursun köstek bile olmaya çalışıyor.
Kıskançlık en sessiz zehirdir. Dışarıdan belli etmez ama içten içe çürütür. Başkasının mutluluğuna tahammül edemeyen bir yürek, aslında kendi mutsuzluğunun esiridir. Fesatlıkla başkasına çelme takmaya çalışırken, en çok kendi yoluna taş koyar. Çünkü kötülük her zaman sahibine döner. İyilik nasıl bereket getirirse, fesatlık da insanın iç huzurunu alır götürür.
Ben bazen insanların neden bu kadar kolay kıskandığını düşünüyorum. Belki de cesaret edemedikleri şeyleri başkasında görünce rahatsız oluyorlar.
Çünkü sen bir adım atarsın, o yerinde sayar. Sen risk alırsın, o bahane üretir. Sonra senin emeğini küçümseyerek kendi tembelliğini meşrulaştırmaya çalışır. “Şanslı” der. “Tanıdıkları var” der. “Parası var” der. Ama asla “Ben yeterince çalışmadım,” demez. Ya da kabiliyeti dahilinde çabalamadığını başkasının kabiliyetinde ısrar ettiğini kendine uygun olmadığını kabul etmez.
Ben artık şunu öğrendim: İnsanın başarısı başkalarının alkışıyla ölçülmüyor. Fesat birinin sessiz öfkesi bile senin doğru yolda olduğunu gösterir. O yüzden kıskanılan biriysen, doğrusun demektir. Devam et.
2
Ecdadımı çok seviyorum…
Tarih severim. Çok okur ve araştırırım. Bilen bilir.
Osmanlı bir Türk devletiydi. Türkiye Cumhuriyeti de bir Türk devletidir.
Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecinden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, tarihî ve toplumsal bir zorunluluk haline gelmişti. Çünkü Osmanlı Devleti, uzun yıllar süren savaşlar, siyasi çöküş ve ekonomik krizler nedeniyle hem yönetim hem de toplumsal düzen açısından sürdürülemez durumdaydı. Merkezi otorite zayıflamış, halk yoksullaşmış ve ülke işgal altına girmişti. Bu ortamda ulusal egemenliğe dayanan, halkın söz sahibi olduğu ve modernleşmeyi hedefleyen Türkiye Cumhuriyeti; sadece bir tercih değil, milletin varlığını ve bağımsızlığını sürdürebilmesi için zorunlu bir adım olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Osmanlı’ya bir reddiye değil; onun yüzyıllar boyunca taşıdığı inanç, adalet ve medeniyet mirasının yeni şartlara uyarlanmış bir devamıdır. Cumhuriyet, geçmişi inkâr etmeden, köklerinden güç alarak geleceğe yürüyen bir milletin yeniden doğuşudur.
Osmanlı’yı bütünüyle kötülemek, hem tarihe hem de milletin köklerine haksızlık olur. Elbette her devletin yükseliş ve çöküş dönemleri vardır; Osmanlı da bu döngüden muaf değildi. Ancak asırlardır üç kıtada adalet dağıtmış, ilim, kültür ve medeniyet üretmiş bir imparatorluğu sadece son dönemindeki zayıflıklarla değerlendirmek büyük bir yanılgıdır. Cumhuriyet, bu mirası inkâr ederek değil; ondan ders alarak, onu yeni bir çağa taşımak için doğmuştur. Geçmişimizi kötülemeden, anlamak ve geleceğe daha sağlam adımlarla yürümek gerekir.
Cumhuriyet’in ilanı milletimiz için bir dönüm noktasıydı, buna yürekten inanıyorum. Ancak Cumhuriyetin ilanı başka, sonrasında yapılan her uygulamayı sorgusuz sualsiz onaylamak başka bir şeydir. Ben bu topraklarda kök salmış değerlerin, inancın ve kültürün korunmasından yanayım. Modernleşme elbette önemliydi ama bazı reformlar toplumun ruhuyla çatıştı, bazı adımlar halkın inanç dünyasını anlamadan atıldı. Bu yüzden Cumhuriyet’in varlığını destekliyorum ama her icraatını değil; milletin özünden kopmadan, kendi kimliğini koruyarak ilerlemesi gerekirdi.
Geldiğimiz noktada ülkemle gururVduyuyorum. Ve Türklüğümle de!
3
Bazı sabahlar dünya yeniden doğmuş gibi gelir. Pencerenin camında yarışan yağmur damlalarını izlerken zaman yavaşlar. Şehrin uğultusu susar, yalnızca yağmurun sesi kalır geriye. O anda fark ederim: nefes alıyorum, düşünebiliyorum, hâlâ buradayım. Ve işte o fark ediş, şükrün en sessiz hâli..
Yağmurun kokusu havayı, havanın ağırlığı içimi değiştirir. Islak toprak, rüzgâr ve geçmiş birbirine karışır. O kokuda çocukluğumun bir parçasını, bir dostun gülüşünü, belki de eskimiş bir duyguyu bulurum.
Hayat, küçük anların arasına saklanmış büyük hediyelerden ibarettir. Şükür, bazen yalnızca bunu fark etmektir: bir damlanın cama vururken çıkardığı o sesi duymak kadar sade.
Sonra sevdiklerim gelir aklıma. Beni anlayan, sessizce yanımda duran, bazen tek kelime etmeden içimi ısıtan insanlar… Onların varlığı, kalbimde yankılanan bir dua gibi. Bazıları uzakta olsalar da her biri içimde bir sıcaklık taşır. Şükür, belki de bir ismi içinden geçirip “iyi ki var” diyebilmek..
Yağmurda yürümeyi hep sevmişimdir. Her damla bir düşüncemi, bir yükümü alıp götürür sanki. Kıyafetlerim ıslanır ama içim arınır. İnsan bazen suyla değil, yaşadıklarıyla yıkanır. Belki de şükür, gökyüzünün “yeniden başla” diyen fısıltısında gizlidir.
Küçük mutluluklar da şükrün kardeşidir: taze kahvenin buharı, yeni bir kitabın kokusu, oğlumun kahkahası… Sıradan gibi duran her şey, aslında yaşamın kalbidir. Yağmurun taneleri gibi ayrı ayrı sessiz, bir araya gelince hayatı canlandıran..
Geçmişi düşündüğümde acı da var, eksiklik de, ama her şeyin bana kattığı bir olgunluk hissediyorum her zaman. Yağmur toprağı nasıl besliyorsa, yaşadıklarımız da bizi büyütüyor.
Şükür hayatı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmek; kırıklarımızı gizlemek değil, onların içinden ışık sızdığını fark etmek..
Yağmur dindiğinde gökyüzü biraz daha berrak olur. Bulutlar çekilir, hava tazelenir. Ben de her şükürden sonra öyle hissederim: biraz daha hafif, biraz daha sade, biraz daha ben. Çünkü şükür, yalnızca sahip oldukların için değil; artık yükünü taşımadıkların için de edilir.
Ve sonunda, yağmurun altındaki sessizlikte içimden tek bir cümle yükselir:
“İyi ki buradayım.”
4
Her gün haberlere bakmaya korkuyoruz. Bir fotoğraf, bir video, bir çocuğun yüzü… Gözlerimize değil de kalbimize kazınıyor. Gazze’de yaşananları izlerken, kendi evimizin güvenliğinde nefes almak bile ağır geliyor. Çünkü bir yerlerde, aynı yaşta bir çocuk nefes alamıyor, bir anne çocuğunu koruyamıyor, bir baba sessizce toprağa sarılıyor.
Bizim için “soykırım” artık kitaplarda okuduğumuz tarih değil. Bugün, şu an, canlı bir yara. Her gün biraz daha kanayan. Ve bu yaranın ortasında, dünyanın sessizliği en çok canımızı acıtıyor. O çocukların çığlıkları duyulmazken, bizlerin rahatça susabilmesi insanlığımızı sorgulatıyor.
Ama en çok da siyasetçilerin ikiyüzlülüğü boğuyor insanı. Kendi koltuklarını korumak için sessiz kalanlar, çıkarları uğruna çocuk ölümlerine göz yumanlar, koca koca cümlelerle “insanlık”tan bahsederken Gazze’ye dair tek bir adım atmayanlar… Tarih onları “lider” olarak değil, suskunluklarıyla zulmün ortağı olan korkaklar olarak yazacak. Gazze’de atılan her bomba kadar, onların suskunluğu da insanlığı öldürüyor.
İnsan hayatı neden coğrafyaya, ırka, dine göre değer kaybediyor?
Ama yine de, Gazze’nin en çok öğrettiği şey umut. Çünkü o çocukların gözlerinde, bütün karanlığa rağmen bir ışık var. Allah’a olan inançları… Belki oyun oynayamadıkları bir avluda birbirine gülümseyen yüzlerde, belki annesinin yaralı ellerine tutunan küçücük bir elde… İşte bu umut, bize de yaşama gücü veriyor.
Gazze’nin kalbimizde bıraktığı yankı: Biz sustukça, biz görmezden geldikçe, biz “elimden bir şey gelmiyor” dedikçe, eksiliyoruz. Ve biz eksilmek değil, onların yanında çoğalmak istiyoruz. En azından sesimizle, dualarımızla, kalemimizle…
5
Hayal kırıklığı hepimizin hayatına uğruyor. Öyle ansızın, hazırlıksız yakalıyor ki bizi. Bazen çok güvendiğimiz bir dost bir sözünü tutmuyor, bazen planladığımız şeyler hiç beklemediğimiz şekilde ters gidiyor. Ve o an içimizde bir şeyler düşüyor. Ne dolu dolu bir öfke oluyor, ne de sadece üzüntü… Daha çok “neden olmadı?” diye içten içe sorduğumuz bir boşluk.
Ben hayal kırıklığını en çok, içten içe çok inandığım şeylerde yaşıyorum. Ne kadar çok umut bağladıysam, ne kadar çok güvendiysem, düşüş de o kadar sert oluyor. O yüzden insan kendine kızıyor.
Ama zamanla şunu da öğrendim: Hayal kırıklıkları sadece canımızı yakmıyor, aynı zamanda bizi büyütüyor. İlk anda zor geliyor, evet. Ama sonrasında insan kendine daha gerçekçi bakmaya başlıyor.
Ve belki de en güzeli, insan kendi gücünü fark ediyor. “Bunu da atlattım,” diyorsun. Daha sağlam yürüyorsun, ama yine de hayal kurmaktan vazgeçmiyorsun. Çünkü hayal etmeden yaşamak, en büyük hayal kırıklığı olurdu.
6
Kitaplarım benim kaçış noktam. Dünya’yla bağlantımı kestiğim, herkesten uzaklaştığım, kimsenin bana dokunamadığı tek yer.
“Ne oluyor bu kadar okuyunca?” diyenlere cevabım aynı; “Sen okumuyorsun da ne oldun?”Bir başka konu çalıştığım sosyal alanlar. “Para mı kazanıyorsun ki? Sana maddi ne faydası var?” Her şeyi parayla değerlendirmeye alışmış insanların bu sözlerine şaşırmıyorum. Çünkü bir şey yapıyorsak menfaatimiz olmalı, para kazanmamız lazım.
Ahir zamanda, kulluğumun hakkını veremediğimin farkındayım. Ve Allah rızası için bir hanımefendiye dokunsam kârdır düsturu ile elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum.
Hayatımda bir sürü sorun var evet, çok şey değişti. Çok şeyi atlattım, atlatıyorum. Belki iyi bir kul olmanın yanından yöresinden geçmediğim bir zamandayım. Ama taviz vermediğim tek nokta bu. Belki buradan kazanırım Allah’ın rızasını. Rabbim bu gayretlerime karşılık başka günahlarımı affeder.
Bazı insanlar gibi sadece kendimi ön planda tutup, gün devirip; tabiri caizse ot gibi yaşamıyorum en azından. Elhamdülillah. Velhasılı kelâm okumadığın gün karanlıktasın!
7
Dünya, geçici bir misafirhane. Ama insanoğlu, bu kısa yolculukta, sonsuzluğa dokunma arzusuyla yanıp tutuşuyor. Geçici dünyada, kalıcı izler bırakmak istiyor.
Gerçek kalıcılık, maddeden değil, ruhtan doğar. Kalıcı iz bırakmak, insanın en derin yönüyle dokunabilmektir başkalarının hayatına. Sevgiyle, fedakârlıkla, bilgelikle… Her bir umut tohumu, kendi içinde bir sonsuzluk taşır ve zamanın ötesine geçer.
Bir kitap kulübü kurmak, bir kahve sohbetinde derin bir fikir paylaşmak, ufacık bir sohbette bir insanın dünyaya bakışını değiştirmek; bunlar görünmeyen ama yıkılmaz kaleler inşa etmektir. Bu kaleler, nesilden nesile aktarılan manevi mirasımız olur.
Her iyilik, her dürüstlük, her tebessüm, bir taş koyar geleceğin köprüsüne. Sen de geçici dünyada, kalıcı ışığını yakabilirsin. Bu dünyada kalıcı olmak, aslında ‘iyilik tohumu ekmek’tir.
Toprağa düşen o tohumun kök salması, meyve vermesi ise zaman alır; ama sonunda, sen olmasan bile onun izi sonsuza uzanır.
8
Bugün kendimi yine beklerken buldum. Aslında sürekli bir şeyleri bekliyoruz, değil mi? Otobüsü, telefonu, mesajı, iyi haberi… Bazen de hayatın kendisini.
Ben çoğu zaman sabırsız biriyim. Hemen olsun istiyorum. Ama fark ediyorum ki, beklediğim anlarda aslında kendimi daha çok dinliyorum. Saatin tik takları bile bana bir şey söylüyor sanki. İçimde sürekli konuşan bir ses var, beklerken daha çok duyulur oluyor.
Beklemek bana iki şey hissettiriyor: umut ve huzursuzluk. İkisi bir arada… Bir yanım güzel bir şey olacak diye heyecanlanıyor, diğer yanım ya olmazsa diye kaygılanıyor. Bu ikisinin arasında gidip gelmek aslında çok tanıdık bir duygu.
Ama şunu da öğreniyorum: Beklemek zaman kaybı değil. İçimde olgunlaşan bir şey var gibi… Sanki acele etmeyince bazı şeyler daha doğru zamanda geliyor. Belki de beklemek, bana sabretmeyi değil, teslim olmayı öğretiyor.
Bugün uyandığımda şunu düşündüm: Belki de hayatın en büyük kısmı bu. Ama mesele beklerken nasıl biri olduğumuz. Çünkü bazen beklerken büyüyoruz, bazen de küçücük şeylere sabırsızlanırken kendimizi kaybediyoruz.
Ben beklerken biraz büyüdüm galiba..
Kendime not: Sabırsızlandığın her anı bir kayıp gibi görme. Belki de beklediğin şeyden daha kıymetli olan, beklerken olduğun kişi. 🌸
Rumeysa Deniz Yardım
