Öykü.. KALBİ OLMAYAN ÇAĞ OLSUN.. Ayşegül Kum

Seher vakti uyanmıştı.

O saatlerde insanın içine çöken sessizlik bazen huzur değil, boşluk taşırdı. Onunki de öyleydi. Göğsünün ortasında, adını koyamadığı bir eksiklik vardı. Ne yok sayabiliyor ne de doldurabiliyordu.

Patrondu.

Ama bu unvan artık ona bir güç değil, bir yük gibi geliyordu.

Gün boyu baktığı her yüzde aynı sahte gülüşü görüyordu. Verdiği her selam abartıyla karşılanıyor, söylediği her söz ölçüsüz bir onaya dönüşüyordu. Hakaret etse alkışlanacak, yanlış yapsa “vizyon” denilecekti. Menfaatin bu kadar çıplak yaşanması, bunu bilerek susmak, bilerek katlanmak… Hepsi inanılmaz derecede yorucuydu.

Hayat, demini almamış bir çay gibiydi.

Rengi vardı ama tadı yoktu.

Tatsız, tuzsuz bir yemek gibi boğazında düğümleniyordu.

Dayanamadı.

Kendini sokağa attı.

Saatlerce yürüdü. Ne bir yere yetişme telaşı vardı ne de dönme niyeti. Bir simit aldı; simit sıcaktı ama simitçinin yüzündeki sevimsizlik, dumanı tüten o sıcaklığı bile soğutmaya yetmişti. İnsan soğuktu. Şehir soğuktu.

Aynı duyguyla parka yürüdü.

Vakit öğle olmuştu.

Salıncaklar boştu.

“Çocuksuz çocuk parkı…” dedi kendi kendine.

Bir banka oturdu. Yanında bir ihtiyar vardı. Üzerinde eski bir mont, yüzünde yılların yorgunluğu… Biraz sohbet ettiler.

İhtiyar derin bir iç çekti:

“Ahh oğlum ahh… Biz anne babamız incinir diye ‘of’ bile demezdik. Şimdi çocuklar, gelinler bir şey der diye sesimi çıkaramıyorum. Yine de laf sokacak bir şey buluyorlar.

Günümü burada geçiriyorum. Soğuk, sıcak demeden. Hanım rahmetli oldu. Yalnızlık zor. ‘Çocuklarla yaşarım’ diye evimi, arabamı, aylığımı verdim. Ama nafile… Parkın soğuk bankı bile onların kalbinden sıcak. Bazen akşam hiç olmasa, eve hiç gitmesem diye düşünüyorum.”

Adam, gözü yaşlı ihtiyarı parkın soğuk banklarına emanet edip kalktı. Daha fazla kalsa kendi içindeki boşluk konuşmaya başlayacaktı.

Biraz ileride, parkın çimenlerinde yatan bir adam gördü. Madde bağımlısıydı. İnsanlara itici geliyordu. Soğukta, orta yerde uyuyan bu insanın ne yaşadığını kimse merak etmiyordu. Elinden tutulup hayata döndürülebilecekken, yanından iğrenerek geçilen bir elbise yığınıydı artık.

Uzun süre sokaklarda dolaştı.

Sonra yine parka döndü.

Bu kez salıncaklarda birkaç çocuk vardı. Ama hiçbiri “anne” demiyordu.

“Düşersin yavrum” yoktu.

“Bir yerin acır” yoktu.

Sadece, “Dikkatli oyna, bir şey olursa anne babana hesap veremem” diyen soğuk bir mürebbiye vardı.

Ayakkabıları markaydı çocukların. Elbiseleri yeniydi. Ama yüzlerinde bir şey eksikti. Anneleri çalışıyor, kariyer kovalıyor; çocuklar başkalarının saatlerine emanet büyüyordu.

Keşke ayakkabıları yırtık olsaydı, elbiseleri yamalı…

Ama anneleri yanlarında olsaydı.

Yürürken çocukluğu düştü aklına.

Bir araba lastiğini ağaca bağlayıp yaptıkları salıncak…

Top alamadıkları günler…

Üç beş arkadaş para biriktirip yine yetmeyince bakkal amcanın,

“Olmamış bu, o da benden olsun,” deyişi…

Topu vurmaya korkarlardı; ya patlarsa diye.

Annesinin sesi kulaklarında çınladı:

“Sokağa çıkarken lastik ayakkabılarını giy. İskarpinlerin yırtılır, okula giyecek ayakkabı bulamazsın.”

Her şey yoktu ama mutluluk vardı.

Şimdi her şey vardı ama mutluluk yoktu.

Herkes biraz somurtkan, biraz yorgun, biraz eksikti.

Bu düşüncelerle yürürken kendini bir okulun önünde buldu.

Tam da okul yıllarını düşünürken… Bir tevafuk gibi.

Bahçeden bir öğretmen sinirle fırlarcasına çıktı. Kendi kendine söylenerek yakındaki kafeye yöneldi. Adam, tereddüt etti ama sonra onu takip etti. Yanına oturmak için izin istedi. İki çay söylediler.

Öğretmen bir süre sustu, sonra patladı:

“Sen de mi çocuklara baskı yapıyorum diye şikâyete gelen velilerdensin?”

“Hayır,” dedi adam. “Sadece eksik olan bir şeyi arıyorum.”

Öğretmen acı acı güldü.

“Eksik var,” dedi. “Ama ne defter eksik ne kalem. Öğrenmek isteyen öğrenci yok. Dersle ilgileri yok. Ahlâk yok. Saygı yok.

Ailelerine söyledim. Müdüre şikâyet etmişler. ‘Sınav senesi, öğretmen çocuklarımızın psikolojisini bozuyor’ demişler. Müdür bana, ‘Saatinde dersini yap, paranı al, başka şeye karışma’ dedi.”

Bir an sustu.

“Eğitim sadece matematik mi? Kimya mı?

Bir öğretmene nasıl davranılır, bir insana nasıl hitap edilir öğrenilmeyecek mi?”

Sonra omuzları düştü.

“Yok yok… Karışmayacağım artık. Doldururum saatimi, alırım paramı. Bana mı düşmüş…”

Kalktılar.

Öğretmen başka bir yöne gitti.

Adam okulun önünde kaldı.

Kendi okul günleri geldi aklına. Öğretmenlerin bir aile gibi sahip çıkışı… Öğretmenler Günü’nde gözleri dolan bir öğretmenin elini öpmek isterken başını okşaması…

Şimdi öğretmenle öğrenci arasında görünmez bir uçurum vardı.

Adam demir kapıya baktı.

Parkın sessizliğiyle okulun sessizliği birbirine benziyordu.

İçindeki boşluk hâlâ dolmamıştı.

Ama artık biliyordu:

Bu eksiklik tesadüf değildi.

Ve bu hikâye burada bitmeyecekti

 

Ayşegül Kum

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir