SADECE BİR ÇAY
Mila için dünya, her sabah vapur iskeleye yanaşana kadar askıda kalırdı.
Bu, çocukluğundan kalma bir alışkanlık değildi. Daha çok, zamanla öğrenilmiş bir bekleme hâliydi. Dünya yerli yerine oturmazdı onun için; önce vapurun metal sesi duyulmalı, halatlar gerilmeli, tahta kapaklar ağır ağır açılmalıydı. Ancak o zaman gün başlardı.
Sabahın o ilk saatinde İstanbul henüz karar vermemiş olurdu: Gürültü mü olacak, yoksa sessizlik mi? Deniz metalik bir renkte durur, vapurun demiri soğuğu içine çekmiş gibi kokardı. Mazotla tuz karışırdı havaya. İnsan ister istemez nefesini biraz tutardı.
Mila da tutardı.
Sabahlar onun için hep ağırdı. Yatağın içinden kalkmak değil, günün içine karışmak zordu. Perdeden sızan ışığa uzun uzun bakar, birkaç saniye hangi yaşta olduğunu yoklardı. Bazen yirmi beş, bazen kırk, bazen yetmiş… Yaş, sabahları sabit durmazdı. Gençliğinde buna üşengeçlik demişti; şimdi bunun bir dinleme hâli olduğunu biliyordu. İnsan sabahları, kendini dinlerdi. Kalbinin o gün nasıl atacağını, omuzlarının ne kadar taşıyabileceğini, hangi anının ağır basacağını.
İskeleye doğru yürürken omuzlarının yine düşük olduğunu fark etti.
Annem böyle yürümemi sevmezdi, diye geçti içinden.
“Dik dur,” derdi. “İnsan omuzlarını düşürürse, hayat üstüne basar.”
Annesinin sesi yıllar geçse de içinden silinmemişti. Bazen bir uyarı gibi çıkardı karşısına, bazen bir sitem, bazen de sadece bir gölge.
Mila her defasında içinden cevap verirdi:
Bazen ezilmek değil de, sadece biraz eğilmek istiyorum anne.
Kabataş’ta vapuru beklerken korkuluğa yaslandı. Demir soğuktu; tenine değdiğinde içini ürpertti. Martılar vardı ama sesleri yakında değildi; bağırmıyorlardı, sanki uzaktan bir şeyi haber veriyorlardı. Dalgaların arasından yükselen o tanıdık koku —tuz, yosun, mazot— Mila’nın içine eski bir anıyı çağırdı. Henüz adını koyamadığı bir şeydi bu.
Vapur yanaşıp kapaklar açıldığında kalabalığın arasına karıştı ama oturacak bir yer aramadı. Arka tarafta, açık havada durdu. Kaçabileceği bir kapıya yakın olmak istiyordu.
Kaçmak onun için bir yön değildi.
Bir ihtimaldi.
Her an vazgeçebileceğini bilmek, kalmasına izin verirdi.
Tam o sırada Ali’yi fark etti.
Görmek denmezdi buna.
Fark etmekti.
Kalabalığın içinde bir durgunluk gibi duruyordu. Elinde telefon yoktu. Gözleri vapurun içine değil, suyun açıldığı yere bakıyordu. İnsanlar onun etrafından akıyor, o sabit kalıyordu. Bu duruş, Mila’nın göğsünde bir şeyi yerinden oynattı.
Kalbi hızlandı ama bu hız tanıdık değildi.
Ritmi bozulmuştu.
Kalbim ilk kez düzenli atmıyor, diye düşündü.
Garip… sanki içimde biri yerini değiştiriyor.
Ali başını kaldırdı. Göz göze geldiler.
O an, annesinin sesi bir yerden yükseldi:
“Erkeklerin gözünün içine bakma. Yanlış anlaşılır.”
Mila gözlerini kaçırmadı.
Peki ben niye gözlerinde kayboluyorum?
Bu soru cevap istemedi. Sadece kaldı. Bazı sorular böyleydi; insanın içinde durur, yer yapardı. Zamanla bir boşluk değil, bir alan açardı.
Vapur hareket etti. Demir titredi. Motorun sesi göğsün içinde yankılandı. Sular köpürdü. İstanbul yavaş yavaş arkada kaldı. Ali gülümsedi.
“Yer bulamadınız galiba?” dedi.
“Hayır,” dedi Mila. “Ama ayakta durmak daha iyi.”
“Neden?” diye sordu Ali.
Mila bir an sustu. Bu soruyu ilk kez bir başkasına değil, kendine soruyordu.
“Çünkü,” dedi, “ayaktayken her şey daha geçici. İnmek daha kolay.”
Ali başını hafifçe yana eğdi.
“Ben de öyle hissederim,” dedi. “Ama bazen durmak, gitmekten daha zor.”
Bu cümle Mila’nın içinde bir yere değdi. Neresi olduğunu bilmiyordu ama orada bir şey açıldı. Sanki içindeki hava değişti. Güneş griyi delip suya vurdu, martıların sesi yaklaştı, vapurun içi biraz daha aydınlandı.
Vapurdan birlikte indiler.
Beşiktaş’ın kalabalığında yan yana yürüdüler. Konuşmadılar. Konuşmamaları bir eksiklik gibi gelmedi. Bazı yakınlıklar sessizlikle kurulur; kelimeyi beklemezdi.
Sahildeki küçük çay bahçesinde oturduklarında Ali garsona döndü.
“İki çay,” dedi.
Sonra Mila’ya baktı.
“Sadece bir çay. Şimdilik.”
Bu şimdilik kelimesi, Mila’nın içinde uzun süre yankılandı. Bardağı iki eliyle kavradığında camın sıcaklığı avucuna yapıştı. Parmak uçları titredi. Ali kaşığı bardağa değdirmemek için elini havada tuttu; bu küçük dikkat, Mila’nın damağında hafif bir tat bıraktı. Kalbi hâlâ ritmini bulamamıştı ama artık bunu düzeltmek istemiyordu.
İlk kez bir şeyin yanlış gitmesini istemedi.
⸻
Vapurun korkuluğuna yaslandı Mila. Ellerinin altındaki demir eskisi kadar soğuk gelmiyordu. Parmakları incelmişti, damarları belirgindi. Yetmiş yaşındaydı. Bunu bazen unutuyor, bazen her adımda hatırlıyordu.
Yine aynı hattaydı. Yine rüzgârı en çok alan yerde duruyordu. Oturabilirdi ama ayakta kalmayı seçmişti. Bazı duruşlar, insanın içine yerleşirdi; yaşla gitmezdi.
“Bakın,” dedi martılara, sesi rüzgârın içinde incelerek,
“bu vapur var ya… Benim hayatım burada değişti.”
Martılardan biri alçaldı, sonra yükseldi. Mila bunu bir cevap saydı.
Ali gideli üç yıl olmuştu. Ama Mila her vapur yolculuğunda o ilk çayın sıcaklığını avuçlarında hissederdi. Sevgi onun için hiçbir zaman bir patlama olmamıştı. Bir bakışta ya da büyük cümlelerde başlamamıştı.
Bir çayda başlamıştı.
Ali’nin kaşığı bardağa vurmasın diye gösterdiği o sessiz dikkatte.
Sözsüz, iddiasız.
“İnsan sevdiğini toprağa verince,” dedi Mila denize,
“kalbinin yarısını da gömdüğünü sanıyor.
Oysa meğer kalp… beklemeyi öğreniyormuş.”
Vapur yavaşladı. Demirin titreşimi azaldı. Gökyüzündeki gri çekildi. Işık güverteye düştü. Mila’nın omuzlarındaki ağırlık, sanki adını bilmediği bir yerden çözülmeye başladı.
İskelede bir siluet vardı.
Gençti belki.
Ya da Mila öyle görmek istiyordu.
Elinde iki ince belli çay vardı. Buharı yükseliyor muydu, yoksa o mu hatırlıyordu, emin değildi.
Mila, Ali’nin gözlerinde durdu.
“Zaman bu kadar hızlı akıp geçmeseydi,” dedi,
“annemin gözlerinin içine bakma dediği yerde
ben yine de senin gözlerinde kaybolurdum.”
Bir durakladı.
“Kırk yıl kaldım orada, Ali,” dedi.
“Bana kızma.”
Vapur sustu.
Martılar bağırmadı.
İstanbul, olan bitene karışmadı.
Ve dünya,
ilk kez acele etmeden,
yerini buldu.
Zeynep Uzun

