Öykü.. Mektup.. Özge GÜREL

Ahmet gözlerini karanlığa açtı. Bir an nerede

olduğunu anlayamadı. Başındaki kask başını sıkıyor, nefesini daraltıyordu. Kımıldamak istediğinde kolundan yükselen keskin acıyla inledi. Kalbi hızla atmaya başladı. Panikle kaskı çıkarmaya çalıştı; tek eliyle zorlanarak kayışını çözdü ve kaskı yere bıraktı.

Gözlerine  dolan  tozu  sildi.  Başını  kaldırıp

doğrulmaya çalıştı ama vücudu ona itaat etmiyordu. Zihni bulanıktı. Hatırladığı son şey, beş yıllık hayatının aşkı Tuğçe ile motorun üzerinde ilerledikleriydi. Rüzgâr yüzlerine vuruyor, Tuğçe arkasında ona sıkıca sarılıyordu. Bir anda irkilerek arkasına döndü. Tuğçe’yi yerde, hareketsiz yatarken gördü. İçine ağır bir korku çöktü. Nefesi kesildi, boğazı düğümlendi. Kaza yapmışlardı. Yol ortasındaki refüje çarpmış, savrulmuşlardı. O an, karanlık Ahmet’in içine doğru çökmeye başladı.

 

Zorlanarak  Tuğçe’nin  yanına  gitti.  Titreyen

elleriyle      yüzünü        kendine       çevirdiğinde, hareketsiz    bir   şekilde   yattığını    gördü. İçini kemiren korkuya rağmen boynundan nabzını kontrol etti. Parmaklarının altında hiçbir atım yoktu. O                            an beyninde   şimşekler                 çaktı. Hayatının      aşkı,     ellerinin     arasında      cansız yatıyordu.         Etrafında        hayat      yeniden hareketlenmeye başladı. Yoldan geçen araçlar duruyor,                   insanlar      panikle   onlara         doğru koşuyordu.      Ahmet’in    kulaklarında     uğultu vardı;                sesleri        duymuyor,    görüntüler bulanıklaşıyordu.       Acısı     bedenini  aşmıştı. Dizlerinin bağı çözüldü ve olduğu yere yığıldı. Gözlerini açtığında siren sesleri eşliğinde bir ambulansta olduğunu fark etti. Boynundaki  sertliği gevşetmeye çalışarak güçlükle konuştu. “Tuğçe…”  dedi  kısık  bir  sesle.  “Tuğçe nerede?”  Ambulansta  görevli  olan  sağlıkçı

sakin bir tonla eğildi.

“Sakin olun beyefendi. Kız arkadaşınız diğer ambulansta.

 

İyi olacaksınız.”

Sözler Ahmet’in kulağına ulaşıyor ama zihnine girmiyordu.

Hastaneye vardıklarında Ahmet, Tuğçe’den haber almadan tedavi olmayı reddetti. Doktorlar sonunda, gözlerini kaçırarak  gerçeği söylediler. Tuğçe kurtarılamamıştı. O an Ahmet’in içindeki son bağ da koptu. Çığlıkları koridoru doldurdu; sinir krizi geçirdi. Ancak iğnelerle sakinleştirilebildi. Bu kazada Ahmet’in yalnızca kolu kırılmıştı. Ama hayatının aşkı, Tuğçe, hayatını kaybetmişti.

Sonraki  günler  Ahmet  için  birbirine  karıştı.

Günlerce ağzına tek lokma koymadan, hayata küsmüş bir hâlde yataktan çıkmadı. Ayağa kalkabildiği anlarda Tuğçe’ye mektuplar yazıyor, onları evin sağına soluna saklıyordu. Zaman geçtikçe aklını kaybettiğini düşündü.

Birlikte gittikleri yerlere gidiyor, onun sevdiği

yemekleri yiyordu. Hayatla olan tüm bağını koparmıştı. Geceleri, Tuğçe’ye yazdığı mektupları mezarına götürüyor,

 

başında sabahlıyor, çoğu zaman mezarlıkta

uyuyakalıyordu. Ahmet için artık zaman durmuştu; yaşayan yalnızca bedeni, ölen ise ruhuydu. Bir gün yine birlikte gittikleri kafeye gitti. Kapıdan içeri adımını attığında kalbi hızlandı; hep oturdukları masa doluydu. Masada oturan kızın saçları kıvırcıktı, beline kadar uzanıyordu. Ahmet’in içi ürperdi. Bu Tuğçe olmalıydı. O kadar benziyordu ki, Ahmet ondan önce gelip masaya oturduğunu sandı.

Koşarak yaklaştı.

“Tuğçe…” diyerek kızın koluna dokundu. Kız yüzünü çevirdiğinde Ahmet’in nefesi kesildi. Çekik mavi gözler, kırmızı dudaklar, küçücük bir burun… Her şey Tuğçe’ydi. Tam o anda kızın dudakları aralandı.

“Buyurun beyefendi?”

O ses… Tuğçe değildi. O an gerçeğin soğukluğu Ahmet’in yüzüne çarptı. Bu kız gerçekten Tuğçe’ye mi benziyordu, yoksa Ahmet’in zihni ona bir oyun mu oynuyordu?

 

“Pardon,”   dedi   güçlükle.   “Sizi   birine

benzettim.” Soğuk soğuk terliyordu. Elleri titriyor, ayakları onu zor taşıyordu. Aylar önce toprağa verdiği Tuğçe’ye bu kadar benzeyen birini görmek, kalbini yeniden parçalamıştı. Kızın yanındaki arkadaşları kalkana kadar kafede kaldı. Gitmeliydi. Konuşmalıydı. Tuğçe’ye bu kadar benzeyen biriyle tanışmalıydı.

İki  saat  sonra  masa  boşaldı.  Kız  yalnız

kalmıştı. Ahmet neredeyse koşarak yanına gitti.

“Merhaba,” dedi. “Tanışabilir miyiz? Bir arkadaşıma çok benzettim sizi, kusura bakmayın.”

Kız gülümsedi. Nazik, kibar ve güzeldi. “Tabii, tanışalım. Siz kimsiniz?” dedi. Ahmet elini uzattı. Hâlâ kekeliyordu. Sesi titriyordu ama içinde tuhaf bir his vardı; sanki Tuğçe’yle konuşuyordu. Sohbet etmeye başladılar. Konu konuyu açtı. Zaman aktı, gece sabaha döndü.

Ahmet,  muhabbeti  bozar  korkusuyla  gerçeği

söylemedi.                                                               6

 

Sonraki günler boyunca telefonla konuştular.

Birlikte yemekler yediler, kahvaltılara gittiler. Dışarıdan bakıldığında Ahmet yeniden hayata dönmüş gibiydi. Ama geceleri her şey yerli yerine oturuyordu. Her gece Tuğçe’ye mektuplar yazıyor, mezarına gidiyordu.

Bu  kız,  Ahmet  için  bir  teselli  değildi.  Bir

kaçıştı. Acısını onunla geçiştiriyor, farkında olmadan onu Tuğçe’nin yerine koyuyordu. Ahmet artık gerçeği yaşamıyordu; sevdiği kadının hayaliyle kurduğu yeni bir hayatın içinde yavaş yavaş kayboluyordu. Aylarca görüştükten sonra sevgili olmuşlardı. Bir akşam kız, arabasıyla Ahmet’i evine bırakırken Ahmet ceketini arabada unuttu. Kız ceketi eline aldığında cebindeki kabarıklığı fark etti. Merakla cebine uzandı ve katlanmış bir kâğıt çıkardı.

Bu bir mektuptu.

Titreyen ellerle okumaya başladı. “Merhaba Tuğçe’m…

Bak, yine seninle bitiriyorum günü. Sana benzeyen bir kadınla seni yaşıyorum.                                           7

 

O, senin gibi değil; senin gibi hırçın değil, senin

gibi neşeli değil, senin gibi âşık hiç değil. Ama acımı onunla kapatıyorum.

O, onu sevdiğimi zannediyor; oysa ben onda seni yaşatıyorum.

Geliyorum sevgilim… geliyorum.” Mektup burada bitiyordu.

Kızın nefesi kesildi. Kalbi göğsüne sığmıyordu. Arabadan indi. Ahmet’in arkasından yürümeye başladı. Onu, sessiz bir mezarlığa girerken gördü. Ayakları geri gitmek istese de ilerledi. Bir mezar taşının önünde durdu Ahmet.

Kız,  taşın  üzerindeki  ismi  okuduğu  anda

beyninde şimşekler çaktı:

Tuğçe Varol. Her şey bir anda anlam kazandı. Aylarca görüştüğü, sevdiğini sandığı bu adam; onu,        ölen          sevgilisinin             yerine   koymuştu.    Bir teselli, bir gölge, bir yansıma olarak yaşamıştı. Gözleri dolmadı. Ağlamadı. Sadece içindeki her şey sustu.

 

Sessizce    arkasını     döndü.     Karanlığın     içine

karıştı.

Ahmet’i,    sevdiği   kadının    mezarı    başında, gerçeğiyle baş başa bıraktı.

Özge GÜREL

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir